16 Eylül 2026, Çarşamba
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 21.08.2026 04:42 | Son Güncelleme: 21.08.2026 04:42

Liberal demokrasiyi kurtarmak
için çok mu geç kaldık?

Financial Times’ın baş ekonomi yazarı, Acemoğlu’nun son kitabını analiz etti: Tam zamanında yayınlanmış ufuk açıcı bir eser. Harekete geçmemiz için önemli bir çağrı olarak da okunabilir. Böyle olması boşuna değil. Güçlükle kazanılmış değerli özgürlükler günümüzde tehlike altında
Liberal demokrasiyi kurtarmak
için çok mu geç kaldık?
Martin Wolf/FT

Martin Wolf/Financial Times

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Daron Acemoğlu günümüzde ekonomi, teknoloji ve siyaset arasındaki bağları inceleyen en etkili analist. 2024 yılında siyasi iktisat alanındaki çığır açıcı çalışmaları sayesinde Chicago Üniversitesi’nden James A. Robinson ve MIT’den Simon Johnson ile birlikte Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazandı.

Acemoğlu’nun son kitabı tam zamanında yayınlanmış ufuk açıcı bir eser. Harekete geçmemiz için önemli bir çağrı olarak da okunabilir. Böyle olması boşuna değil. Güçlükle kazanılmış değerli özgürlükler günümüzde tehlike altında. Bu yüzden “Hangi Liberal Demokrasi” polemikten ibaret değil, olgulara dayanan bir kitap.

Kitap her şeyden önce temel soruları ele alıyor: Liberalizm nedir? Neden bu kadar değerli? Neden içsel çelişkiler barındırıyor? Neden tehlikede? Belki de en önemlisi, onu nasıl kurtarabiliriz?

Bu soruları yanıtlamaya temel bir noktadan başlıyor. Serbest piyasa yanlısı birçok liberalin aksine Acemoğlu’na göre, “Demokrasi, liberal fikirlerle ne çelişki içindedir ne de onlara sonradan eklenmiştir. Aksine demokrasi, liberalizmin değerlerinin ayrılmaz bir parçasıdır.” Siyasi bir etkisi olmadıktan sonra düşünce ve ifade özgürlüğünün ne değeri kalır ki? Ona göre özgürlük en az piyasalar kadar demokratik siyaset ile de ilgili bir mesele.

Üç liberalizm

Görüşünü açıklamak için liberalizmin “üç versiyonu” olduğunu savunuyor.

Birinci grupta “ilerici” özgürlük savunucuları yer alıyor. Bu cephenin en önde gelen ismiyse “genel irade” adlı kapsayıcı kavramıyla tanınan Jean-Jacques Rousseau. Acemoğlu Rousseau’yu günümüzdeki “toplum mühendislerinin”, özellikle de topluma “doğru” kültürel normları dayatmaya çalışanların entelektüel atası olarak görüyor. İkinci grupta klasik liberal gelenek yer alıyor. Bu geleneğin son dönemde en çok öne çıkan ismi Friedrich Hayek. Bu perspektife göre özgürlük en temelde “müdahalesizlik”, yani devletin müdahale etmemesi olarak tanımlanıyor.

Acemoğlu kendisini ise üçüncü bir köşeye yerleştiriyor. Bu köşe Avrupalılar tarafından “sosyal demokrasi” olarak anılırken Amerikalılar tarafından çoğunlukla “liberalizm” olarak biliniyor. Temelinde “tahakkümsüzlük” yatıyor. Buna göre insanların gerçekten özgür sayılabilmesi için belli ölçüde ekonomik güvenceye ve baskın aktörlere karşı korumaya sahip olmaları gerekiyor. Aksi halde ilerlemenin itici gücü olan yeni fikirler üretme ve yeni şeyler yapma becerisi kısıtlanıyor.

Kolektif bilginin cazibesi

Acemoğlu desteklediği özgürlük türünün neden bu kadar değerli olduğunu açıklamak için dört varsayım ve bunların üzerine inşa edilmiş dört temel ilke ortaya koyuyor.

Liberalizmin ilk varsayımı “yanılabilirlik”: Yanılıyor olabileceğimize inanmalı ve bu inanç uyarınca hareket etmeliyiz. Öğrenmenin temel şartı bu. İkinci varsayım “topluluk içinde sosyal öğrenme”. Üçüncüsü “nazik” epistemik gelişim, yani açık tartışmaya ve deneyselliğe izin verirsek bilgide iyileşmeye yönelik eğilimin ortaya çıkacağı varsayımı. Sonuncusu ise, “kolektif bilginin cazibesi” ve insan topluluğunun işleyişini sağlaması.

Dolayısıyla ilk dayanak, deneysellik ihtiyacı olmalı. İkincisi, birbirleriyle bağlantılı olan tahakkümsüzlük ve özyönetim fikirleri. Üçüncüsü ise ekonomik büyüme. Büyüme her şey anlamına gelmese de büyümenin çevresel ve sosyal maliyetleri yönetilebilirse ve faydaları geniş çapta paylaşılırsa toplumsal ilerlemeye zemin hazırlanmış olur. Son dayanak ise “ılımlı toplulukçuluk”. Buradaki anlamıyla, bireylerin haklarını içinde yer aldıkları toplulukların haklarıyla dengelemek.

“Herkes için nitelikli iş”

Acemoğlu “işçi sınıfı liberalizmi” adını verdiği büyük fikrini bu temeller üzerine oturtuyor. Ona göre bu kavram deneyselliğe ve gerek örgütlenme gerekse ifade özgürlüğüne dayalı. Söz konusu bakış aşırı güce şüpheyle yaklaşıyor, servetin doğru dağılımına önem veriyor ve daha az şanslı olanların daha fazla katılımına imkan veriyor. Ayrıca büyümeye değer veriyor, herkes için nitelikli işler sağlamaya çalışıyor. Hem topluluk fikrine hem güvene hem de yararlı bilginin paylaşımına değer atfediyor.

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki liberalizm gerçek bir zaferdi. Bilimi teşvik etti, bilginin eşi görülmemiş biçimde genişlemesine yol açtı, demokratik özyönetimi destekledi, başarılı kamu hizmetleri yarattı, sosyal ve siyasi özgürleşmeyi teşvik etti. Daha önce benzeri olmayan bir refah artışı getirdi.
Ancak Acemoğlu’nun liberalizm versiyonunda ne yazık ki her şey yolunda gitmiyor.

Liberalizmin son zamanlarda yaşadığı bazı zorluklar kendi doğasında var olan çelişkilerden kaynaklanıyor. Acemoğlu bu üç çelişkinin “kapsayıcılık, cehalet ve tahammülsüzlük” olduğu görüşünde.

Kapsayıcılık, haklarından mahrum bırakılmış yoksullar, kadınlar, azınlıklar ve göçmenler gibi daha önce dışlanmış grupları topluma dahil ederken uzun süredir içeride yer alan grupların bu değişikliklerle uyumlu hale gelmesini sağlamayı amaçlıyor. Cehalet, yanlış olan ya da daha da kötüsü, toplumsal uyumla bağdaşmayan yaygın inançlarla başa çıkma meselesini yansıtıyor. En büyük zorluk ise tahammülsüzlük. Liberaller tahammülsüzlüğü ne kadar tolere edebilir (veya etmeli)?

Sanayi akdi
sona erince..

Gelgelelim şu an liberal demokrasiyi sarsan büyük sorunlar uzun süredir var olan bu ikilemlerden ziyade göreceli ekonomik durumdaki devasa değişiklikler.

Acemoğlu’nun “sanayi akdi” kavramı, yani kitlesel sanayileşme, ekonomik büyüme, sendikalar, ayrıca yüksek ve artan ücretler sayesinde zengin ülkelerin siyasi sistemleri sağlam temellere oturmuş durumdaydı. Ancak sonra sanayisizleşme, sendikalara karşı savaş ve eğitimsiz işçilerin göreli ücretlerinde düşüş yaşandı. Üniversiteler de ciddi şekilde yayıldı ve eski işçi sınıfından farklı değerlere sahip, beklentileri ekonomi tarafından karşılanamayan, üniversite mezunu geniş bir topluluk ortaya çıktı.

Ancak değişiklikler bu kadarla kalmadı. Solun yeni kültür ve kimlik siyasetiyle çatışan sağın yükselen kültür ve kimlik siyaseti de önemli rol oynadı. Bu bölünmeler liberal üniversite mezunları ile sosyal açıdan daha muhafazakar işçi sınıfı arasındaki süregelen koalisyonu parçaladı. İlk grubun muazzam kalabalıklaşmasıyla süreç daha da hızlandı.

Acemoğlu özellikle ABD’de elitist ve antidemokratik sosyal ve siyasi tutuma sahip teknoloji sektörünün yükselişiyle tüm bunların daha da kötüye gittiği görüşünde. Ancak ona göre teknoloji sektörünün kültürü, aynı sektörün algoritmaları kadar, özellikle de bu algoritmaların sosyal medyada bilgi ve görüşlerin yayılması üzerindeki etkisi kadar önemli değil. Yapay zekanın hızla artan ve durdurulamaz görünen etkisi de mevcut duruma tuz biber ekiyor.

Ne yapmalı? Beş öneri

Kitabın en önemli kısmı ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik değişimleri ele aldığı bu bölüm. Sadece eski siyasi bağlılıkların neden parçalandığını değil sağ ve sol popülizmin yükselişini de açıklıyor.
Manzara epey iç karartıcı görünüyor. Peki Acemoğlu “işçi sınıfı liberalizmi” perspektifinden bakarak ne yapmayı öneriyor? Beş eylem türünü öne çıkarıyor.

Birincisi, “özyönetim, deneysellik ve bilgi paylaşımının bağlantı noktası olarak topluluğun değerinin yeniden kavranması.” Bunun için yurttaş meclislerine de daha fazla güven gerekiyor. İkincisi, baskıcı eşitsizliklerin sınırlandırılması da dahil olmak üzere, liberalizmin özgürlük ve eşitlik gibi kurucu ilkelerine geri dönülmesi. Üçüncüsü, “farklı topluluklar arasındaki ortak noktaları vurgulayan birleştirici bir anlatı oluşturulması.” Dördüncüsü, “çeşitli becerilere sahip işçiler için bol miktarda nitelikli iş üretebilecek daha iyi kurumlar ve teknolojiler inşa ederek ortak refahı yeniden canlandıracak bir gündem oluşturulması.” Sonuncusu ise “geniş kitlelerin erişebileceği etkili kamu hizmetleri sunma taahhüdü.”

İki ucu keskin bıçak

20. yüzyıl ortasındaki siyasetin bu şekilde canlandırılabileceğine ben de inanmak isterdim ama maalesef inanmıyorum.

En büyük zorluklardan biri, Acemoğlu’nun övdüğü “toplulukların” iki ucu keskin bıçak olması. Söz konusu topluluklar birleştirdikleri kadar bölüyor da. Günümüzün “çokkültürlü” ve ideolojik olarak parçalanmış Batı toplumlarında, topluluğa duyulan sadakat sık sık şiddetli bölünmelere neden oluyor.

Fazla mı iyimser?

Bir başka zorluk ise en azından Batı dünyasında teknoloji oligarklarının zapt edilemez görünen gücü. Kullandıkları algoritmalar ve geliştirdikleri teknolojiler ne kadar tehlikeli olursa olsun henüz kontrol edilebilmiş değil.

Acemoğlu teknolojiyi istediğimiz gibi şekillendirme konusundaki kolektif yeteneğimiz hakkında da fazla iyimser gibi. Teknoloji onun söylediğinin aksine her zamanki gibi, yani yaratıcılarının en kârlı buldukları yönde gelişecektir.

En endişe verici olasılık ise Acemoğlu’nun liberal demokrasi versiyonunun çoktan kaçmış bir tren olması. Tarihsel olarak neredeyse tüm toplumlar ya Acemoğlu’nun “normlar kafesi” olarak adlandırdığı yapının altında ya da aşırı siyasi, sosyal ve ekonomik eşitsizliği dayatan baskıcı hiyerarşiler altında işlemek zorunda kaldı.

Sanayileşme işçi sınıfını seferber ettiği ve örgütlediği için bunu değiştirmişti. Şimdi sanayileşme gerilerken otokrasiye geri dönme ya da Çin’de olduğu gibi otokratik kafesi açmadan teknolojiyi benimsemeye çalışma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Marx’ın öngöremediği yer

Bu önemli kitabın yanıtlayamadığı en büyük soru, 20. yüzyıl ortasındaki liberalizmin yeniden tesisi için gerekli siyasi güçleri yeniden ortaya çıkarmak istesek bile bunun nasıl yapılacağı.

Karl Marx’ın en önemli başarısı, siyasi ideolojinin ve toplumsal düzenin teknolojiden kaynaklandığını görmesiydi. En büyük başarısızlığı ise sanayileşme ve büyüme sonucu siyasi iktidarın “burjuvazinin” ötesine genişleyeceğini görememiş olmasıydı.

Şimdi Acemoğlu’nun kitabında da anlatıldığı üzere, sanayisizleşme ve yapay zeka çağıyla birlikte o dönemin sonuna geliyor gibiyiz. Teknolojik ve ekonomik açıdan sonu yakın görünen bir çağın siyasetini yeniden canlandırmak gerçekten mümkün mü?

© 2026 Financial Times Company