Küresel sistemin en belirleyici başlıklarından biri haline gelen iklim değişikliği, artık yalnızca çevresel bir mesele değil; hükümetlerin politikalarını, yatırımcıların sermaye yönelimlerini ve şirketlerin büyüme stratejilerini doğrudan şekillendiren yeni bir eşik olarak öne çıkıyor. Türkiye'nin enerji dönüşümünde öncü rol üstlenen İş Enerji’nin ana sponsorluğunda gerçekleşen 'Oksijen İklimin Ötesinde' Konferansı bu dönüşümün öne çıkan liderlerini, karar vericilerini ve uzmanlarını bir araya getirdi.
- Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu'nun konuşması
- İş Enerji CEO’su Kayahan Karadaş'ın konuşması
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol'un açılış konuşması
- Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı'nın konuşması
- Financial Times Yazarı Simon Kuper'ın konuşması
- IEA Başkanı Fatih Birol: Enerji konusunda yeni bir harita çizilecek
- TEB Genel Müdürü Ümit Leblebici'nin konuşması
- WWF Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula'nın konuşması
- Boyner Grup CFO'su Özgür Tokgöz Altun'un konuşması
- Synpet Technologies CEO’su İlyas Cem Özsüer'in konuşması
- Büyükelçi ve İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Dr. Özlem Ergün Ulueren'in konuşması
- Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis'in konuşması
- Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva'nın konuşması
- KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı Sertuğ Özkan'ın Türkiye'nin COP31 hedeflerine yönelik sunumu
Konferansta konuşan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol, dünyanın benzeri görülmemiş bir enerji kriziyle karşı karşıya olduğunu belirterek bu durumun küresel ekonomi, hükümet politikaları ve iş dünyası üzerinde ciddi etkiler yaratacağını söyledi. “Yeni dönemde enerji güvenliği en önemli kavram olacak” şeklinde konuşan Birol, ülkelerin enerji politikalarında bugüne kadar maliyet odaklı hareket ettiğini ancak artık “güven” unsurunun belirleyici hale geldiğini vurguladı. “Enerjide yeni bir harita çizilecek; bazı ülkeler kazanacak, bazıları kaybedecek” ifadelerini kullandı.
Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, iklim kriziyle mücadelede artık hedef belirleme döneminin geride kalması gerektiğini belirterek, COP31’den somut uygulama kararları beklediğini söyledi. Sabancı, “Enerji konusunda ne yapılacağını biliyoruz, nasıl yapılacağını da biliyoruz. Bütün dünya biliyor. Ama artık bunu birlikte uygulamamız gerekiyor” diye konuştu.
Financial Times yazarı Simon Kuper ise Donald Trump yönetiminin izlediği sert dış politika çizgisinin dolaylı olarak yeşil dönüşümün önünü açabileceğini savunarak “Belki de Başkan Trump, bu sertlik yanlısı politikaları başlatarak bir bakıma insanlığa hizmet etmiş oldu” dedi.
Konferansın öğleden sonraki bölümünde WWF-Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula, karbon ticaretinin gerçek emisyon azaltımının yerine geçmemesi gerektiğini vurgulayarak COP31’in bir “uygulama zirvesi” olması çağrısında bulunurken; Boyner Grup Mali İşler ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı Özgür Tokgöz Altun, sürdürülebilirliğin şirketler için yalnızca itibar değil, finansal dayanıklılığın da parçası olduğunu söyledi. Synpet Technologies CEO’su İlyas Cem Özsüer ise plastik atıklardan sentetik yakıt ve kimyasal hammadde üretimine uzanan girişimlerini anlatarak döngüsel ekonominin sanayi ölçeğindeki potansiyeline dikkat çekti.
Panelin ardından gazeteci Barçın Yinanç moderatörlüğünde düzenlenen “İklimin Zirvesindekiler” oturumunda, COP zirvelerinin diplomatik ve uygulama boyutu masaya yatırıldı. Büyükelçi ve İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Dr. Özlem Ergün Ulueren, Türkiye’nin COP31 adaylığını küresel iklim iş birliğini güçlendirecek stratejik bir fırsat olarak tanımlarken, Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis COP31’in taahhütlerden uygulamaya geçişin konuşulacağı bir zirve olması gerektiğini söyledi. Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva ise COP29’un ülkeleri için yalnızca bir ev sahipliği deneyimi değil, kurumsal kapasiteyi güçlendiren bir dönüşüm süreci olduğunu vurguladı.
Altın Sponsor Tosyalı Holding'in desteği ve Mekan Partneri Rixos Tersane İstanbul'un ev sahipliğiyle gerçekleştirilen ve iklim krizinin ekonomi, enerji, finans ve jeopolitik dengeler üzerindeki etkilerini çok boyutlu bir perspektifle ele alan 'Oksijen İklimin Ötesinde' Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu, İş Enerji CEO'su Kayahan Karadaş ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol'un konuşmasıyla başladı.
Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu'nun konuşması
Zafer Mutlu: Trajediyi zafere çevirmekte hepimizin payı olması umuduyla...
Oksijen Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu, doğa belgeselleriyle kuşaklara ilham veren David Attenborough’nun yaşamı üzerinden iklim mücadelesinin tarihsel seyrine dikkat çekti.
Attenborough’nun kariyerinin, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusundaki farkındalığın gelişmesine katkı sağladığının altını çizen Mutlu, "Tabiatın sesi haline gelen gazeteci 1979'da BBC'nin meşhur “Life on Earth” serisini yarattı. Doğal yaşam alanlarındaki hayvanları, dünya çapında yüz milyonlarca insan bu sayede tanıdı. Aynı yıl ABD’li petrol devi Exxon’un bir iç yazışmasında “belki de” fosil yakıt kullanımının kısıtlanması gerektiği söyleniyordu. Büyük petrol şirketleri bu gerçekleri bizden saklamaya çalıştı ama Attenborough artık sadece doğanın büyüsünü değil, bizden kaynaklı tahribatı da anlatır olmuştu" ifadelerini kullandı.
Bugün iklim krizinin etkilerinin daha görünür hale geldiğini belirten Mutlu, bölgesel çatışmaların enerji güvenliği ve iklim politikaları üzerindeki belirsizlikleri artırdığı bir dönemde, yeşil dönüşüm ve uyum politikalarını sağlıklı bir zeminde tartışmanın büyük önem taşıdığını vurguladı.
Türkiye’nin bu yıl Birleşmiş Milletler iklim zirvesi COP’a ev sahipliği yapacak olmasını da değerlendiren Mutlu, bunu hem Türkiye hem bölge hem de küresel iklim mücadelesi açısından önemli bir fırsat olarak gördüklerini söyledi. Oksijen gazetesinin iklim değişikliğini yakından takip eden bir yayın olarak bu sürece katkı sunmayı önemsediğini vurguladı.
İklimin Ötesinde 2026'nın bir başlangıç olduğunu belirten Mutlu, COP31 öncesinde ve sonrasında da iklim gündemine ilişkin buluşmaların süreceğini söyledi. David Attenborough’nun COP26’daki çağrısına atıfta bulunan Mutlu konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
"Attenborough, 'Ben kendi yaşamımda düşüşe şahitlik ettim, siz muhteşem bir iyileşmeye şahit olabilirsiniz, olmalısınız da' diyerek katılımcıları 'trajediyi zafere çevirmeye' çağırmıştı. Bu zaferde hepimizin payı olması umuduyla…"

İş Enerji CEO’su Kayahan Karadaş'ın konuşması
İş Enerji CEO’su Karadaş: Özel sektör dönüşümün taşıyıcısı olmalı
İş Enerji CEO’su Kayahan Karadaş, iklim krizinin artık yalnızca çevresel bir sorumluluk alanı olmaktan çıktığını, ekonomik düzen, rekabet gücü, enerji güvenliği ve finansmana erişim gibi alanların merkezine yerleştiğini söyledi.
Oksijen İklimin Ötesinde 2026 etkinliğinde konuşan Karadaş, “Bugün burada iklimin ötesini konuşmak için bir aradayız. Çünkü artık bu mesele çoktan iklimin ötesine geçmiş durumda” diyerek, iş dünyasının dönüşümün tam merkezinde yer aldığını vurguladı.
COP31’e giderken küresel ölçekte iddialı hedefler bulunduğunu ancak asıl sorunun bu hedeflerin nasıl hayata geçirileceği olduğunu belirten Karadaş, “Bugün artık şu soruyla karşı karşıyayız: Hedef mi koymak daha zor, bu hedefe ulaşmak mı? Açık konuşmak gerekirse en zor olan ikinci kısım” dedi.
Enerji sektörünün hem sorunun hem de çözümün merkezinde bulunduğunu ifade eden Karadaş, yenilenebilir enerji teknolojilerindeki ilerlemeye rağmen mevcut dönüşüm hızının yeterli olmadığını söyledi. Gecikmenin yalnızca çevresel değil, ekonomik ve finansal riskleri de büyüttüğüne dikkat çeken Karadaş, “Enerji dönüşümündeki en büyük engel artık teknoloji değil, finansman ve sermaye” değerlendirmesinde bulundu.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde sermayeye erişimin daha sınırlı ve finansmanın daha pahalı olduğunu belirten Karadaş, bu durumun adil dönüşümün önündeki temel engellerden biri olduğunu kaydetti.
Finans dünyasının artık şirketlerden yalnızca taahhüt değil, uygulanabilir planlar beklediğini söyleyen Karadaş, sürdürülebilirliğin kurumsal iletişim başlığı olmaktan çıkarak finansman disiplini haline geldiğini ifade etti. “Yatırımcılar artık şirketlere iyi niyet beyanlarını değil, dönüşüm stratejilerinin ne kadar gerçek, ölçülebilir ve uygulanabilir olduğunu soruyor” dedi.
COP31 öncesinde öne çıkan başlıklara da değinen Karadaş, enerji güvenliği ile enerji dönüşümünün birlikte ele alınması gerektiğini vurguladı. Kamu kaynaklarının tek başına yeterli olmayacağını belirten Karadaş, özel sektör yatırımlarının dönüşümün ana taşıyıcısı olması gerektiğini söyledi.
Konuşmasının sonunda dönüşümün başarısı için üç temel unsura işaret eden Karadaş, “Bugün geldiğimiz noktayı üç kelime özetliyor: Hız, ölçek ve güven. Bu üçü bir araya gelmeden enerji dönüşümünü istenen seviyeye taşımak mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol'un açılış konuşması
Fatih Birol: Dünya tarihinde yaşamadığı kadar büyük bir krizle karşı karşıya
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol açılış konuşmasına "Şu anda dünya şimdiye kadar tarihinde yaşamadığı kadar büyük bir enerji kriziyle karşı karşıya. Ve bunun birçok ülke ekonomisini ciddi olarak etkilediğini görüyoruz, göreceğiz. Hiçbir ülke bunun etkilerinden muaf değil. Bu, birçok hükümetin, iş dünyasındaki birçok aktörün planlarını etkileyecek" sözleriyle başladı. Birol konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:
"COP, her yıl yapılan ve dünyadaki hemen hemen bütün ülkelerin katıldığı ve dünyadaki en önemli problemlerden biri olan iklim krizine çözüm bulmak için yapılan bir toplantı. Eğer Türkiye'nin ya da Avustralya'nın cuma günü itibarıyla emisyonları sıfıra bile inse diğer ülkeler emisyonlarını indirme konusunda ciddi adım atmadıktan sonra, dünyada giderek kötüleşen iklim trendlerinde hiçbir değişiklik olmayacak. Bu iklim değişikliğine neden olan emisyonların Jakarta'dan gitmesiyle Toronto'dan gitmesi ya da Melbourne'den gitmesi ile Konya'dan gitmesi hiç fark etmiyor. Emisyonların pasaportu yok. Dolayısıyla herkesin taşın altına elini sokmasını gerektiren bir çaba gerektirecek.
Peki COP31 Türkiye için neden önemli? Birincisi, birçok devlet başkanı, sivil toplum kuruluşları Antalya’ya gelecek. Dünyanın vitrinine çıkma şansı olduğunu düşünüyorum. İkincisi şu: Türkiye'nin, Anadolu insanının insani hassasiyetlerini dünyaya göstermesi için bir şans. Bu nedenle bu iklim zirvesinin Türkiye'de topluma mal edilmesi son derece önemli."
Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı'nın konuşması
Güler Sabancı: COP31'de artık taahhütleri kenara bırakalım
Birol'un açılış konuşmasının ardından Oksijen yazarı Sedat Ergin moderatörlüğünde Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol ve Financial Times Yazarı Simon Kuper'ın katılımıyla "Gezegenin Yeni Oyun Alanı: Enerjide Dönüşüm" paneline geçildi.
Panelde ilk olarak Güler Sabancı söz aldı. İlk olarak 1994 yılında KentSA bölgesinde elektriklerin kesildiğini anlatan Sabancı, "O gün olmayan şeyin ne kadar pahalı olduğu" ile yüzleştiklerini anlattı. 2005 yılında Sabancı topluluğunda enerji konusunun ana iş kollarından biri haline geldiğini vurgulayan Sabancı 2005 yılında Kyoto Protokolü ile 'karbon' konusunu öğrendiklerini aktardı.
O dönem hidroelektrik santrallerin 'yenilenebilir' sayıldığını bugün bu durumun artık değiştiğini ifade eden Sabancı, konuya ilişkin öğrenmeye ve değişmeye devam ettiklerini vurguladı. "İş dünyasında geniş bir alanımız var. Bankacılar, sigortacılar, çalışanlarımız hep beraber bir yolculuğa çıkıyoruz" diyen Sabancı şu ifadeleri kullandı:
"İklim değişikliği konusu, bizim gündemimize kuraklıkları anlamaya başladığımızda girdi. Yani gelecek senenin, iki sene sonranın bütçelerini, planlarında “Kuraklık ne olacak? Karbon fiyatı ne olacak? Dağıtım şebekelerin riski nelerdir?' gibi konuları konuşmaya başladık, kaldı ki bütçelere de yansıdı. Bugün sevindiricidir ki sadece bizim şirketimiz değil, Türkiye'deki bütün enerji sektörü bu kavramlara vakıftır."
"Enerji konusunda ne yapılacağını biliyoruz, nasıl yapılacağını da biliyoruz. Bütün dünya biliyor bunu. Ama birlikte yapmamız gerekiyor" ifadesini kullanan Sabancı, "C0P 31'den beklentim, artık bu taahhüt işini bir yana bırakıp uygulamaya geçmek" dedi.
İklim değişikliğinin engellilere etkisinin yeterince konuşulmadığına vurgu yapan Sabancı konuya ilişkin şu açıklamada bulundu:
"Önümüzdeki hafta Avrupa Filantropi Konferansı var. Gündem maddelerine bakıyoruz, yarıdan fazlası engeller üstüne. Şimdi bu toplantıya başlarken bir siren sesi duyduk. Bir düşünün duyma engelli olduğunuzu ya da otistik olup ani seslerde paralize olduğunuzu düşünün… Dünyada yeni bilgiler ve data yok. Yeni yeni Batı'da, Amerika'da, bizde, Asya'da data arıyoruz, "Engellilere ne oluyor?” diye soruyoruz. Ama burada iklim değişiminin engellilere etkisini de vurgulamalıyız: Nitekim engellilerin ölüm oranını 2 kat artırdığını görüyoruz."

Financial Times Yazarı Simon Kuper'ın konuşması
FT Yazarı Kuper: Trump'a teşekkür etmemiz lazım
Güler Sabancı'nın ardından söz alan Financial Times Yazarı Simon Kuper sözlerine "İklim değişikliği konusunda bir şeyler yapmaya çalışsak da neredeyse hiçbir şey yapmadık. Paris Anlaşması’nda, karbon emisyonlarının 2030’a kadar neredeyse yarı yarıya düşmesi gerektiği söylenmişti. Emisyonlar hâlâ artıyor, Yani 2030’daki emisyon seviyemiz, Paris Anlaşması yapıldığı zamankinden daha yüksek olacak. Bu aslında bir felaket ve 2050 yılına kadar "net sıfır" hedefine ulaşamayacağız" diye başladı.
Neden başarısız olunduğunun sorgulanması gerektiğini vurgulayan Kupper, bu soruyu şöyle yanıtladı:
"Bence bunun nedeni, iklim kriziyle başa çıkmaya yönelik iki yöntemdi. Birincisi bir tür kişisel fedakarlık. Bir kriz olduğunu biliyoruz, daha az karbon tüketmemiz gerektiğini biliyoruz ama bunu yapmıyoruz. Dünyada her geçen gün daha fazla insan bir araba veya buzdolabı sahibi olacak kadar zenginleşiyor, bu yüzden her gün daha fazla karbon kullanıyoruz. Kişisel fedakarlık işe yaramadı evet fakat kolektif uluslararası anlaşmalar da öyle. Büyük ölçekli kolektif uluslararası anlaşmaların mümkün olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Birkaç hafta önce tartışıldığı Uluslararası Enerji Ajansı toplantısındaydım. Çok nazikçe ifade etmek gerekirse durum şoke edici. Amerika Birleşik Devletleri masada değil, Rusya masada değil. Bu iki ülke olmadan fark yaratacak önemli bir anlaşma yapmak çok zor. Yani fedakarlık imkanımız yok; bu işe yaramayacak."
Hürmüz Boğazı'nda yaşanan krizin yeşil enerji dönüşümünün sağlanması için bir fırsat olduğunu dile getirdi. 2028 yılında sıfır salınım hedefine ulaşmanın artık mümkün olmadığını vurgulayan Kuper, ancak Hürmüz krizinin etkisiyle ülkelerin hızlı bir şekilde harekete geçmesi halinde 2028 olmasa da bir noktada bunun gerçekleşeceğini ve çocukların daha iyi bir dünyada yaşamasının mümkün olabileceğini ifade etti. Kuper "Birkaç ay içerisinde petrolsüz kalacağız, COVID döneminde olduğu gibi insanlar evden çalışmak zorunda kalacak. Bu kriz devam ederse hayatlarımız değişecek" dedi. Kuper "Trump yeşil enerjiye geçmek için bize herkesten daha fazla şans tanıdı ona teşekkür etmemiz lazım" şeklinde konuştu.
Financial Times yazarı Simon Kuper, fosil yakıtların uzun yıllar boyunca daha ucuz ve güvenilir görülmesinin, küresel ölçekte yeşil enerji dönüşümünü geciktiren temel nedenlerden biri olduğunu söyledi.
Yenilenebilir enerji teknolojilerinin uzun süre belirsizliklerle anıldığını ifade eden Kuper, ülkelerin batarya depolama kapasitesine bağlı, hava koşullarına duyarlı ve henüz tam olgunlaşmamış görülen sistemlere geçiş konusunda isteksiz davrandığını söyledi.
Ancak mevcut jeopolitik gelişmelerin bu dengeyi değiştirdiğini savunan Kuper, Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimin fosil yakıtlara bağımlılığın risklerini daha görünür hale getirdiğini belirtti. “İlk kez uzun vadede yeşil enerjinin fosil yakıtlardan daha güvenilir ve daha ucuz göründüğü bir noktadayız” diyen Kuper, güneş enerjisi ve batarya teknolojilerindeki maliyet düşüşünün bu dönüşümü hızlandırabileceğini kaydetti.
Avrupa’nın enerji arzı açısından ciddi bir kırılganlıkla karşı karşıya kalabileceğini öne süren Kuper, mevcut krizin derinleşmesi halinde enerji kullanımında olağanüstü önlemlerin gündeme gelebileceğini söyledi.
Fosil yakıtlara bağımlılığın yalnızca ekonomik değil siyasi riskler de yarattığını ifade eden Kuper, "Eğer petrol ve gaza güvenmeye devam ediyorsanız, İran rejimine, Donald Trump'a, Vladimir Putin'e ve Orta Doğu'da istediği zaman savaş başlatabilecek olan Benjamin Netanyahu'ya güveniyorsunuz demektir. Dolayısıyla bu artık çok güvenilmez bir enerji kaynağı. Ayrıca yeşil enerjiden daha pahalı hale geliyor" diye konuştu.
Yeşil dönüşümün ahlaki çağrılarla değil, ekonomik gerçeklikler üzerinden hız kazanacağını savunan Kuper, Hürmüz krizinin bu açıdan bir kırılma anı olabileceğini söyledi. “Bu dönüşüme fedakârlık duygusuyla değil, ekonomik nedenlerle sarılabiliriz” dedi.
Kuper, ABD Başkanı Donald Trump’ın enerji politikalarına ilişkin dikkat çekici bir yorum da yaparak, "Belki de Başkan Trump, bu sertlik yanlısı politikaları başlatarak bir bakıma insanlığa bir hizmette bulunmuştur" sözlerini kaydetti. Kuper konuşmasının devamında şunları kaydetti:
"Donald Trump, yeşil enerji dönüşümü şansına sahip olmamız için herkesten daha fazla şey yaptı. Ona teşekkür etmeliyiz. Kampanyasının kilit bağışçıları arasında yer alan petrolcüler tarafından seçildi. İklimin bir "aldatmaca" olduğunu söylüyor. Gerçekten ne düşündüğünü, hatta bir şey düşünüp düşünmediğini kim bilebilir? Ancak bize yeşil enerji dönüşümü şansı vermek için herkesten daha fazlasını yaptı."
Ülkeler arasındaki eşitsizliğin iklim krizinin yaratacağı etkileri farklılaştıracağının altını çizen Kuper, şunları kaydetti:
"Londra sel savunma sistemleri inşa edilecek, Batı Avrupa kendisini koruyacak. Miami’de bence 30-40 yıl içinde insanlar artık yaşayamayacak. Zengin ülkelerde bu durum muazzam miktarda çalkantıya neden olacak. Ancak bu durum onarılabilir; oysa Bangladeş gibi büyük ölçüde sular altında kalacak olan veya Nijerya ya da Irak gibi yılın büyük bölümünde yaşanamayacak kadar sıcak olacak fakir dünyadaki iklim riski altındaki ülkelerde durum farklı. Irak’ın ve Orta Doğu'nun büyük bir kısmı birkaç on yıl sonra yaşanmaz hale gelecek. Bu yüzden bence iki farklı hikaye göreceğiz: Irak ve Nijerya gibi ülkelerden gelen insanlar; genellikle daha ılıman bölgelerde bulunan, sıcaklığın o kadar yüksek olmadığı daha zengin ülkelere göç etmeye çalışacaklar. Ve böylece Avrupa, bu fakir insanların gelmesini engellemek için bir tür kale inşa edecek. Henüz tam olarak başlamadı ama çok yakında yaşayacağımız dünya bu olacak."

IEA Başkanı Fatih Birol: Enerji konusunda yeni bir harita çizilecek
"Enerji konusunda yeni bir harita çizilecek"
Fatih Birol ise konuşmasında, enerji sektörünün dönüşeceğine dikkat çekti. Ülkelerin başka ülkelerden enerji satın alırken şu ana kadar maliyet hesabı yaptığını söyleyen Birol, bundan sonraki süreçte 'güven' konusunun öne çıkacağını söyledi. "Enerji konusunda yeni bir harita oluşacak" ifadelerini kullanan Birol, bu konuda Türkiye'nin önüne önemli fırsatlar çıkacağını belirtti.
İran savaşı dolayısıyla yaşanan enerji krizinin Antalya'da gerçekleşecek COP31 Zirvesi'ni nasıl etkileyeceğine dair değerlendirmede bulunan Birol, "İklim krizi konusu dünya şirketlerinin gündeminden yavaş yavaş aşağıya doğru gidiyor" dedi. "Ama buna tezat olarak dünyadaki iklim değişikliği neticesinde kuraklıkların sayısı ve şiddeti, sellerin sayısı ve şiddeti, aşırı hava sıcaklıklarının sayısı ve şiddeti artıyor. Normalde böyle olayların panik yaratması lazım ama olmuyor. Hürmüz Krizi'nin iklim tartışmalarını gölgeleyeceğini düşünüyorum. Beklentileri çok yüksek tutmamak lazım ama Türkiye ve Avustralya iklim konusunu dünyanın gündemine taşımayı başarırsa çok büyük bir iş yapmış olur" sözlerini kaydetti.
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, Hürmüz Boğazı’ndaki olası bir kesintinin küresel ekonomi için ciddi risk oluşturduğunu belirterek, enerji güvenliğinin önümüzdeki dönemin en kritik başlıklarından biri olacağını söyledi.
Birol, Hürmüz Boğazı’nın yalnızca petrol ve doğal gaz için değil, küresel tedarik zinciri açısından da stratejik bir geçiş noktası olduğunu vurguladı. “Dünya petrolünün ve doğal gazının yüzde 20’sinden fazlası bu boğazdan geçiyor. Bunun yanında gübre ve petrokimya gibi kritik emtialar için de burası bir can damarı” dedi.
Küresel ekonominin bu ölçekte bir kırılganlığa karşı ne kadar hazırlıklı olduğunu sorgulayan Birol, “110 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin tek bir boğazın açık kalıp kalmamasına bu kadar bağımlı olması büyük bir risk” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Enerji Ajansı içinde bu riskin ciddiyetle ele alındığını belirten Birol, işe alımlarda adaylara senaryo bazlı sorular yönelttiklerini anlatarak, “Yeni ekip arkadaşlarımıza ‘Hürmüz Boğazı kapanırsa yapacağınız ilk üç şey ne olur?’ diye soruyoruz” ifadelerini kullandı.
Ülkelerin başka ülkelerden enerji satın alması yaparken şu ana kadar maliyet hesabı yaptığını söyleyen Birol, bundan sonraki süreçte 'güven' konusunun öne çıkacağını belirterek şöyle konuştu:
"Ülkeler, şirketler şu an krizde. Ya aldıkları enerjinin güzergahını değiştirecekler, yeni insanlardan yeni ülkelerden alacaklar, ya yakıtları ya da teknolojiyi değiştirecekler. Yeni stratejiler, yeni ortaklıklar olacak. Bazı ortaklıklar sona erecek. Yeni dönemde enerji güvenliği en önemli kavram olacak. Enerjide yeni bir harita çizilecek, bazı ülkeler kazanacak, bazı ülkeler kaybedecek. Orta Doğu’nun maalesef 28 Şubat'tan önceki güvenliklerini kazanmak için çok çaba sarf etmesi lazım."
Ülkeler arasındaki eşitsizliğe de vurgu yapan Birol "Afrika’nın toplam emisyonu bu kadar azken iklim değişikliğinin etkilerini en çok onlar hissediyor. Ve siyasi olarak güçlü olmadıkları için bu sorunu çözebilecek politikalar da kurgulanamıyor" sözlerini kaydetti. Birol sözlerine şöyle devam etti:
"Şok edici bir veri de paylaşmak istiyorum: Afrika’da şu anda her 2 kişiden 1’inin elektriği yok. Afrika, dünyadaki güneş enerjisinin potansiyelinin yüzde 60'ına tek başına sahip. Ama şu anda Afrika'nın güneşten elde ettiği elektrik, Hollanda'nın güneşten elde ettiği elektriğin yarısı. Bunu bir düşünelim…"
İran savaşı dolayısıyla yaşanan enerji krizinin Antalya'da gerçekleşecek COP31 Zirvesi'ni nasıl etkileyeceğine dair değerlendirmede bulunan Birol, "İklim krizi konusu dünya şirketlerinin gündeminden yavaş yavaş aşağıya doğru gidiyor" dedi. "Ama buna tezat olarak dünyadaki iklim değişikliği neticesinde kuraklıkların sayısı ve şiddeti, sellerin sayısı ve şiddeti, aşırı hava sıcaklıklarının sayısı ve şiddeti artıyor. Normalde böyle olayların panik yaratması lazım ama olmuyor. Hürmüz Krizi'nin iklim tartışmalarını gölgeleyeceğini düşünüyorum. Beklentileri çok yüksek tutmamak lazım ama Türkiye ve Avustralya iklim konusunu dünyanın gündemine taşımayı başarırsa çok büyük bir iş yapmış olur" sözlerini kaydetti.
Güler Sabancı su konusunun önemine vurgu yaparak şu sözleri kaydetti:
"Türkiye su konusunda stresli ülkeler arasına giriyor. Kişi başına 1300 metreküp su düşüyor. Bunun 1000'e inmesi halinde yapılacak fazla bir şey kalmıyor. Bu konuyu sadece daha az su tüketin diye bırakamayız. Bunun da hep beraber yapılması gerekiyor. EnerjiSA'daki arkadaşlarım beni uyardılar 'bu yıl gördüğümüz bu bol su bizi gevşetmesin geçen seneyi lütfen hatırlayalım' diyorlar."

TEB Genel Müdürü Ümit Leblebici'nin konuşması
Bankacılık Sektörü COP31'e Ne Götürüyor?"
Türk Ekonomi Bankası'nın (TEB) katkılarıyla şekillenen "Taahhütten Finansmana: Bankacılık Sektörü COP31'e Ne Götürüyor?" oturumunda TEB Genel Müdürü Ümit Leblebici, Oksijen Yazarı Elif Ergu moderatörlüğünde finans sektörünün iklim taahhütlerini ve COP31 hazırlıklarını aktardı.
Sermayenin iklim konusunda duyarlılık göstermek zorunda kalacağını ifade eden Leblebici, ekonomi sektörünün beraber hareket etmesinin mevcut durumu değiştireceğini vurguladı. Yeşil enerji konusunda Türkiye'nin iyi durumda olduğunu kaydeden Leblebici şu sözleri kaydetti:
"Biz şimdi genelde kendimizi suçluyoruz, Türkiye bazı şeylerde geri kaldı diyoruz. Ama mesela yeşil enerji kısmında Türkiye görece daha iyi duruyor. Bunu da nerede test etmiş olduk? Enerjinin sürdürülebilirliği konusunda test etmiş olduk. Kastım şu; biliyorsunuz tekstil dünyası, tekstil ihracatı ağır bir rekabet içinde ve bu endüstri Türkiye dışında başka yerlere kalmıştı. İthal eden ülkeler Türkiye dışında, işçinin daha da ucuz olduğu Bangladeş gibi ülkelere gitmişlerdi. Fakat son Körfez krizi bize şunu gösterdi ki aslında orada fosil bağımlı gittiğiniz enerjinin temininde de bir problem var."
İran savaşına atıfta bulunan fosil yakıt bağımlılığının enerji krizine yol açtığını belirten Leblebici finansal sektörün risk yönetimini de düşünmek zorunda olduğunu vurguladı. "Türkiye'nin cari açığı enerji ithalatı hariç başa baş, hatta bazı dönemlerde artıya geçiyor. Dönüştürülebilir enerjide yüzde 65'e gelmiş durumdayız kapasite olarak. Bazen yağmur az yağıyor, bazen az güneş çıkıyor, üretim biraz farklılaşıyor, ama Türkiye bunu bildiği için de enerji çeşitliliğine sürekli yatırım yapmaya devam etti" değerlendirmesinde bulundu.
"Önümüzdeki dönem, hele bu son krizden sonra şunu gördük ki fosil yakıtlar bir problem. Yeni teknolojiyle güneşe, suya, başka kaynaklara daha fazla yatırım yapabilir geldik" diyen Leblebici "Enerjinin devamı açısından baktığımızda tükenecek bir şeye yatırım yapmaktansa bunun çeşitliliğine gitmemiz gerekecek. Bu dönüşümün hızlanması için düzenleyici konumunda bulunan devletlerin devreye girmesi gerek" diye konuştu.
Finansman açısından COP31 Zirvesi'nden beklentilerini de sıralayan Leblebici, Türkiye'nin öncelikle vizyon belirlemesi gerektiğini söyledi. Leblebici "Vizyon belirlendiği sürece altyapısı ortaya çıkacaktır. Türkiye kendine enerji köprüsü vizyonu belirledi. Eğer bunun üzerine bir strateji koyabilirsek COP 31'den verimli şeyler çıkartabiliriz diye düşünüyorum. Enerjide verimliliği artıracak her şey, rekabette avantaj sağlayacak" şeklinde konuştu.
"Bir tarafta yenilebilir bir enerji var, diğer tarafta bir gün biteceğini bildiğimiz fosil yakıtlar var. Burada ne kadar çıkarlar çatışsa da doğruya geleceğiz. Sorun şu; bu doğruya ne kadar sürede geleceğiz?" sorusunu kaydeden Leblebici "Hızıyla ilgili sorularınız olabilir ama dünya mutlaka yeşil ekonomiye gelecektir" değerlendirmesinde bulundu.
Leblebici konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:
"İklim sigortası, benim hassas olduğum konulardan biri. Bunun regüle edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İklimin değiştiği, sellerin arttığı yerde sigorta işi gündemde ve zorunlu olmalı. Deprem riski bilinen bir gerçeğimiz. Bir konut kredisi verdiğim zaman bunun deprem sigortasının zorunlu olması gerekiyor. Ama DASK’tan bahsetmiyorum. Gerçek fiyattan zorunlu bir sigortasının olması ve o sigortanın konut kredisi devam ettiği sürece de durması gerekiyor. Neden söylüyorum bunu? Bakın eğer biz bunu sağlamış olsaydık son yaşadığımız Kahramanmaraş depreminde kaybettiğimiz binalarda maliyetimizden neredeyse 30-35 milyar doları global dünyada reasüre ederek geri alabilirdik. O nedenle ülkenin sürdürülebilir yatırım politikaları için de böyle şeyler gerekli."

WWF Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula'nın konuşması
WWF Türkiye Genel Müdürü: Karbon ticareti günahlarımızı aklama vesilesi haline gelmemeli
Altın Sponsor Boyner Grup'un kurumsal sürdürülebilirlik deneyimini sahneye taşıdığı "Rapordan Gerçeğe: İş Dünyası Sürdürülebilirliği Nasıl Yaşıyor?" oturumunda Boyner Grup Mali İşler ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı, İcra Kurulu Üyesi Özgür Tokgöz Altun, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula ve SynPet Technologies, CEO İlyas Cem Özsüer bir araya geldi.
WWF-Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula, iklim zirvelerinde artık taahhüt aşamasının geride bırakılması gerektiğini belirterek COP31’in bir “uygulama zirvesi” olması çağrısında bulundu. Kula, yaklaşık 30 kez düzenlenen COP zirvelerine rağmen iklim eyleminin hâlâ büyük ölçüde vaatler düzeyinde kalmasını eleştirdi. “Ne yapmamız gerektiğini de nasıl yapmamız gerektiğini de biliyoruz. Eksik olan şey, organize ve metodik biçimde harekete geçmek” dedi.
Kula’ya göre uygulamaya geçirilmesi gereken en kritik kararların başında fosil yakıtlardan çıkış geliyor. Bazı ülkelerin ve sektörlerin bu yönde adımlar attığını ancak küresel ölçekte yeterli ilerleme sağlanamadığını belirten Kula, özel sektörün bu dönüşümde destekleyici değil, belirleyici bir aktör olduğunu söyledi. “Hedeflerin söylem olmaktan çıkıp yol haritasına dönüşmesi gerekiyor. Bunun için de ara hedefler şart. Hızımızı, iklim krizinin hızına göre ayarlamak zorundayız” ifadelerini kullandı. Kula konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:
"Karbon ticaretini günahlarımızı aklama vesilesi haline getirmememiz gerekiyor. Gerçek azaltım için yedi adım önemli:
Önce şirketinizin, kurumunuzun bir resmini çekmeniz gerekiyor. Çok kötü durumda da olabilirsiniz. Sonra hedefler belirlemelisiniz. O hedefler kapsamında ayak izinizi azaltmalı, yani iş yapış biçimini değiştirmelisiniz. Ardından bu değişimle ilgili diğer aktörlerle bir araya gelip sermayenin buraya gelmesini sağlayın. Fizibilite çalışmalarıyla ispat etmelisiniz, bu dönüşümü gerçekleştirirseniz uzun vadede daha karlı bir kuruluşa dönüşeceğinizi. Bunları yaptıktan sonra da bu değişimi yapan endüstriler örgütlenmek zorunda.
Örgütlenmek gerekiyor ki regülatörler de tavrını değiştirebilsin. Ve son olarak müşteriyi de güçlendirmemiz gerekiyor. İklim dostu çözümlerin erişilebilir hale getirilmesi gerekiyor yani benim bunu sıradan bir birey olarak da tercih etmemi kolaylaştırmak gerekiyor. Dolayısıyla taahhüt ve uygulama arasında net bir fark var. Taahhütler var. Eksik ama var. Fakat taahhütler konusunda pazarlığa zaman kalmadı."
İklim politikalarının yalnızca masadaki aktörleri değil, sesi duyulmayan kesimleri de gözetmesi gerektiğini belirten Kula, “Odada olmayanları da düşünmek zorundayız. Doğa, doğanın tüm bileşenleri ve dezavantajlı gruplar da bu kararların parçası olmalı” diye konuştu.
COP31’in çok paydaşlı yapısına dikkat çeken Kula, yaklaşık 80 bin kişinin katılmasının beklendiği zirvede sivil toplumun da güçlü biçimde yer alacağını söyledi. 18 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu İklim Ağı’nın parçası olduklarını belirten Kula, Türkiye’den en önemli beklentilerinden birinin kömürden çıkış için net bir yol haritası açıklaması olduğunu ifade etti.
Ancak bunun yalnızca enerji politikası değil, aynı zamanda sosyal dönüşüm meselesi olduğuna işaret eden Kula, termik santrallere bağımlı kentlerin geleceğinin planlanması gerektiğini vurguladı. “Bir kentin geçimi yıllarca termik santrale bağlıysa, o tesis kapandığında ne olacağını da düşünmek zorundayız. Bu nedenle adil dönüşüm, kamu politikaları ve finansman desteğiyle birlikte ele alınmalı” dedi.
Fosil yakıtlara dayalı yatırımların artık giderek daha riskli hale geldiğini belirten Kula, artan maliyetler ve erişim sorunları nedeniyle bu alanın uzun vadede sürdürülebilir olmadığını söyledi.

Boyner Grup CFO'su Özgür Tokgöz Altun'un konuşması
Boyner Grup CFO'su Altun: Sürdürülebilirliği sadece itibar olarak görmüyoruz
Boyner Grup Mali İşler ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı Özgür Tokgöz Altun, sürdürülebilirliği yalnızca çevresel değil, toplumsal ve finansal boyutlarıyla ele aldıklarını belirterek, bu yaklaşımın şirket stratejisinin merkezinde yer aldığını söyledi.
“Sürdürülebilirliği sadece itibar olarak görmüyoruz. Sürdürülebilirlik deyince sadece çevre yok, toplum da var” diyen Altun, sürdürülebilirlik çalışmalarının doğrudan finans yönetimi altında konumlanmasının bilinçli bir tercih olduğunu vurguladı. Altun, “Bir fizibilite yaparken sadece rakamsal geri dönüşe bakmıyoruz. Attığımız adımlar bizim için geleceğimizin taahhüdü, geleceğimizin garantisi ve finansal güçlülüğümüzün de bir parçası” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri olarak Kırıkkale’de hayata geçirilen güneş enerjisi yatırımını gösteren Altun, geleneksel finans perspektifiyle bakıldığında yatırımın geri dönüş süresinin 10 yıl olduğunu ancak etkisinin bunun çok ötesine geçtiğini söyledi. “Bugün Boyner mağazalarının ve ofislerinin elektriğinin yüzde 85’ini bu sistemden karşılıyoruz” dedi.
"Sadece yenilenebilir enerji üretimi değil, aslında enerji kullanımında tasarruf da çok önemli" diyen Altun mağazalardaki müşteri yoğunluğuna göre enerji kullanımını optimize ettiklerini belirterek, bu sayede kaynak tüketimini azaltmaya çalıştıklarını ifade etti.
Perakende sektöründe döngüsel ekonominin kritik bir alan olduğuna dikkat çeken Altun, milyonlarca ürünün dolaşıma girdiği bu sektörde atık yönetiminin önemli bir sorumluluk olduğunu söyledi. Boyner’in NİVO ile yürüttüğü iş birliği kapsamında iade edilen ya da yeniden kullanılamayan ürünlerin ekonomiye geri kazandırıldığını aktaran Altun, “Bu sayede 1.6 milyon ürünü dönüştürdük, 12.8 milyon ton daha az su tüketmiş olduk” diye konuştu.
Bu adımların küçük ölçekli ama kalıcı etkiler yarattığını belirten Altun, “Bunlar tek seferlik değil, yapısal değişimler. Zaten bu değişimlerin yapısal olması çok önemli” dedi.
Şirketin toplumsal cinsiyet eşitliği alanında da çeşitli programlar yürüttüğünü anlatan Altun, iş yaşamına ara vermiş kadınların yeniden istihdama katılmasını hedefleyen Seninle Tamam, kadın girişimcilere mentorluk sunan İyi İşler ve genç kadınlara sürdürülebilirlik, liderlik ve aktif vatandaşlık eğitimleri veren She Lab programlarını örnek gösterdi.
Kadın çalışanlara yönelik destek mekanizmalarına da değinen Altun, şiddete maruz kalan çalışanlara psikolojik destek ve kaynak sağlayan Biz Birlikteyiz projesini, deprem bölgesindeki kadın ve genç kızlara yönelik sosyal ve psikolojik destek sunan Mor Yerleşke çalışmasını hatırlattı.
Toplumsal dönüşümün ortak çabayla mümkün olduğunu vurgulayan Altun, “Tek başına bir şirketin çok büyük bir etki yaratabileceğini düşünmüyorum. Otoritelerin, şirketlerin, bireylerin, STK’ların el ele verip bir kelebek etkisi yaratması çok kıymetli” dedi.

Synpet Technologies CEO’su İlyas Cem Özsüer'in konuşması
Synpet Technologies, dünyanın en büyük nafta tesisini kuruyor
Synpet Technologies CEO’su İlyas Cem Özsüer, şirketin çıkış noktasının fosil yakıtlara bağımlılığa alternatif üretme fikri olduğunu belirterek, bugün plastik atıklardan sentetik yakıt ve kimyasal hammadde üretimi gerçekleştirdiklerini söyledi.
Özsüer, girişimin temelinde yıllar önce aklına takılan basit ama kritik bir sorunun yattığını anlattı: “1940’larda Almanlar Fischer-Tropsch teknolojisiyle sentetik yakıt üretebiliyorken, 2010’larda biz neden hâlâ bunu yapamıyoruz? Dünya neden hâlâ yer altından çıkarılan fosil yakıtlara mahkum?”
Bu sorudan hareketle bir AR-GE şirketi kurduklarını ifade eden Özsüer, ilk hedeflerinin Türkiye’de atıkları enerjiye dönüştürmek olduğunu söyledi. “Türkiye petrol ve doğalgazının yüzde 90’dan fazlasını ithal ediyor. Aynı zamanda milyonlarca ton atık üretiliyor. Biz de ‘Evsel atıkları sentetik petrole çevirebilir miyiz?’ sorusunun peşine düştük” dedi.
Şirketin, günlük 15 ton evsel atığı işleyerek petrol yerine kullanılabilecek sentetik yakıta dönüştürme üzerine çalıştığını aktaran Özsüer, ancak Türkiye’de mevzuat engelleri nedeniyle projeyi burada sürdüremediklerini belirtti. “Maalesef mevzuat nedeniyle bu mümkün olmadı, biz de faaliyetlerimizi Avrupa’ya taşıdık” diye konuştu.
Avrupa’da ise ilginin yenilenebilir enerjiden çok döngüsel ekonomiye yöneldiğini söyleyen Özsüer, bu doğrultuda iş modellerini dönüştürdüklerini anlattı. “Bize, yüzde 100 plastik atıklardan nafta üretip üretemeyeceğimiz soruldu. Biz de geri dönüştürülemeyen plastikleri naftaya dönüştürmeye başladık” dedi.
Naftanın modern endüstride kritik bir hammadde olduğuna dikkat çeken Özsüer, “Plastikten kimyasallara, kıyafetlerimizin renginden cep telefonlarına kadar hayatımızdaki pek çok ürünün temelinde nafta var” ifadelerini kullandı.
Şirketin bu alandaki en büyük yatırımının Belçika’da olduğunu açıklayan Özsüer, “Şu anda Belçika’da dünyanın en büyük geri dönüştürülmüş nafta merkezini kuruyoruz” dedi.
Synpet Technologies’in yenilenebilir enerji alanında da çalışmalar yürüttüğünü belirten Özsüer, IKEA ile gerçekleştirilen projeye dikkat çekti. “IKEA’nın bulunduğu alışveriş merkezlerinin çatılarını güneş panelleriyle kapladık. Bu çalışmaya Ankara’dan başladık ve ülke genelinde yaygınlaştırıyoruz” diyen Özsüer, IKEA’nın Türkiye’deki enerji tüketiminin tamamının yenilenebilir kaynaklardan karşılandığını söyledi.
“Bununla ilgili sertifikalarımız mevcut” diyen Özsüer, “Bu modeli dünyada uygulayan ilk ülke olma başarısına sahibiz” ifadelerini kullandı.

Panelin ardından gazeteci Barçın Yinanç moderatörlüğünde Büyükelçi ve İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Dr. Özlem Ergün Ulueren, Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis ve Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva'nın katılımıyla "İklimin Zirvesindekiler" oturumuna geçildi.
Büyükelçi ve İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Dr. Özlem Ergün Ulueren'in konuşması
Büyükelçi Ulueren: Türkiye COP31 adaylığını küresel iklim iş birliği için stratejik bir fırsat olarak görüyor
Büyükelçi ve İklim Değişikliği Konuları Koordinatörü Dr. Özlem Ergün Ulueren, Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği adaylığının yalnızca diplomatik bir hedef olmadığını, iklim krizine karşı küresel ölçekte daha uygulanabilir ve kapsayıcı çözümler üretme amacı taşıdığını söyledi.
Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede son yıllarda önemli adımlar attığını belirten Ulueren, bu deneyimi uluslararası alana taşımak istediklerini ifade etti. “COP’a ev sahipliği yapma amacımız diplomatik bir anlaşmanın çok ötesinde” diyen Ulueren, Türkiye’nin hem başarılarını hem de karşılaştığı zorlukları küresel ölçekte paylaşmayı hedeflediğini söyledi.
Yenilenebilir enerji alanında Türkiye’nin güçlü bir konuma ulaştığını vurgulayan Ulueren, “Özel sektör ve diğer paydaşların katkısıyla yenilenebilir enerji kapasitesinde Avrupa’da beşinci, dünyada ise onuncu sıradayız” dedi.
Ancak finansman ve teknoloji transferi gibi başlıklarda hâlâ ciddi engeller bulunduğunu belirten Ulueren, Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kurabilecek özel bir konumda olduğunu ifade etti. “Bu nedenle özellikle desteğe ihtiyaç duyan ülkelerle deneyimlerimizi paylaşmak, ortak çözümler geliştirmek istiyoruz” diye konuştu.
İklim politikalarının sahada uygulanabilir olması gerektiğine dikkat çeken Ulueren, alınan kararların yalnızca masada kalmaması gerektiğini vurguladı. “Kırsal bölgelerde ya da iklim krizine karşı direnci düşük kentlerde yaşayan insanların bu süreçten daha az etkilenmesi için ne yapılması gerektiğini tartışmak ve somut adımlar atmak istiyoruz” dedi.
Türkiye’nin COP31 adaylığı sürecinde Avustralya ile yürütülen iş birliğine de değinen Ulueren, bu süreci ortak bir eylem zemini olarak gördüklerini söyledi.
“İklim değişikliği ancak birlikte mücadele edebileceğimiz bir konu” diyen Ulueren, sürecin kapsayıcı olması gerektiğini vurgulayarak, “Amacımız hiç kimsenin geride bırakılmaması. Çünkü geride bıraktığınız sorunlar, sonunda dönüp sizi de etkiler” ifadelerini kullandı.

Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis'in konuşması
Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi: 2035'e kadar emisyonları yüzde 70 azaltmayı hedefliyoruz
Avustralya İklim Değişikliği Büyükelçisi Will Nankervis, Türkiye ile COP31 adaylığında kurdukları ortaklığın güçlü diplomatik ve kültürel bağlara dayandığını belirterek, iki ülkenin de iklim zirvesinin taahhütlerden somut eyleme geçişe odaklanması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi.
“Türkiye COP31’in başkanı olarak Dünya Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak ve eylem gündemine liderlik edecek. Avustralya ise müzakerelerin başkanlığını yürütecek” diyen Nankervis, bu iş bölümünün zirveyi sonuç odaklı hale getirmeyi amaçladığını ifade etti.
COP31 için dört temel öncelik belirlediklerini söyleyen Nankervis, bunları temiz enerji dönüşümünü hızlandırmak, iklim finansmanını güçlendirmek, küresel yeşil enerji sanayisini büyütmek ve Pasifik ülkelerinin sesini daha görünür kılmak olarak sıraladı.
Pasifik ada devletlerinin iklim krizinden en ağır etkilenen bölgeler arasında yer aldığını vurgulayan Nankervis, “Bu ülkelerin kaygılarını dünya sahnesine taşımak bizim için temel bir sorumluluk” dedi. Pasifik’te yaşanan sorunların bölgesel değil küresel nitelikte olduğuna dikkat çeken Nankervis, burada geliştirilen çözümlerin de dünya genelinde yol gösterici olabileceğini söyledi.
Avustralya’nın kendi enerji dönüşümünü de COP31’e taşıyacağı önemli deneyimlerden biri olarak gösteren Nankervis, ülkenin fosil yakıtlara bağımlı bir ekonomiden hızlı biçimde uzaklaştığını anlattı.
“Eskiden her üç Avustralya evinden birinde güneş paneli var derdim, bugün bu oran yüzde 40’a ulaştı” diyen Nankervis, batarya depolama yatırımlarının da hızlandığını belirtti. Hükümet destekli program kapsamında ülkede her gün 1000’den fazla batarya kurulduğunu aktaran Nankervis, geçen yıl elektrik şebekesindeki yenilenebilir enerji payının yüzde 50 seviyesine ulaştığını söyledi.
Bu dönüşümün ekonomik yapının kısa sürede değişebileceğini gösterdiğini belirten Nankervis, Avustralya’nın 2035 yılına kadar emisyonlarını yüzde 62 ila 70 arasında azaltmayı hedeflediğini hatırlattı. “Bunlar iddialı hedefler ama somut sektörel planlarla destekleniyor. İlerlemeyi şimdiden görmek mümkün” dedi.

Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva'nın konuşması
Azerbaycan Başkonsolosu: COP29 bizim için sadece zirve değil, kurumsal dönüşüm süreciydi
Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Narmina Mustafayeva, COP29’a ev sahipliği sürecinin Azerbaycan için yalnızca büyük bir uluslararası organizasyon değil, aynı zamanda diplomatik ve kurumsal kapasitesini geliştiren bir dönüşüm deneyimi olduğunu söyledi.
Fosil yakıt zengini bir ülke olmalarına rağmen iklim sorumluluğunu göz ardı etmediklerini vurgulayan Mustafayeva, “Azerbaycan olarak her zaman iklim değişikliğiyle mücadele hedefleriyle iklim sorumluluğunun birlikte ilerlemesi gerektiğini savunduk” dedi.
COP29 ev sahipliğinin ülke için önemli bir sınav olduğunu belirten Mustafayeva, bu görevi üstlendiklerinde hazırlık için yalnızca bir yılları olduğunu hatırlattı. “İklim diplomasisi, müzakere süreçleri ve bu büyüklükte karmaşık bir organizasyon konusunda uzun yıllara dayanan bir deneyimimiz yoktu. Ancak bu süreci bir öğrenme ve kapasite inşa etme fırsatına dönüştürdük” diye konuştu.
Bu süreçte müzakere ekipleri kurduklarını, gençleri eğittiklerini ve iklim politikalarına ilişkin kurumsal uzmanlık geliştirdiklerini aktaran Mustafayeva, iklim finansmanı, kayıp ve zarar, şeffaflık gibi kavramların kısa sürede ülke gündeminin parçası haline geldiğini söyledi.
“Başlangıçta bu bizim için büyük bir zorluktu ama zamanla ulusal bir büyüme gücüne dönüştü” diyen Mustafayeva, COP29’un Azerbaycan’ın yalnızca ev sahibi değil, küresel diplomatik bir aktör olarak konumunu da güçlendirdiğini ifade etti.
COP29’un en önemli çıktılarından birinin “Bakü Finans Hedefi” olduğunu belirten Mustafayeva, taraf ülkelerin 2035 yılına kadar gelişmekte olan ülkeler için yılda 300 milyar dolarlık iklim finansmanı sağlanması konusunda uzlaşmasını tarihi bir başarı olarak nitelendirdi. “Azerbaycan için en büyük ders, bir ülkenin büyüklüğünden bağımsız olarak güçlü siyasi irade, birlik ve kapsayıcı diplomasiyle küresel karar alma süreçlerinde etkili olabileceğidir” dedi.
Azerbaycan’ın enerji dönüşümüne de değinen Mustafayeva, ülkenin petrol ve doğalgaz üreticisi kimliğini korurken yeşil enerji yatırımlarını hızlandırdığını söyledi. Paris Anlaşması kapsamındaki ulusal katkı beyanlarını güncellediklerini belirten Mustafayeva, “2035 yılına kadar emisyonlarımızı yüzde 40 azaltmayı hedefliyoruz” dedi.
Karabağ’da yeniden inşa ve mayın temizliği gibi önemli ulusal zorluklara rağmen enerji dönüşümünden geri adım atmadıklarını vurgulayan Mustafayeva, 2032 yılına kadar 8 gigavat kurulu rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesine ulaşmayı hedeflediklerini söyledi.

KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı Sertuğ Özkan'ın Türkiye'nin COP31 hedeflerine yönelik sunumu
COP31'in gündemi
İklimin Ötesinde 2026, KPMG Türkiye Sürdürülebilirlik Danışmanlığı Şirket Ortağı Sertuğ Özkan'ın gerçekleştirdiği COP31 strateji sunumu ile sona erdi. Sertuğ Özkan, iklim krizinin artık yalnızca taahhütler ya da raporlama başlıklarıyla ele alınamayacağını belirterek, “İklim meselesi artık bir raporlama, taahhüt ya da tartışma konusu olmaktan çıktı. Bugün uygulama, yatırım ve rekabetçiliğin merkezinde yer alıyor” dedi.
Küresel risklerin giderek daha karmaşık hale geldiğini söyleyen Özkan, aşırı hava olayları, biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekolojik çöküş gibi fiziksel risklerin, dezenformasyon ve yapay zekanın olası olumsuz etkileriyle birleştiğine dikkat çekti. “Literatürde buna polikriz diyoruz. Farklı risk unsurlarının bir araya gelerek etkisini büyütmesi anlamına geliyor” diye konuştu.
Yapay zekanın sürdürülebilirlik açısından hem fırsat hem de risk taşıdığını belirten Özkan, bu teknolojinin enerji dönüşümünü hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu ancak ciddi bir enerji talebi yarattığını söyledi. “Yapay zekayı çalıştıran veri merkezlerinin elektrik ihtiyacını karşılamak için yıllık 4 trilyon dolarlık yatırım gerekiyor. Bu nedenle yapay zeka önemli bir fırsat ama aynı zamanda önemli bir risk” dedi.
COP30’dan çıkan mesajların iş dünyası açısından net olduğunu ifade eden Özkan, şirketlerin hazırladığı geçiş planlarının klasik sürdürülebilirlik raporları olmaktan çıkması gerektiğini vurguladı. “Bu planlar artık bağımlılıkların açıkça ortaya konduğu, paydaş iş birliklerinin anlatıldığı, finansman, iş modeli ve strateji belgeleri haline gelmeli” ifadelerini kullandı.

Zirvede yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına çıkarılması, enerji verimliliğinin iki kat artırılması ve metan emisyonlarının yüzde 30 azaltılması hedeflerinin öne çıktığını belirten Özkan, ancak altyapı eksiklerinin önemli bir engel olduğunu söyledi. “Buradaki temel darboğaz şebeke yatırımları” dedi.
Finans dünyasının iklim dönüşümüne destek vermeye hazır olduğunu ancak yatırım yapılabilir projelere ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Özkan, “Finans kurumlarının bu dönüşüme destek verme konusunda çekincesi yok. Ancak şirketlerden beklenen, stratejik ve doğru kurgulanmış proje hatlarıyla gelmeleri” diye konuştu.
Türkiye'nin öne çıkan başlıkları
Doğa odaklı risklerin de daha fazla gündeme alınması gerektiğini belirten Özkan, Türkiye açısından en kritik başlıklardan birinin su riski olduğunu söyledi. “Biz hep iklim konuşuyoruz ama biraz da doğayı konuşmamız gerekiyor. Akdeniz Havzası bizim için çok kritik. Türkiye’nin tahıl ambarı bu bölgede ve mevcut ısınma eğilimi devam ederse bu alanları kaybetme riskiyle karşı karşıyayız” dedi.
COP31 için Türkiye’nin gündeminde öne çıkan başlıkları da değerlendiren Özkan, sıfır atık, gıda güvenliği, temiz enerji dönüşümü, yeşil sanayileşme, iklim dirençli şehirler, finansman ve kurumsal kapasite gibi alanların öncelikli olduğunu söyledi.
Türkiye’nin enerji dönüşümünde önemli bir avantajı bulunduğunu ifade eden Özkan, “Yenilenebilir enerji kapasitesi, üretim altyapısı ve bölgesel konumu düşünüldüğünde Türkiye’nin önemli bir enerji ve üretim merkezi haline gelebileceği konusunda hiçbir şüphemiz yok” dedi.
İş dünyasının enerji verimliliği ve kaynak çeşitlendirmesini önceliklendirmesi gerektiğini belirten Özkan, yatırımcıların beklentisinin ise açık olduğunu söyledi:
“Öngörülebilir proje hatları oluşturabilirsek finansmana erişebilir ve hedeflerimize daha hızlı ilerleyebiliriz.”