2014 yapımı Alive Inside adlı belgeselde, demans hastası 94 yaşındaki Henry, başı öne eğik ve elleri kenetlenmiş halde tekerlekli sandalyesinde oturuyor. Ardından bir sosyal hizmet uzmanı Henry'nin kulaklarına kulaklık takarak gençliğinde dinlediği 1930'lu yıllara ait bir Cab Calloway şarkısını açıyor.
Henry gözlerini açıyor, başını kaldırıyor ve müziğin ritmine göre hareket etmeye başlıyor. Kısa süre sonra şarkıya eşlik eden Henry, geçmişine ilişkin anılarını anlatıyor ve daha canlı bir şekilde konuşuyor.
National Geographic'in haberine göre; Bilim insanları, Henry gibi örneklerin arkasındaki mekanizmaları hala araştırıyor. Tanıdık müziklerin demans hastalarında zaman zaman anıları ve duygusal tepkileri ortaya çıkarabildiği, ritmik işitsel uyarıların ise Parkinson hastalığı veya inme geçirmiş bazı kişilerde yürümenin belirli yönlerini iyileştirebildiği biliniyor.
Araştırmacılar artık müziğin yardımcı olabileceğine ilişkin genel gözlemlerin ötesine geçerek, müziğin hangi bileşenlerinin (ritim, tempo, aşinalık, melodi veya hassas zamanlamayla verilen duyusal uyarılar) beyinde ve vücutta ölçülebilir etkiler oluşturduğunu belirlemeye çalışıyor.
Elde edilen kanıtların gücü farklılık gösterse de araştırmalar, müziğin tek bir tedavi yöntemi olmadığını, farklı biyolojik sinyallerden oluşan bir araç olarak değerlendirilebileceğini gösteriyor. Müziğin tedavi edici potansiyelinin ise belirli bir ses unsurunun belirli bir beyin işleviyle eşleştirilmesine bağlı olabileceği düşünülüyor.
Beyin ritmi nasıl algılıyor?
Müziğin vücudu harekete geçirmesi veya bir anıyı canlandırmasından önce sesin sinirsel bir sinyale dönüşmesi gerekiyor. Havadaki titreşimler kulak zarına ulaşıyor ve orta kulaktaki üç küçük kemiği harekete geçiriyor. Bu kemiklerin sonuncusu olan üzengi kemiği, hareketi oval pencere üzerinden iç kulaktaki sıvıya aktarıyor. Buradaki duyusal tüy hücreleri titreşimleri elektriksel sinyallere dönüştürüyor. Bu sinyaller işitme siniri aracılığıyla beyin sapı ve talamustan geçerek işitsel kortekse ulaşıyor.
Ancak müziğin algılanması yalnızca işitsel korteksle sınırlı değil. Müzik aynı zamanda hareket, öngörü, hafıza, duygu ve ödül mekanizmalarıyla ilişkili beyin ağlarını da harekete geçiriyor.
Connecticut Üniversitesi'nde teorik sinirbilimci ve fizikçi olarak görev yapan Edward Large, beynin ritmi nasıl algıladığını ve öngördüğünü araştırıyor. Large, insan beyninin kendi sinirsel titreşimlerini dışarıdan gelen müzik ritmiyle senkronize ettiğini öne süren "sinirsel rezonans teorisi"nin geliştirilmesine katkıda bulundu.
Large'ın müzik terapisinin ölçülebilir bir bilimsel temele sahip olduğuna ilişkin görüşünün değişmesinde, müzik terapisti Concetta Tomaino'nun etkili olduğu belirtiliyor.
Large, Tomaino'nun davetiyle 30 dakikalık bir hasta davul çemberini gözlemledi ve etkinliğe katıldı. Müzik başladığında, daha önce içe kapanık görünen bazı hastaların ayaklarını ritme göre hareket ettirmeye, sallanmaya ve birbirleriyle etkileşime girmeye başladığı görüldü. Bu deneyim, dışarıdan verilen bir ritmin dikkat ve hareketleri nasıl organize edebileceğine ilişkin araştırmalar açısından dikkat çekici bir örnek oluşturdu.
Large'ın laboratuvarında daha sonra benzer bir fikir test edildi: Beyin yalnızca ritmi mi takip ediyor, yoksa ritmi aktif biçimde kendisi mi oluşturuyor?
Araştırmacılar, 30 saniyelik karmaşık ve senkoplu davul dizileri oluşturdu. Dinleyicilerin, ses kaydında o frekansta herhangi bir akustik enerji bulunmamasına rağmen sabit bir ritim algılayabileceği diziler kullanıldı. Katılımcılar müzikleri dinlerken araştırmacılar, sinirsel faaliyetlerin oluşturduğu çok küçük manyetik alanları ölçmek için manyetoensefalografi (MEG) yönteminden yararlandı.
Araştırmada, işitsel kortekste eksik olan ritmin frekansında sinirsel aktivite tespit edildi.
Bulgular, katılımcıların yalnızca ritmi hatırlamadığını, beynin ritmi içsel olarak da oluşturduğunu ortaya koydu.
Ritim vücudu değiştirebilir mi?
Ritmin etkileri, kişinin doğal ritmiyle ne kadar örtüştüğüne de bağlı olabilir. Caroline Palmer ve McGill Üniversitesi'ndeki ekibi tarafından yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışmada, ilk olarak katılımcıların kendilerine tanıdık bir melodiyi doğal olarak hangi hızda parmaklarıyla vurdukları ölçüldü.
Daha sonra müzik, katılımcıların bu doğal temposunda veya yüzde 15 daha hızlı ya da yüzde 15 daha yavaş hızlarda çalındı.
Katılımcıların, müziğin kendi doğal tempolarıyla eşleştiği durumda en düşük ağrı düzeyini bildirdiği görüldü. Ancak çalışmada sağlıklı yetişkinlerde deneysel olarak oluşturulan sıcaklık kaynaklı ağrı kullanıldı. Bu nedenle sonuçlar, kişiye özel müziğin ağrı kesici ilaçların yerine geçebileceğini göstermiyor.
Bununla birlikte bulgular, müziğin etkilerinin yalnızca kişinin ne dinlediğine değil, müziğin zamanlamasının vücudun kendi ritimleriyle nasıl ilişkilendiğine de bağlı olabileceğine işaret ediyor.
Diğer araştırmacılar ise hassas zamanlamayla uygulanan duyusal uyarıların, hastalık nedeniyle bozulan sinirsel aktivite örüntülerini etkileyip etkileyemeyeceğini araştırıyor.
Bu çalışmaların odak noktalarından biri, algı, dikkat ve hafıza gibi süreçlerde rol oynayan hızlı sinirsel salınımların bir aralığı olan gama aktivitesi. Araştırmalar, Alzheimer hastalığında gama aktivitesinin bozulabildiğini ortaya koydu. Bu durum, dışarıdan verilen uyarıların söz konusu ritimleri güçlendirip güçlendiremeyeceği sorusunu gündeme getirdi.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (MIT) sinirbilimci Li-Huei Tsai ve meslektaşlarının 2019 yılında gerçekleştirdiği bir çalışmada, Alzheimer hastalığına benzer amiloid birikimi geliştirecek şekilde genetik olarak tasarlanmış fareler kullanıldı.
Fareler, yedi gün boyunca günde bir saat, saniyede 40 kez tekrarlanan ses uyarılarına maruz bırakıldı. Uyarıların, işitsel korteks ve hipokampusta 40 hertz düzeyindeki sinirsel aktiviteyi artırdığı ve her iki bölgede amiloid birikiminin çeşitli göstergelerini azalttığı belirlendi. Fareler ayrıca mekânsal hafıza ve tanıma hafızası testlerinde daha iyi performans gösterdi.
Araştırmacılar ses uyarılarını aynı frekansta yanıp sönen ışıklarla eşleştirdiğinde, senkronize sinirsel aktivitenin medial prefrontal korteks dahil olmak üzere daha geniş beyin bölgelerine ulaştığı ve amiloid patolojisinde daha kapsamlı azalmalar görüldüğü tespit edildi.
Araştırmacılar günümüzde 40 hertzlik uyarıların insanlarda aynı sinirsel aktiviteyi güvenilir biçimde ortaya çıkarıp çıkaramayacağını ve daha önemlisi, bunun bilişsel veya işlevsel gerilemeyi anlamlı ölçüde yavaşlatıp yavaşlatamayacağını araştırıyor.
Bu bilimsel yaklaşımı kullanılabilir bir tedaviye dönüştürmeyi amaçlayan Large, Oscillo Biosciences şirketinin kurucuları arasında yer alıyor. Şirket, SynchronyGamma adlı giyilebilir bir sistem geliştiriyor. Sistem, kullanıcıların yalnızca tekrarlayan laboratuvar seslerini dinlemesi yerine müziği hassas biçimde senkronize edilmiş görsel uyarılarla birleştiriyor.
Ancak bu daha kişiselleştirilmiş yöntemin tedaviye uyumu artırıp artırmadığı, sinirsel aktiviteyi değiştirip değiştirmediği veya klinik fayda sağlayıp sağlamadığı henüz kesin olarak ortaya konmuş değil.
Bu durum, alanın karşı karşıya olduğu daha geniş soruna işaret ediyor: İlgi çekici bir biyolojik etkiyi, hastalara ölçülebilir fayda sağlayan bir tedavi yöntemine dönüştürmek.
Müziği tedaviye dönüştürmek
Müziğin klinik açıdan en fazla geliştirilen uygulamalarından bazıları laboratuvar çalışmalarının ötesine geçerek rehabilitasyon alanında kullanılmaya başlanıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi'nden nörolog Alexander Pantelyat, kişiye özel ve veriye dayalı bir "akustik reçete" geliştirilmesi üzerinde çalışıyor. Pantelyat, Boston Üniversitesi'ndeki araştırmacılar ve dijital terapötikler şirketi MedRhythms ile birlikte kapalı döngülü ritmik işitsel uyarı sistemi üzerinde çalışmalar yürüttü.
Ortaya çıkan teknoloji, inme için FDA tarafından Sınıf II reçeteli cihaz olarak listelenen InTandem ile Parkinson hastalığı için kullanılan Movive'i içeriyor. Sistem, ayakkabıya yerleştirilen sensörler aracılığıyla kişinin yürüyüşüne ilişkin gerçek zamanlı verileri topluyor. Yazılım da bu verilere göre müziğin temposunu ve ritmik işaretlerini ayarlıyor.
Kullanıcı ritimden çıktığında sistem, yürüyüş ritminin yeniden yakalanmasına yardımcı olmak amacıyla müziğin temposunu yavaşlatabiliyor veya daha belirgin bir ritim ekleyebiliyor.
2025 yılında yapılan randomize kontrollü bir çalışmada, Parkinson hastalığı bulunan 44 kişi iki gruba ayrıldı. Bir grup otonom müzik sistemiyle yürürken, diğer grup ritmik uyarılar olmadan tempolu yürüyüş programına katıldı.
Altı haftanın sonunda müzik sistemini kullanan katılımcıların günlük adım sayısında başlangıç seviyesine kıyasla ortalama 3 bin 343 adımlık artış görüldü. Kontrol grubundaki artış ise 172 adımda kaldı. Müzik sistemi kullananlar ayrıca orta yoğunlukta daha uzun süre yürüdü ve daha istikrarlı yürüyüşle ilişkilendirilen adım uzunlukları arasındaki değişkenlikte azalma görüldü.
Ancak günlük adım sayısı ve orta yoğunlukta yürüme süresindeki bu kazanımlar, katılımcılar cihazı kullanmayı bıraktıktan sonra devam etmedi.
İnme hastalarına ilişkin bulgular da olumlu sonuçlara işaret ediyor. Kronik yürüme bozukluğu bulunan 87 yetişkinin katıldığı bir çalışmada, InTandem kullanan katılımcıların beş hafta sonunda yürüyüş hızlarında aktif yürüyüş programına katılanlara kıyasla daha fazla gelişme görüldü.
InTandem kullananların yüzde 40'ı klinik açıdan anlamlı bir iyileşme gösterirken, kontrol grubunda bu oran yüzde 13 olarak kaydedildi.
Gelecekte yapılacak çalışmalar, bu işitsel senkronizasyon yönteminin düşme riskini azaltıp azaltamayacağını incelemeyi amaçlıyor. Araştırmacılara göre düşmelerin yüzde 10 ila 20 oranında azaltılması önemli bir klinik başarı olarak değerlendirilebilir.
Ancak araştırmacılar, tempo ayarlamasının müziğin tedavi amaçlı kullanımındaki tek unsur olmadığını belirtiyor.
Johns Hopkins Center for Music and Medicine'da sinirbilimci ve sertifikalı müzik terapisti olarak görev yapan Kyurim Kang'a göre müzik tek bir tedavi yöntemi değil; farklı terapötik bileşenlerden oluşan bir yapı.
Araştırmaların bir sonraki aşamasında ritim, tempo, aşinalık, melodi veya duygusal anlam gibi unsurlardan hangilerinin belirli bir belirti ve hasta açısından daha önemli olduğunun belirlenmesi hedefleniyor.
Bu çalışmaların, Pantelyat'ın öngördüğü kişiselleştirilmiş "akustik reçete" yaklaşımının geliştirilmesine katkı sağlaması bekleniyor.
Kaynak: Gazete Oksijen


