08 Ekim 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 15.09.2026 09:32 | Son Güncelleme: 15.09.2026 10:27

Middle East Eye Husileri yazdı: Mekke İttifakı ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya

Washington ile Tahran arasındaki görüşmelere aracılık ederek bölgesel arabulucu rolünü güçlendiren Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile imzaladığı üçlü savunma anlaşmasının ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya
Middle East Eye Husileri yazdı: Mekke İttifakı ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya

Middle East Eye'ın haberine göre Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, İslamabad'ı Riyad'a verdiği güvenlik taahhütleri ile komşusu İran'la ilişkileri arasında zor bir denge kurmaya zorluyor.

7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırının tüm taraflara yönelik saldırı olarak kabul edilmesini öngörüyor.

Bu hüküm, analistlerin maddenin NATO'nun 5. maddesiyle fazla doğrudan karşılaştırılmaması gerektiği uyarılarına rağmen, NATO'nun 5. maddesiyle kıyaslanmıştı.

Bu taahhüt, 8 Eylül'de İran destekli Husi güçlerinin Suudi Arabistan'a yönelik geniş çaplı bir dron ve füze saldırısı düzenlemesiyle kısa sürede sınandı. Saldırılarda kritik askeri ve enerji altyapıları hedef alındı. Böylece daha önce soyut bir taahhüt olarak görülen anlaşma, bir gecede yüksek riskli bir operasyonel soruna dönüştü.

Şimdiye kadar ne İslamabad ne de Ankara, Riyad'la birlikte askeri karşı operasyon düzenledi. İki ülke bunun yerine sert diplomatik açıklamalar yapmakla yetindi.

Pakistan açısından temel soru ise giderek daha ciddi bir hal alıyor:

İslamabad, daha geniş bir Orta Doğu savaşının içine çekilmeden Suudi Arabistan'a verdiği güvenlik taahhütlerini nasıl yerine getirecek?

Pakistan'ın Suudi Arabistan'a taahhüdü

Husilerin saldırısının hemen ardından Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif, basına yaptığı açıklamada Pakistan'ın "bu anlaşmanın hüküm ve şartlarına bağlı olduğunu ve ihtiyaç halinde bunlara uyacağını" söyledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sajjad Haider Khan, Husilere karşı doğrudan askeri müdahalenin gündemde olmadığını açıkladı.

Khan, 10 Eylül'de İslamabad'daki haftalık basın toplantısında, "Pakistan'ın ortak savunma anlaşması imzaladığı bir gerçek... Ancak şu aşamada bu yönde herhangi bir görüşme yok" dedi.

Bu yaklaşım, siyasi dayanışma ile doğrudan askeri müdahale arasında giderek büyüyen farkı ortaya koyuyor. Pakistan, bir yandan Suudi Arabistan'la ittifakını sürdürmeye çalışırken diğer yandan komşusu İran'la hassas ilişkilerini korumak zorunda.

Pakistan için durum sanılandan daha karışık

Pakistan'ın Suudi Arabistan'da uzun süredir askeri varlığı bulunuyor ve son yıllarda Riyad'la savunma işbirliğini önemli ölçüde derinleştirdi.

Eylül 2025'te imzalanan ayrı bir ikili savunma çerçevesi olan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması kapsamında Suudi makamları, bölgedeki gerilimlerin yükseldiği nisan ayında Pakistan askerlerinin yanı sıra Pakistan Hava Kuvvetleri'ne ait savaş ve destek uçaklarının ülkeye geldiğini doğruladı.

Pakistan güçlerinin Suudi Arabistan'daki Kral Abdülaziz Hava Üssü'ne konuşlandırıldığı ve bunun "bölgesel ve uluslararası güvenlik ile istikrarı desteklemek" amacı taşıdığı belirtildi.

Suudi Arabistan'ın topraklarını ve altyapısını korumasına yardımcı olmak ile Yemen topraklarında Husilere karşı yürütülecek bir saldırı operasyonuna katılmak arasında temel bir fark bulunuyor.

Körfez meselelerine aşina bir Pakistanlı yetkili, ortaya çıkan yaklaşımın bazı yönleriyle İslamabad'ın 2015'te yaşadığı ikilemin tekrarı olduğunu söyledi.

Pakistan Parlamentosu o dönemde Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen koalisyonuna katılmak yerine tarafsız kalma kararı almıştı. Bu karar, Riyad'la ilişkilerde ciddi gerilime yol açmıştı.

Gelişmeleri yakından takip eden uzmanlara göre Pakistan ve Suudi Arabistan, daha geniş bir bölgesel savaşın içine çekilmekten kaçınmaya kararlı görünüyor.

İslamabad merkezli Sanober Institute düşünce kuruluşunun başkanı Qamar Cheema, İsrail, ABD ve İran arasındaki çatışmanın Suudi Arabistan topraklarına sıçramasını iki ülkenin de istemediğini söyledi.

Cheema, Middle East Eye'a yaptığı değerlendirmede, "Bu ittifak devlet aktörleriyle savaşacak ve caydırıcılık işlevi görecek; Suudi Arabistan'ın aradığı stratejik derinliğin açık bir örneği olacak" dedi. Cheema ayrıca Suudi Arabistan'ın Hürmüz Boğazı'nda yaşanan krizin tekrarlanmasını önlemek istediğini belirtti.

Husilerin füze saldırılarının daha da tırmanması halinde, durağan savunma desteği ile aktif askeri müdahale arasındaki bu hassas çizgiyi korumak giderek zorlaşabilir.

Husilerin bölgedeki rolü

Pakistan açısından durum değişkenliğini koruyor ve büyük ölçüde Husilerin faaliyetlerine bağlı. Husilerin temmuz ayında Suudi Arabistan'a karşı deniz ablukası ilan etmesinin ardından Bab el-Mandeb Boğazı çevresinde yeni bir jeopolitik kriz patlak verdi. Husiler bu stratejiyi "ablukaya abluka" olarak tanımlıyor.

Bu adım, Suudi Arabistan'ın Husilerin kontrolündeki altyapıya yönelik uyguladığı kısıtlamalara doğrudan yanıt olarak geldi. Süreç, Sana Havalimanı'na yönelik saldırıların yanı sıra Suudi Arabistan'daki hava tesislerini hedef alan dron ve füze saldırılarıyla daha da tırmandı.

Pakistanlı yetkiliye göre Riyad, Husilerle siyasi müzakerelerin artık sonuç vermeyeceği sonucuna vardı. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın uzun süreli bir askeri çatışmaya hazırlık yapması gerekiyor.

Pakistan ayrıca Suudi Arabistan öncülüğündeki Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı'na katıldı. İttifak, 30 Temmuz'da Riyad'da 40'tan fazla ülkeden askeri temsilcilerin katıldığı toplantıda kuruldu.

Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün'ün de aralarında bulunduğu 14 ülke, Bab el-Mandeb Boğazı, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki deniz yollarının korunmasını amaçlayan girişime destek verdi.

Bunun yanı sıra Pakistan, Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb Boğazı'nda faaliyet gösteren çok uluslu bir deniz koalisyonu olan ABD öncülüğündeki Birleşik Görev Gücü 150 aracılığıyla bölgesel deniz güvenliği operasyonlarına aktif olarak katılıyor.

Pakistan'ın kısa vadeli önceliği ise tırmanmayı önlemek gibi görünüyor.

Pakistanlı yetkili, "Husi füze saldırılarının daha da şiddetlenmesi veya Suudi Arabistan'daki stratejik noktalarda konuşlandırılmış Pakistan personeli arasında çok sayıda can kaybına yol açması halinde, İslamabad'daki kamuoyu ve siyasi baskı hükümeti harekete geçmeye zorlayabilir" uyarısında bulundu.

Böyle bir gelişme, mevcut belirsizliği üçlü savunma anlaşmasının doğrudan sınanmasına dönüştürebilir.

Cheema ise Pakistan'ın bu aşamada Husilere saldırmasının bir seçenek olmadığını söyledi.

İslamabad'ın kendisini bir barış sağlayıcı olarak konumlandırdığına dikkat çeken Cheema, Pakistan'ın "özellikle Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının ve Aden Körfezi'ndeki olası aksamanın diğer kritik deniz yollarını ve küresel tedarik zincirlerini riske atabileceği bir ortamda, krizi kontrol altına almaya yardımcı olmak için diyaloğu kullanmaya çalıştığını" ifade etti.

İran faktörü

Pakistan açısından bu stratejik denklemin en karmaşık unsuru İran.

İki ülke, geçirgenliği yüksek 900 kilometrelik bir sınırı paylaşıyor ve özellikle Ocak 2024'te karşılıklı sınır ötesi füze saldırıları düzenlemelerinin ardından gerilimi kontrol altında tutmaya çalışıyor.

Pakistan'ın Husilere yönelik bir saldırı operasyonu düzenlemesi, grubun başlıca destekçisi olan Tahran'la doğrudan çatışmayı yeniden başlatma riski taşıyor. Bununla birlikte İran'ın Husilere verdiği desteğin niteliği ve boyutu tartışmalı olmaya devam ediyor.

Uzmanlar, İran'ın bir vekil gücüne doğrudan müdahale edilmesinin Pakistan ile İran arasındaki ikili ilişkileri ciddi biçimde zorlayabileceği ve Pakistan'ın batı sınırında yeni güvenlik baskıları yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

İç istikrar da denklemi daha karmaşık hale getiriyor. Pakistan, İran dışındaki dünyanın en büyük Şii nüfuslarından birine ev sahipliği yapıyor. Bu topluluğun önemli bir bölümü, Velayet-i Fakih doktrini çerçevesinde dini rehberlik konusunda Tahran'a bakıyor.

Pakistan'ın askeri liderliği, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a yönelik hava saldırılarında Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in öldürülmesinin ardından ülkede yaşanan şiddet olayları sonrasında ortaya çıkan iç karışıklığı kontrol altına almayı başardı.

Tahran'la ilişkilerin kötüleştiği her dönemde mezhepsel hassasiyetler önemli bir kısıtlama olmaya devam ediyor.

Ekonomik sonuçlar da Pakistan için acil bir tehdit oluşturuyor. Ülke, Orta Doğu'dan gelen enerji kaynaklarına ve Hürmüz Boğazı ile Kızıldeniz gibi kritik deniz taşımacılığı koridorlarına büyük ölçüde bağımlı.

Bölgesel istikrarsızlık Pakistan iç piyasalarına hızla yansıyabiliyor. Orta Doğu'da son dönemde yaşanan çatışmalar, tek bir hafta içinde ülkedeki akaryakıt fiyatlarında ani bir artışa yol açtı.

Üç ülke, üç farklı güvenlik önceliği

İttifakın karşı karşıya olduğu daha derin bir sorun da Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin tehdit algılarının aynı olmaması.

Pakistan'ın temel askeri endişesi Hindistan olmaya devam ediyor. Afganistan'daki Taliban yönetimiyle sınır ötesi militan faaliyetleri nedeniyle yaşanan gerilimler de İslamabad'ın güvenlik hesaplarına yeni bir boyut ekliyor.

Suudi Arabistan'ın öncelikleri ise farklı. Riyad, özellikle güney sınırında İran ve Husiler gibi silahlı devlet dışı gruplardan kaynaklanan tehditlerle mücadele ederken kendi topraklarını, enerji altyapısını ve deniz yollarını korumaya odaklanıyor.

Türkiye'nin güvenlik çevresi ise daha geniş. Bu alan Suriye, Irak, Doğu Akdeniz ve Kafkaslar'a kadar uzanıyor.

Bu farklı öncelikler temel bir soruyu gündeme getiriyor:

Her bir üye, kendi savaşı olarak görmediği bir çatışmada diğer üyeyi savunmak için büyük ekonomik ve jeopolitik maliyetleri üstlenmeye hazır olacak mı?

Üç ülkenin ordularında kullanılan askeri donanımların farklı olması da operasyonel sorunları daha da artırıyor.

Suudi Arabistan, gelişmiş Batı ve ABD yapımı savunma sistemlerine büyük ölçüde bağımlı. Pakistan, Batı menşeli ekipmanların yanı sıra Çin kaynaklı sistemlerden oluşan geniş bir envantere sahip. Türkiye ise savunma sanayisine büyük yatırımlar yaparak kendi yerli sistemlerini geliştirdi.

İttifak henüz şekilleniyor

Öte yandan üçlü düzenlemenin kendisi de halen geliştirilme aşamasında.

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye'den bakanlar ve askeri yetkililer, 31 Ağustos'ta İstanbul'da bir araya gelerek Suudi Arabistan'da kalıcı bir sekreterya kurulması ve savunma teknolojisi alanında işbirliği yapılması konusunda taahhütte bulundu.

Uzmanlara göre anlaşma, henüz entegre bir askeri komuta yapısından ziyade genel bir çerçeve niteliğinde.

Anlaşmanın hava savunma desteği, istihbarat paylaşımı, Suudi Arabistan'daki askeri tesislerin veya deniz operasyonlarının korunması gibi ayrıntılarının yanı sıra Husilere karşı yürütülecek saldırı operasyonlarına katılım konusunda da henüz netlik bulunmuyor.

Cheema, "Şu anda özellikle üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasında askeri planlama ve birlikte çalışabilirlik olmak üzere, ciddi bir kurumsal gelişime ihtiyaç var" dedi.

Cheema ayrıca ülkelerin hem devlet aktörlerinden hem de devlet dışı aktörlerden kaynaklanan tehditlere nasıl karşılık verileceğine ilişkin açık prosedürler oluşturması gerektiğini söyledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Khan da geçen hafta anlaşmanın sınırlarını kabul etti. Khan, anlaşmayı kurumsal mekanizmalarının oluşturulmasının zaman alacağı bir "şemsiye anlaşma" olarak nitelendirdi.

Khan, gazetecilere yaptığı açıklamada, "Bu aşamada bu konuyu operasyonel hale getirilmesi bağlamında ele almamız gerektiğini düşünmüyorum" dedi.

Kaynak: Gazete Oksijen