Sizi bu kitaba yönelten ne oldu?
Ben otuz yaşımdayken Sovyet Rus Stratejisi üzerine iki cilt kitabım yayımlanmıştı (1976). Zihnimizdeki Rus ve komünizm imajları beni bu konuları araştırmaya itti. 1979’da çıkan Politikada Şiddet adlı kitabımın 150 sayfası Rus devrimine aitti. Gorbaçev dönemini gazeteci olarak yakından takip ettim. Moskova’ya gittiğimde İngilizce Sovyet yayınlarını aldım. Zihnen böyle bir kitaba hazırdım. Zamanımızda demokrasi ve hukuk devleti fikri bütün dünyada geriliyor, otokrasiler revaçta. Sovyet tecrübesinin, hukuk, demokrasi ve özgürlük konusunda çok öğretici olduğu kanaatindeyim. Nihayetinde büyük bir tecrübedir.
Sovyet sosyalist modelinin çökmesine yol açan temel etkenleri sıralasanız, belirleyicilik derecesi açısından ilk üçe hangilerini koyardınız?
Sovyet modelinin yükselişinin de çöküşünün de sebepleri aynıdır. Bir, Lenin’in deyişiyle “hukuk sınırı tanımayan diktatörlük.” İki, yine onun deyişiyle “demir disiplinli” kumanda ekonomisi. Üç, dogmatik, ortodoks Marksizm, ki Lenin yeni yorumlar getiren Marksistleri bile suçladı, kurşuna dizdirdi, Menşevikleri mesela... Zirve Stalin’dir. Tıkanma da Stalin’de başladı. Stalin’in son yazılarında ekonomideki tıkanmanın işaretleri vardır. Piyasa ekonomileriyle aynı miktar üretimi yapmak için kabaca üç kat enerji tüketiyorlardı. Verimlilik ve inovasyona yer vermeyen zihin ve rejim, gelişmenin ancak verimlilik, inovasyon, girişimcilik, hukuk güvencesi gibi değerlerle mümkün olacağı aşamaya geldiğinde, çöktü.
Kitabınızda “Sovyet hukuk sistemi” önemli bir yer tutuyor. Çok da işlenmiş bir konu değil. Nasıldı Sovyet hukuk sistemi?
Evvela Marx, hukuku üst yapı kurumu olarak niteledi, küçümsedi. Bunu Merhum Mehmet Ali Aybar da belirtir. Modeli, hukukla bağlı olmayan Paris Komünü idi. Lenin, kutsadığı “proletarya diktatörlüğü”nü hukukla sınırlanmayan rejim olarak tanımladı. Stalin’in savcısı Vişinky Sovyet Hukuk Sistemi adıyla 600 sayfa kitap yazdı. Yargının, yargıçların görevinin proletarya iktidarına hizmet olduğunu, kuvvetler ayrılığının burjuva uydurması olduğunu yazdı. Bolşevik rejiminin hukuk profesörü Bolşeviklerin hukuk işleri görevlisi ve hukuk profesörü Mikhail Reisner, sayfalar boyunca, kuvvetler ayrılığının bir burjuva oyunu olduğunu yazmıştı. Bu totaliter fikirler, 1980’lerde yayınlanan resmi Sovyet kitaplarında bile savunuluyordu. Rejimin temelinde Lenin’in “bütün erkler Sovyetlere” sloganı vardır.
Kitabınızdan çıkaracağımız ana ders nedir?
Tarih ve siyaset bilimi geleneğinde totaliter rejimler ayrı ayrı incelenmektedir. Oysa ideolojik renkleri bir tarafa, totaliter rejimlerin ortak özellikleri olarak bakıldığında faşistin de komünistin de ortak özellikleri ortaya çıkıyor: En önemlisi ferdin, bireyin inkarı, kollektivitenin takdis edilmesidir. Yanılmaz ideoloji ve lider kültü de faşizmde ve komünizmde ortaktır. Ve elbette yargının bir adalet mekanizması değil, totaliter siyasetin aleti olarak görülmesi faşizmde de komünizmde de aynıdır. Hepsi aynı önemde olan bu unsurları bir temele irca etmek gerekirse, en önemli ders, totalitarizm, Hayek’in deyişiyle “bütün diğer değerlerin bir tek amaca feda edilmesi”dir. En önemli ders, bundan sakınılması gereğidir. Bir fikrin doğruluğuna inanmak, savunmak güzeldir fakat farklı fikirleri düşman görmek bir felakettir.

Sovyet modelinde ideoloji ve baskının bilime zarar verdiği örnekler gösteriyorsunuz. Sosyalist düşünce bilime karşı olabilir mi?
Bu çok önemli, hatta belirleyici bir soru. “Bilimin yanılmazlığı” inancının siyasi ideoloji haline gelmesi, çok yönlü, karmaşık ve vahim bir sorundur. İsa’nın yer yüzündeki temsilcisi Çar ile Tanrı’nın buyruğunu tebliğ eden Kilise fikri Orta Çağ temelli Çarlık rejiminin temelindeki inançlardı. Batı’daki fikir çeşitliğine sahip olmayan geleneksel Rusya’da sanayi, şehirleşme ve eğitim bu inancı yıkmaya başladı; yeni bir ortodoksi oluştu: Yanılmaz bilimsel sosyalizm ve temsilcisi parti/lider kütü. Marksizm, Batı’da tartışılan, revize edilen felsefi ve siyasi bir fikirdi, Rusya’da ideolojik bir itikat oldu. Raymond Aron, bu tür ideolojilere “seküler din” diyor. Oysa, evvela, bilim tartışmayı gerektirir, yanılmaz doğru anlayışını kabul etmez. Bilimin doğruları deney ve gözlemlerle, sınamalarla araştırılarak ortaya çıkar. Bilime iman etmek, eşyanın tabiatına aykırıdır. İkincisi, “bilimsel”i temsil ettiğini söyleyen ideolojik hareketler siyasidir. Liderlerinin bilgi ve tecrübe seviyesi, hırsları, karşılaştıkları şartlar öylesine karmaşıktır ki, davranışlarının bilimsel netliğe sahip olduğu söylenemez. Sovyet tecrübesi bu açısından da çok önemli. Leninist düşüncenin çağımıza söyleyeceği bir şey kalmadı. Ama sosyal bilimlerin çağımıza söyleyeceği çok şey var ve var olmaya devam edecek. Marks büyük bir iktisatçı ve sosyologdu. Ama onun gözlemlediği, hükümler ve kehanetler çıkardığı toplum, en az yüzyıl geride kaldı, çağımızda yok.
Bugün de dünyada demokratik kriz yaşanıyor
Sovyet sosyalist modeli çöktü ama ‘artık geri dönüşü yok’ denilen liberal dünya görüşünün de zemin kaybettiği bir dönemdeyiz bugün. Tarihin akışında liberal değerler ve demokrasi güçleri artık “kaybeden”, otoriterlik güçleri “kazanan” tarafta mı? Çıkış nerede?
Evet, bugün dünya 1930’lara benzer ama yumuşak tonda bir demokrasi krizi yaşıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın devrettiği yıkıma ve yoksulluğa demokrasiler mesela Weimar rejimi çözüm bulamamıştı. Batı Avrupa demokrasileri heyecan verici bir başarı ortaya koyamıyordu. Basit çözüm reçeteleriyle kitleleri büyüleyen komünizm ve faşizm yükseldi. “Güçlü Adam”ın gelip sorunları çözmesi kitlelere cazip geldi. Buna sınıf kini ve ırk tutkusu eklenince olanlar oldu. Bugün demokrasi en başta göçmen sorunu olmak üzere, istihdam ve gelir dağlımı sorunlarını çözemiyor. Çin’in ucuz emek ve yüksel teknoloji karması rekabetine mukabele edemiyor. Yine “Güçlü Adam” beklentisi ve totaliter ideoloji yerine halkın hem öfkesini hem değerlerini istismar eden popülizm yükseliyor. Yapay zeka demokrasi aleyhine bu krizi derinleştirebilir. Sonunda, “Güçlü Adam”ın, demokrasilerdeki kurullardan, parlamentolardan, müzakere usullerinden, uzayıp giden tartışmalardan daha kötü olduğu görülecek diye düşünüyorum. Çünkü sorunlar hamasetle ve basit reçetelerle değil, uzmanlık bilgileri ve müzakerelerle çözülebilir niteliktedir. Öngörülebilir vadede endişeliyim ama daha uzun vadede demokrasi ve hukuk kazanacaktır.
Çin ‘piyasa komünizmi’nde başarıya ulaştı, muhtemelen uzun vadede demokrasiye geçecek
Sovyet sosyalist modelinin çökmesine karşılık Çin modeli ekonomik büyümede büyük bir başarı yakaladı, bilim ve teknoloji alanlarında etkileyici atılımlar yaptı, yapmaya devam ediyor. Sovyetler’in başaramadığını Çin Halk Cumhuriyeti nasıl başardı? Orada da bir komünist partisi iktidarda ve bireysel özgürlükler baskı altında.
Bu çok önemli. İkisi de komünist fakat Çin, hemen Mao ölür ölmez Deng liderliğinide Gorbaşov’un ekonomik reformlarına daha radikal olarak başladı. Sosyal disiplini muhafaza etmek üzere rejim devam ediyor ama ekonomi, Gorbaçov’un ancak hayalinde kalan pisaya kurallarına göre işyliyor. Gorbaçov başaramadı çünkü, otuz yıllık Stalinizm3ve izleyen yirmi yıl, öyle betonlaşmış bir zihniyet ve yapı kurmuştu ki, Gorbaçov üstesinden gelemedi. Mao’nun kurduğu yapı henüz bu kadar betonlaşmamıştı. Daha önemlisi “Kültür Devrimi” ile o yapıyı kendisi tahrip etmişt! Bunun yanında Uzak Doğu’nun geleneksel “liyakat” kültürü kapitalist Japonya ve Güney Kore gibi Çin’in bir tür “piyasa komünizmi”ni de başarıya ulaştıran önemli bir faktör. Çin’de “Güçlü Adam”ın, Parti Genel Sekreteri’nin emirlerinin değil, kuralların ve kurumların önemli olduğunu Fukuyama etraflıca anlatmıştı. Kalkınan Çin mutlaka içeriden bir demokrasi kalkışmasıyla karşılaşacaktır. Muhtemelen “pragmatik” adımlarla uzun vadede demokrasiye geçmek zorunda kalacaktır.
Turgut Özal hepimize dünyaya bakmanın zorunlu olduğunu gösterdi
Kendi yolculuğunuzda milliyetçilikten liberal bir bakışa doğru önemli bir değişimden geçtiniz. Taha Akyol, yaşam çizgisi içinde dünya görüşünün geçirdiği evrimin öyküsünü de yazacak mı? Sizden bir entelektüel biyografiyi ne zaman bekleyebiliriz?
Düşünüyorum ama elim kalem tutarken yazmak istediğim araştırmalar var. Yalnız şunu belirteyim. Benim milliyetçiliğimin büyük hocaları Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan ve Erol Güngor olduğu için, daha üniversite yıllarımda ferdin hak ve hürriyetleri, bilim zihniyeti ve tarih şuuru hakkında esaslı bir kavrayış kazanmıştım. Turgut Özal da hepimize dünyaya bakmanın zorunlu olduğunu gösterdi, dünyaya pencere açtı. Bu gidişat beni Popper’i, Hayek’i okumaya götürdü. Sadece benim değil, sağda ve solda nesildaşlarımın fikir süreveni gerçekten çok anlamlıdır.
En büyük hazinem, gazeteci olarak izlediğim olayların zihnimde yarattığı sebep-sonuç ilişkisine dair bilinçtir
“Dünyayı Bölen Devrim” yazarlık serüveninizdeki kaçıncı kitabınız? Doğan Kitap’taki 25’inci kitabınız olduğunu biliyoruz. Kitaplarınız tarihten hukuka, siyasetten dine kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bir yandan da günlük köşe yazarlığınızı sürdürüyorsunuz, televizyon programları yapıyorsunuz. Üretkenliğinizin sırrı nedir? Yazarlığınızın en verimli dönemini yaşadığınızı söyleyebilir miyiz?
Kitaplarımın hemen tamamı Doğan Kitap’tan yayınlandı, böyle de devam edeceğim. Evet, yazarlığımın en verimli dönemini yaşıyorum. En büyük hazinem, gazetecilik hayatım boyunca biriktiğim haberler, makaleler, kitaplar ve izlediğim olayların zihnimde yarattığı sebep-sonuç ilişkisine dair bilinçtir. Bir hayatın araştırmaya ve yazmaya adanmasının zahmetine katlanmakla kalmayıp bana daima destek olan esim Tülin’e minnettarım.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi hakkında bir kitap yazmak istiyorum
Taha Akyol’un masasındaki yol haritasında sırada hangi kitap projeleri var?
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hakkında yazmak istiyorum. Tamamen akademik disiplinle ve gazeteciliğin kazandırdığı ‘olayların takibine’ dayalı bir araştırma olsun istiyorum. Tabii öncelikle anayasa hukuku disiplini.
Dünyayı Bölen Devrim, Taha Akyol, Doğan Ktiap, 448 sayfa, siyaset