09 Haziran 2026, Salı
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 19.09.2025 04:37 | Son Güncelleme: 25.05.2026 14:03

Prof. Ayşe Buğra: Bir Goethe Madalyası töreninin ardından

Gezi Parkı davası nedeniyle 8 yıldır cezaevinde bulunan iş insanı Osman Kavala, Almanya’nın en önemli devlet nişanlarından Goethe Madalyası’na layık görüldü. Ödülü eşi adına alan Prof. Ayşe Buğra yazdı…
Konuk Yazar
Konuk Yazar
Fotoğraf: Goethe Enstitüsü/Henry Sowinski
Fotoğraf: Goethe Enstitüsü/Henry Sowinski
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Prof. Dr. Ayşe Buğra

Büyük şair, yazar ve düşünür Johann Wolfgang Goethe, 28 Ağustos 1749’da doğmuş. Geçtiğimiz ay, Goethe’nin doğum günü Almanya’nın Weimar şehrinde bir dizi kültürel etkinlikle kutlandı. Goethe Madalyası töreni bu etkinliklerin önemli bir parçasıydı. Alman federal hükümetinin bu madalyası, 1955 tarihinden beri kültür ve sanat alanındaki çalışmalarıyla uluslararası kültürel diyaloğa ve Alman diline katkıda bulunanlara, Goethe Enstitüsü tarafından verilen bir ödül. Bu madalyaya layık görülenler arasında, yazarlar, çevirmenler, dil bilimciler, çeşitli dallardan sanatçıların yanında, sanat ve kültür faaliyetlerinin toplumun farklı kesimlerinden ve farklı ülkelerden insanların birbirlerini tanımalarına ve anlamalarına yardım edecek şekilde yaygınlaşmasına hizmet edenler de bulunuyor. Günümüzün siyasi gerginliklerle dolu uluslararası ortamında, bu çalışmaların bir barış ve demokrasi kültürüne yapabileceği katkının önemi üzerinde özellikle duruluyor.

Goethe Enstitüsü, Osman Kavala ile birlikte Çinli dil bilimci Li Yuan ve Belçikalı kültür tarihçisi - sosyal düşünür David Van Reybrouck’u ödüle layık gördü. Li Yuan, ana dili Çince olanların Almanca öğrenme zorluğu üzerine yaptığı çalışmalarla, Reybrouck ise Endonezya’nın sömürge dönemi ve bağımsızlık mücadelesini anlatan çalışmasıyla tanınıyor.

Bugün Gazze’de yaşananlar bağlamında hatırlamak yararlı olabilir, daha önce Goethe Madalyası alanlar arasında ünlü piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenbaum var. Barenbaum’un bu ödülü alması, Edward Said’le birlikte kurdukları Arap ve İsrailli genç müzisyenleri biraraya getiren Doğu- Batı Divan Orkestrası’yla ilgili. Toplumlar arası karşılıklı anlayışı geliştirerek Orta Doğu’ya barış getirme amacını yansıtan bu orkestra, adını Goethe’nin Doğu ve Batı edebiyatı gelenekleri arasındaki ortak duyarlıklara ve değerlere işaret eden büyük eseri Doğu- Batı Divanı’ndan alıyor.

Bu yıl madalya alan üç kişi arasında Osman Kavala da vardı. Jüri bu seçimi, Kavala’nın, kültürel çeşitliliği ve kültürler arası diyaloğu geliştirmek amacıyla sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları arasında yerel, ulusal ve uluslararası iş birliklerini teşvik eden kültür alanları yaratmaya yönelik çalışmalarına atıfla gerekçelendirmiş. Bunlar, Osman Kavala’nın 2000’li yılların başında kurduğu ve 8 yıl önce tutuklanıp cezaevinde yaşamaya başlamasına kadar yöneticiliğini yaptığı Anadolu Kültür’de yürüttüğü çalışmalar.

Tabii Goethe Madalyası ve cezaevindeyken aldığı başka ödüller, Osman Kavala’ya içinde olduğu koşullara dayanabilmesine yardım eden önemli bir moral destek sağlıyor. Eşimin bu ödüllerle onurlandırılması bana da güç veriyor, ama ödül törenlerine onun yerine katılmanın, yazdığı ödül konuşmalarını onun yerine okumanın, onun kültür alanındaki girişimlerinin amaçlarını panellerde anlatmanın psikolojik ağırlığı da hiç az değil. Gene de Weimar’daki ödül töreninin ve hem orada hem de Berlin’de ödül alan diğer iki kişiyle katıldığım panellerin etkileyici atmosferinde bulunmuş olmak güzel bir deneyimdi.

Bu etkinliklere katılım ve medyanın ilgisi gerçekten çok büyüktü. Goethe Madalyasına layık görülen birinin sekiz yıldır cezaevinde yaşıyor olmasının insanların üzerinde yarattığı sarsıntıyı, bundan kaynaklanan gerçek üzüntüyü ve dayanışma duygularını görmek benim için bir teselli kaynağı oldu. Osman Kavala’yla birlikte madalya alan diğer iki kişiyi tanımaktan da gerçekten mutlu oldum. Bunlardan biri, Çinli Almanca uzmanı ve dil öğretmeni Li Yuan. Kendisi, ana dili Çince olanların hem dil yapıları hem de kültür farklılıklarından kaynaklanan Almanca öğrenme zorlukları üzerine düşünmüş ve çalışmış biri. Ödül konuşmasında, bu sorunları tespit etmek ve aşmak üzere Çin ve Alman mitleri ve hikayelerindeki sembolizme de baktığını, buradaki farklıkları ve benzerlikleri anlamlandırmaya çalıştığını anlattı. Farklı olanı tanımanın öneminden bahsetti.

İkinci ödül sahibi, Belçikalı bir kültür tarihçisi ve sosyal düşünür David Van Reybrouck, üniversiteyle bağlantısı olmadan bağımsız çalışmayı seçmiş, önemli yayınevleri tarafından yayınlanan kitapları büyük ilgi gören bir yazar. Son kitabı, Endonezya’nın sömürge dönemi ve bağımsızlık mücadelesi üzerine bir çalışma. Ödül konuşmasında, Endonezya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bağımsızlık mücadelelerinin kazanıldığı ilk ülke olduğunu, ülkenin çok büyük nüfusuna rağmen bu mücadelenin ve kazanımın dünya tarihinin önemli bir parçası olarak bilinmemesinin, gelişmiş Batı ülkelerinin tarihinden gelen seslerin duyulup başka seslerin duyulmamasının onu şaşırttığını anlattı. Şu sırada iklim krizi üzerine düşündüğünden bahsederken, sömürgeleri gösteren eski bir haritayla küresel ısınmaya en çok katkısı olan ve bundan en çok etkilenen ülkeleri gösteren güncel bir haritadaki çarpıcı benzerliği fark ettiğini ve bundan çok etkilendiğini söyledi.

Üç ismin ortak noktası

Li Yuan ve David Van Reybrouck’la katıldığım panellerden birinin sonunda, bize “Sizce üç ödül sahibini birleştiren nedir” diye soruldu. Doğrusu, Almanya’ya gitmeden önce bu üç kişiye birlikte ödül verilmesinin neye dayandığını çok da anlamamıştım. Ama panellere katılıp diğer iki konuşmacıyı tanıdıktan sonra ortak noktayı anladım sanıyorum.

Ortak nokta, farklı dünyalardan insanlar arasında, kültürden ve tarihten kaynaklanan uçurumlara karşı köprüler kurma çabasıyla ilgiliydi. Osman Kavala, sanat ve kültür alanındaki birlikteliklerin, farklı kültürler içinde yetişmiş, farklı toplum anlayışları ve siyasi görüşlere sahip insanlar arasında, önyargıları ve ideolojik tavır alışları aşmayı sağlayabilecek köprüler kurmakta etkili olabileceğine inanıyordu. Anadolu Kültür’ün çalışmaları bu inancı yansıtıyordu. Li Yuan, dil öğrenimini zorlaştıran sorunları aşmak üzere farklı olanı görmek ve ortak olanı bulmaya çalışıyordu. Van Reybrouck, Batı’yı Doğu’ya (ya da Kuzey’i Güney’e) bakmaya zorluyor, dünya tarihinin dünyanın bütün ülkelerinin tarihi olması gerektiğine işaret ediyordu. Ortak olan, Osman Kavala’nın ödül konuşmasında belirttiği, “gerçekten evrensel yeni bir hümanizm”in gerekliliğine duyulan inançtı.

Tabii bir de, yaptıkları şeyi herhangi bir kişisel çıkar amacı veya övülmek isteği taşımadan, heyecanla ve inançla yapan üç insan söz konusuydu. Li Yuan’ın yaptığı işleri anlatırkenki heyecanı, özünde gayet teknik nitelikli bu işlere çok yabancı olan dinleyicileri bile etkileyebiliyor, Van Reybrouck’un uluslararası ilişkilerin eşitsiz ve adaletsiz niteliğine duyduğu insani tepkinin gerçekliğine kayıtsız kalınamıyordu. Osman Kavala’nın ödül konuşmasında, insan haysiyeti kavramı vurgulanırken, bazı dinleyicilerin neredeyse gözlerinin yaşardığını gördüm. Konuşmayı okuyup yerime oturduktan sonra, yanımda oturan Li Yuan (ki kesinlikle duygusal görünmeyen bir insandı) elimi sıkı sıkı tutup bir süre bırakmadı. Van Reybrouck, ödül konuşmasının sonunda, hiçbir yerinde Gazze, İsrail, savaş gibi kelimeler geçmeyen, ama dünyanın gözü önünde yaşanan hangi insani felaketten söz ettiği anlaşılan bir şiirini okudu. Sesinin titrememesi için çaba gösterdiği görülebiliyordu. Orada olsaydı, Osman Kavala da, dinleyicilerin onun konuşmasını dinlerken etkilendikleri gibi etkilenirdi diye düşündüm.

Weimar şehrini görmek de çok etkileyiciydi. Bu küçücük şehir, 1918’de kurulan ve 1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle yıkılan ilk Alman anayasal cumhuriyetinin kurucu meclisinin bulunduğu yer. Yalnız Goethe’nin değil, Schiller ve Nietzsche’nin de evlerinin olduğu, mimari, tasarım ve sanat alanlarında çığır açıcı bir nitelik taşıyan Bauhaus akımının doğduğu şehir olarak kültür tarihinde önemli bir yeri var. Ama aynı zamanda, Alman tarihinin en karanlık döneminden de izler taşıyor. Yanı başında en korkunç temerküz kamplarından biri olan Buchenwald var ve trenle geçerken kamp duvarlarını uzaktan görmek hala tüyler ürpertici. Weimar ziyareti, sadece şehrin hayranlık veren kültür tarihiyle karşılaşmayı değil, görkemli Elephant Otel’in bahçesindeki bir yemek sırasında Hitler’in bu otelde kalıp balkondan halka hitap ettiğini duymayı da içeriyor.

Aynı ülkede hem şanlı bir kültür tarihine hem de barbarlığın en korkunç tezahürlerine rastlanabiliyor. Ülkelerle ilgili önyargılar gibi, insanlıkla ilgili fazla iyimser veya fazla karamsar hükümlerden de kaçınmak lazım herhalde. Benim Goethe Madalyası vesilesiyle yaptığım Almanya ziyareti, dünyanın insanlıktan kolayca ümit kesilmesine yol açabilecek bir dönemine rastladı. Ama bu ziyaret sırasında tanık olduğum insani duyarlık örnekleri de aynı ölçüde gerçekti.