Dr. Nazlı Pektaş
Sanatın kurumsal hamilikle kurduğu bağ hakkında yazarken nasıl cümleler kurmalı? Bu ilişkiyi finansal destek mekanizmasına indirgeyerek düşünmek yahut büyük şirketlerin kurumsal imaj çalışması çerçevesinden bakmak, bugünün Türkiye’sinde oldukça noksan bir bakış açısı olur. Özellikle İstanbul gibi krizlerin ve her sabah yeniden kurulan geleceklerin şehri olan coğrafyamızda bu bağ; kentin entelektüel hafızasını ayakta tutma çabası olarak okunmalı. Zira bu yıl 100. kuruluş yıldönümünü kutlayan Koç Topluluğu’nun bir asra yayılan toplumsal sorumluluk bilinci, ticari başarıların ötesinde, gelecek kurgusuna işaret etti hep.
Marka iletişiminden kurumsal omurgaya
Dünya genelinde kurumsal yapıların sanata yaklaşımı çoğu zaman marka kimlikleri üzerinden şekilleniyor. Örneğin bir otomotiv şirketi Tate Modern’le veya bir saat firması Venedik Bienali’yle iş birliği yapabiliyor. Bunlar sanatı galerilerin sınırlarından çıkarıp geniş kitlelerle buluşturarak, kurumsal desteğin vitrin çalışmasından öte kültürel paydaşlığa evrilebileceğini kanıtlıyor. Bu örnekler çoğaltılabilir, hem dünyada hem de Türkiye’de. Ancak burada ayrım mühim: Küresel ölçekteki örnekler genellikle tekil marka kimliğine dayanırken, Koç Topluluğu pek çok farklı sektörü bünyesinde barındıran devasa sanayi ve hizmet gücü olarak sanata hamilik ediyor. Sanayi devinin, İstanbul Bienali gibi bir uluslararası yapıyı 30 yıllık perspektifle desteklemesi, meseleyi kentin kültürel hafızasını ayakta tutan yapısal omurgaya dönüştürüyor. Dünyada benzeri az bulunan model, sanatı hak olarak konumlandırmayı, prestij meselesi olmanın çok ötesinde inatçı dirençle mümkün kılıyor.
Bahsi geçen direnç, kurumsal hamiliğin sürekliliği ve sanatın geleceğine verilen sözlerle yerel zeminde somut karşılık buluyor. 2022’de 17’nci İstanbul Bienali’nin açılışında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un kürsüden paylaştığı; 2007’de başlayan ana sponsorluk yolculuğunun 2036 yılına dek uzatılacağı kararı, basını heyecanlandıran ve sanat profesyonellerinin hevesle alkışladığı mühim bir gelişmeydi.
30 yıllık taahhüt, aynı zamanda kuşaklar arası kurulan görünmez köprüyü tahkim ediyor. Hayal edersek; 2007’de bienal koridorlarında ilk kez dolaşan çocuk, 2036’da kentin kültür üretiminde söz sahibi bir yetişkin olacak. Uzun soluklu destek, İstanbul’da sanatla büyüyen ve sanatı yaşam pratiği haline getiren kuşağın yetişmesine zemin sunuyor.
Bir miras olarak sanat
Koç Topluluğu’nun sanat dünyasındaki varlığı, İstanbul Bienali ile sınırlı kalmayan; Arter’den Meşher’e, Sadberk Hanım Müzesi’nden Vehbi Koç Vakfı bünyesindeki araştırma merkezlerine uzanan çok katmanlı bir ağ teşkil etmekte. Kurumsal hamiliğin yarattığı bu ekosistem, sanatı sergilenen nesne sınırından çıkarıp; tartışılan, korunan ve gelecek kuşaklara aktarılan miras olarak kurgularken, kentin kültür politikasına katkı sağlayan kurumsal iradeyi de görünür kılıyor. Bu irade yıllardır İstanbul’un kültür sanat haritasında önemli durakları inşa etmekte.
Sözünü ettiğim irade, İstanbul Bienali hamiliğinde ise Türkiye sanat tarihinde tüm belirsizliklere rağmen eşine az rastlanan türden istikrar alanı açarken az önce sözünü ettiğim direnci de mümkün kılıyor.
Desteklerin genellikle konjonktürel rüzgarlara göre yön değiştirdiği dünyada, 2036 yılına dek mühürlenen söz, sanatı gündelik dalgalanmalardan koruyan “güvenli liman” vazifesi görüyor.
Bu ortaklığın en yatay ve tabana yayılan hamlesi ise kuşkusuz 2013’ten bu yana süregelen ücretsiz giriş politikası.
Sanata erişimi artıran destek
Asıl kıymetli olan, desteğin kentin her döneminde sanatı lüks olmaktan çıkarıp her kesim için ulaşılabilir ve ücretsiz kılabilmesi. Koç Topluluğu’nun sergilediği istikrar, güncel sanatın toplumla buluşma noktasındaki en güvenilir ve yapısal omurgayı oluşturuyor. Böylesi bir yapı, küratörlere ve kurumlara kısa vadeli başarı baskısından uzak, risk alabilen ve entelektüel denemeler yapabilen alan sağlıyor. Bu güven zemini, salt bütçe yönetiminin ötesinde; her türlü toplumsal ve ekonomik türbülansta sistemin işler kalmasını, sanatsal üretimin kesintiye uğramamasını sağlayan kurumsal iradenin de tezahürü.
Koç Holding’in İstanbul Bienali ile ilişkisi, kültür finansmanının basit hayırseverlik hikayesinden öte durduğunu hatırlatıyor. Kurumsal hamiliğin sanata yönelmesi her coğrafyada farklı anlamlar taşır. New York’ta prestij meselesi, Basel’de piyasa ritüeli, Körfez şehirlerinde medeniyet iddiası… Jeopolitik sürtüşmelerin ortasında, kültürel hafızanın her 10 yılda bir yeniden müzakere edildiği İstanbul’da, ilişki hep daha kırılgan ve dolayısıyla daha sorumluluk yüklü.
Koç Topluluğu’nun 100’üncü yılı; sorumluluğun yeniden tarif edildiği, arşive dikkatle bakıldığı kritik bir eşik. Bienal sponsorluğu da arşiv okumasında, yazının başında söylediğim gibi, zamanı aşan sorumluluğun en somut tezahürü. Kurumsal hafıza, sponsorluk hikayesinden öte, arşiv eşliğinde ve her yeni edisyonda kentin sanat damarlarını beslemekte. Asırlık topluluk için İstanbul Bienali’nin sürebilmesine kaynak yaratmak, İstanbul’a söz vermek kutlanmaya değer!
Her Bienal’de şehre bir kalıcı eser
Koç Holding ve İstanbul Bienali, 2017 yılından bu yana her bienalde İstanbul’a kalıcı bir eser bırakma geleneğini sürdürüyor. İstanbul Bienali’nin 30’uncu yaşını kutladığı 2017 yılında, Koç Holding’in desteğiyle dünyaca ünlü sanatçı Ugo Rondinone’nin “Buradan Nereye Gidiyoruz?” başlıklı neon heykeli, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yolu üzerindeki Mustafa Kemal Kültür Merkezi’ne yerleştirilmişti. 2019’da ise Monster Chetwynd’in, “Gorgon’un Oyun Alanı” adlı işi, Maçka Sanat Parkı’nda çocukların içinde oyun oynayabildiği bir açık hava yerleştirmesi olarak kente kazandırıldı. 2022’de günün farklı anlarında farklı ışıkları yansıtan ve Haliç’in karakteristik formuna odaklanan Ayşe Erkmen’in “Haliç Haliç’te” eseri yerleştirildi. 2025’te ise Khalil Rabah’ın “Kırmızı Rotavesait” eseri şehre armağan edildi. Kalıcı eserlerin yanı sıra rehberli turlar, çocuk ve gençlere yönelik öğrenme programları da Koç Holding’in desteğiyle sunuluyor.