Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu 107 sanıklı, 89 tutuklu İBB davasında 18 kişinin tahliyesinin ardından bugün beşinci hafta 16. günde sanıklar duruşma salonuna geldi.
Dava beşinci haftasına girerken geçen hafta son savunmayı İSFALT Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Karataş yapmış; avukatların tahliye talepleri alınmıştı.
Mahkeme bir ara karar vermiş, savcı sekiz ismin tahliyesini istemiş; 18 kişi tahliye edilmiş ve 89 kişinin tutukluluğuna devam kararı çıkmıştı.
Bugün savunma kürsüsüne önce İBB Yol Bakım ve Altyapı Daire Başkanı Seyfüllah Demirel çıktı.
İmamoğlu: Bu dosyadaki tek suç örgütü iddia makamı
Yüksel'in sözlerinin ardından mahkeme başkanı duruşmayı bitirdi. Mahkeme salonu boşaltılırken Ekrem İmamoğlu, izleyicilere seslenerek, "Bu dosya niye çöktü biliyor musunuz? Bu kadar vicdansız bir iddia makamı vardır. İddia makamı bu dosyadaki tek suç örgütüdür" dedi.
"Hüseyin Gün'le hiç tanışmadım"
Suçlandığı İBB Hanem uygulamasının amacının vatandaş kullanımına yönelik olmadığını, test aşamasında kaldığını ve hiçbir zaman faaliyete geçmediğini belirten Yüksel, verilerin kendi tarafından hiçbir kişiye veya kuruma gönderilmediğini belirtti. Lehine sunduğu delillerin hiçbirinin iddianamede yer almadığını savunan Yüksel "İBB Hanem yönünden konum verisi eşleştirme suçu var. Bir konum olması için vatandaş olması lazım. Ancak uygulama kapalı. Orada da şablon suçlama yapılmış" dedi.
"Tekniğin hesabını veririm de suç örgütünün hesabını nasıl vereceğim bilmiyorum" diyen Yüksel, yöneticisi olduğu iddia edilen Hüseyin Gün'le hiç tanışmadıklarını da sözlerine ekledi. 6 aydır maaş alamadığını, çocuklarına bakamadığını ifade eden Yüksel, "Adalet mülkün temeliyse bizim tutuksuz yargılanmaya ihtiyacımız var" dedi.
İmamoğlu: Bir tek savcı anlamış o da yanlış anlamış
Uygulamaların ne gelişim ne de ihale aşamalarında bulunmadığını belirten Yüksel, "İstanbul Senin uygulamasını geliştirmedik, bakımını da yapmıyoruz. Bu uygulamada hiçbir yetkim yok" dedi. Yüksel'in savunması devam ederken mahkeme başkanı, "13 numaralı eylemi güzel anlat, en zor anladığımız eylem" dedi. Bunun üzerine Ekrem İmamoğlu, "Bir tek savcı anlamış o da yanlış anlamış" ifadelerini kullandı.
"İstanbul Senin ve İBB Hanem karıştırılıyor"
Keleş'in diğer avukatı Mert Batur'un beyanlarının ardından sıra tutuklu İBB Bilgi İşlem personeli Emrah Yüksel'e geldi. Yüksel, suçlandığı İstanbul Senin ve İBB Hanem uygulamalarının birbirinden ayrı olduğunu ancak iki uygulamanın sıklıkla karıştırıldığını ifade ederek savunmasına başladı.
"Kardeşi tutuklandığında cezaevi önüne karavan atmış"
Ara sonrası savunmasına devam eden Zafer Keleş'in avukatı Yağmur Kavak, savcılığın lehe olan delilleri dikkate almadığını savundu. Kavak, "Zafer Keleş, kardeşi Fatih Keleş tutuklandığında Kandıra Cezaevi'nin önüne karavan atmış. Böyle birinin kaçma şüphesi yoktur. Tahliyesini talep ediyorum" dedi.
Duruşmaya ikinci ara verildi
Duruşma yaklaşık bir saat sonra Zafer Keleş'in avukatı Yağmur Kavak'ın savunmasıyla devam edecek.
Zafer Keleş'in avukatı Avukat Yağmur Kavak: Asıl mesele aynı aileden olup tutuklu olmayanlar
T24'ün aktardığına göre Zafer Keleş'in avukatı Avukat Yağmur Kavak'ın beyanı “Asıl mesele aynı aileden olup tutuklu olmayanlar. İnsanların eşini gözaltına alıp yan odalarda ifadelerini aldılar. Dediler ki, 'Bizim dediklerimizi konuş, seni serbest bırakalım'. Geçen perşembe etkin pişmanlıktan faydalanmış bir müdafisi 'Bizi örgüt yönetici yazmayın diye savcılık ile konuştuk' dedi. Sizi de pazarlığa sevk etmeye çalıştılar. Falaka yok, fiziksel işkence yok ama insanların yakınları ile test ediliyor. İBB Borsası'nda ismi geçen avukat Mehmet Yıldırım, dosyanın sanıklarından Yener Torunler'e gidip 'Zafer'e zarf içinde 15 bin dolar verdim de, yoksa seni çıkartamam' demiş. Torunler 'Kimseye iftira atamam' diyerek reddetmiş. Müvekkilim gözaltındayken Mehmet Yıldırım bu paradan nasıl haberdar? Dosyadaki bütün etkin pişmanlık ifadelerine bu gözle bakılmalı.
Avukat Mehmet Yıldırım müvekkili Yener Toruner'e 'Zafer Keleş'e zarf içinde 15 bin dolar götürdüğünü söyle, başka türlü seni içeriden çıkartamayız' diyor. Toruner kabul etmiyor. Müvekkilimizin evinde 15 bin dolar bulunuyor, dekontunu savcılığa kendisi veriyor. Mehmet Yıldırım bu parayı nereden biliyor? Bizim bile haberimiz yok, dosyada gizlilik var. İftiracı yaratma sürecini ortasından yakaladık, şu anda gerçeği konuşabiliyoruz. Yakalayamadığımız kaç kişi iftiracı olmaya zorlandı? Bunu ortaya çıkarmak mahkemenin görevi" şeklinde oldu.
Fatih Keleş'in kardeşi tutuklu sanık Zafer Keleş kürsüde
Tutuklu İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş'in kardeşi tutuklu sanık Zafer Keleş kürsüye çıktı. Keleş savunmasında şöyle konuştu:
Mahkeme Başkanı: Evet Zafer Bey, sizinle ilgili de karar kapsamında 5 ayrı eylemden suç isnadı bulunuyor. 47, 51, 52, 138 ve 139 nolu eylemler tamamen tebliğ edildi. Hakkınızdaki suçlamanın ne olduğunu zaten biliyorsunuz anladığım kadarıyla. Savunmanız da hazır herhalde?
Zafer Keleş: Teşekkür ederim. Sayın Başkan, sayın heyet; öncelikle ailem başta olmak üzere, sürecin başından beri bizi yalnız bırakmayan herkese çok teşekkür ederim. Ben Zafer Keleş. 17 Mayıs 2025 tarihinde gözaltına alındıktan sonra 4 günlük nezarethanede kaldıktan sonra 20 Mayıs 2025 tarihinde tutuklandım. Benden 2 ay önce, 23 Mart 2025 tarihinde kardeşim Fatih Keleş tutuklandı. Benden 1 ay sonra da oğlum ve yeğenim Mustafa Keleş beraber tutuklandılar. Ailemizden 4 kişinin burada karşınızda sanık sıfatıyla bulunmasının ben şahsen vicdanları biraz yaraladığını düşünüyorum. Sayın başkan, 11 ayın sonunda ilk defa hakim karşısına çıktığımızdan, daha önce de böyle bir süreçle hiç karşılaşmadığımızdan yaşadığımız bütün süreci açıklama ihtiyacı duyuyorum. Soruşturma sürecinde aylık tutukluluk incelemelerinde hakimliklere bağlanmış olsak da çok fazla söz hakkı verilmedi.
Tutuklanmadan önce Kocaeli, Trabzon ve İstanbul arasında biraz fazla seyahat ediyordum. Kocaeli'ye gitmemin sebebi kardeşim Fatih Keleş Kandıra Cezaevi'ne nakledilmişti. Hem oraya gidiyordum hem annem yatalak hasta köyde, ihtiyacı var bize tabii ki. Ablamız da iki elimden de ameliyat olduğu için o da çok fazla uğraşamıyor ama biz uğraşmak zorundayız artık yapacak da bir şey yok. Kocaeli, Trabzon ve İstanbul'da da ailem olduğu için bu arada biraz sık seyahat ediyordum. Gözaltına alınmadan önceki gece yine Trabzon'daydım. Trabzon'dan bir düğün için, yakınımızın bir düğünü için İstanbul'a geldim. Daha sonra da Fatih'i ziyaret edecektim ve daha sonra da tekrar Trabzon'a dönecektim. 17 Mayıs'ta, daha düğünün 1 gün öncesinde gözaltına alındım ve 4 gün nezaret sonra 20'sinde buraya Silivri’ye gelindi; o gün bugün 11 aydır Silivri Cezaevi'ndeyim.
Şimdi asılsız suçlamalara tabii yanıt vermeden önce hayatımı nasıl yaşadığımı şöyle kısa bir yarım saatlik vaktinizi alacağım ama bir yarım saatlik şöyle bir ufaktan bir anlatmak istiyorum.
Evet, ben Zafer Keleş. Tutuklu bulunan Fatih Keleş'in abisi, yine tutuklu bulunan Murat Keleş'in babası, tutuklu bulunan Mustafa Keleş'in de amcasıyım. 65 yaşındayım. Askere gidene kadar Trabzon'da yaşadım. Askerden geldikten sonra babamın da vermiş olduğu destekle Trabzon'da bir süpermarket açtım. Çok fazla değil, kısa bir süre çalıştırdıktan sonra -babam emekli öğretmendir bu arada- emekli olduktan sonra İstanbul'a taşınacaktı. Ben de İstanbul'u, her gencin hayalindeki İstanbul var ya işte ben de İstanbul'a gideceğim diye marketi böyle birisine devrettik, İstanbul'a geldik. İstanbul'da 1 yıl kadar, 1,5 yıl kadar bir mermer işinde uğraştım yine bir akrabamızın yanında. Sonra Trabzon'a döndüm yine, babaannemin de rahatsızlıkları vardı. Arkadaşlar orada baktım emniyetin açmış olduğu sınavlar var, onlara giriyorlar. Biz de onlarla beraber Kolombo ile Baretta'yı çok seyrettik tabii o zamanlar, gittik polis olduk. Fakat çok uzun zaman yapmadım; 1985 İstanbul'a polis memuru olarak atandım.
Daha sonra 1988 yılında şimdiki eşim olan öğretmen bayan Günay Keleş'le evlilik yaptım. Çok da alışamadım aslında mesleğe. 1990 senesinde memurluktan istifa ettim. Yine İstanbul'da daha önceden de çalışmış olduğum, akrabamızın yanında çalışmış olduğum bir mermer fabrikasında bir hisse alarak ortak oldum. Burada da 1990'da ortak oldum. 1993 senesinde İstanbul'da bir daire aldım, İstanbul'daki ilk dairem 1993 senesinde. Daha sonra da bu fabrikadan 1995 senesinde hisselerimi devrederek ayrıldım. Daha sonra 1997 senesinde, Karabük'te eşimin kardeşiyle beraber tam teşekküllü bir mermer atölyesi açtık. E tabii Karabük-İstanbul biraz uzak, ailem burada. O zamanlar da yine 1 yıl kadar işleri biraz oturttuktan sonra, 1 yıl sonra tekrar İstanbul'a döndüm. Gidip geliyordum bu ara dedim Güngören'de Sanayi Mahallesi'nde, şu andaki Kale Center'ın karşısında daha ufak çapta bir mermer atölyesi açtım İstanbul'da da çok boş kalmayayım diye.
Yine Karabük falan gidiyordum, o ara o yanıma başka birisini de aldım o da işleri takip etsin. Karabük İstanbul gidip geliyorum. Ve burayı da 1998'de de, 97'de Güngören'de şu anda oturduğum daireyi, kirada oturduğum daireyi 1998'de eşimin üzerine aldık. 1+1, 2 dairem var.
Bunları neden anlattığımı da daha sonra bir özetle geçeceğim. O yüzden bir vurgu yapıyorum. Yoksa bir önemi de çok fazla yok aslında. Eşim devlet okulunda devam ediyordu. 2005 yılını Karabük'teyken yine bir rica üzerinden inşaat işlerine de başlayacaktık o zaman Karabük'te.
2005 yılında kaptan şirketler grubunda bir rica ile akrabamız olan sahibi bir rica üzerine bu demir işini de biraz öğren, inşaata başlayacaksın diye bir rica üzerine aşağı yukarı bir 8-10 sene çalıştım onlarla beraber. Ve burada da emekli oldum. 2005'te girdiğim şirkette 2010 yılında emekli oldum. Fakat 2013 yılına kadar devam ettim. 2010 yılında ben emekli oldum. Eşim de 2010 yılında emekli oldu. Eşim 2010 yılında emekli olduktan sonra kendisine ve oğlumuza bir kendisine bir oğluna 2 adet 2 tane araç aldık. Taksi binek araba. İkinci el. Yani 1998-2010 yılları arasında benim 2 dairem ve 3 arabam var. Şu anda da 2 dairem ve 3 arabam var. Eşim, 2010 yılında dediğim gibi emekli oldu. Fakat hala çalışıyor. Florya'da özel bir okulda halen devam etmektedir. Ben de İstanbul'da olduğum sürelerde genelde eşimi okula bırakırım. Piknik alanları, Florya'da kafeteryalar, kütüphaneler, emekli adam ne yapar? Dolaşıyorum. Vakit geçiriyorum
Kardeşim bazen orada olduğu zaman, onun yanına Florya'ya da uğradığım zamanlar olmuştur. Gün içerisinde vakit geçiriyorum. Büyükçekmecede de bir hobi bahçemiz var. Kayınpederinin arsası, üzerine bir şeyler yapmışız işte çardakmış, ağaçmış. Onlarla uğraşırım. Daha sonra gelirim, eşimi alırsam, denk gelirse alırım. Yoksa geçerim. Hayatını böyle idame ettiren bir emekli bir adamım. Bunları neden anlattığımı da şöyle ufaktan şöyle izah edersem; ben çok genç yaşımdan beri hep ekmeğini taştan çıkaran bir adam oldum. Mermerci olduğum için lakabım da zaten “mermerden, taştan ekmeğini çıkaran adam” diye derler bana. Bütün Karabük'te, Trabzon'da, İstanbul'da yani böyle bizim bir ufak bir birikimimiz var. Bunu da bazı şeylere yani bunu da iddianameden olarak bu ara söylüyorum yani şey yapmayın. Yanlış anlaşılmayım da o yüzden buna icap duydum. Devlet memurluğu yaptım, bıraktım. Fabrikacılık yaptım, atölyecilik yaptım, Karabük'teki atölyemiz halen daha devam etmeli. İnşaat işleriyle de uğraşıyoruz orada.
Yani bizim yaşantımız, düzenimiz, gururumuz bahsi geçen suçlamaların mümkün değil geçmez. Yani mahkemenin karşısında da ömrünü çalışarak geçiren bir 65 yaşında bir kişi olarak şu anda buradayım. Baba, kardeş buradayız. Elbette bu suçlamaları kabul tabii ki cevap vereceğiz. Öyle bir hayat yaşamışken önce kardeşim, sonra ben, daha sonra da oğlum ve yeğenim birlikte tutuklandılar. Yani bugün bir suç örgütü var diyorlar. Ben bu suç örgütüne ilişkin içeride 3 ay kaldıktan sonra, geldi avukatlarım da bana dedi ki ‘sen suç örgütü üyesiymişsin!’ La bir korktum, bu ne? Neye bağladılar bizi? Neymiş İmamoğlu suç örgütüymüş! Ben kim olursa olsun, hiçbir zaman bir örgüte hayatımda yanından geçmedim, hayatta işim olmaz. Görsem birini zaten perişan ederim. Baba, oğul, yeğen, kardeşim suç örgütündeyiz yani! Yani şimdi kardeşimin Ekrem Başkan’la tanışması eskilere dayanır. Bu belediyelerde falan da değil. Daha önce ilçe teşkilatlarından falan. Yani asılsız, bahsettiğim örgüt üyeliğinden bahsediyorum. Öbürlerine tabii ki cevap vereceğim.
Şimdi dosyada örgüt üyeliğine alakalı kısımda şöyle 2 satır var. Örgüte çok bağlıymış! İş adamlarından para alınmış! Ondan sonra da söyleye söyleye tekrar altında üzerine bir daire kayıt bir daire var. O daire de 2019 sonrası alınmış. Yani bakın şuraya bakar mısınız? Yani 2019 ben belediyenin çalışan bir personeli değilim ki. 2019'da da alabilirim, 2029'da da alırım. Öyle bir şey, böyle bir atıfta bulunmak mümkün mü? Olur mu? Bize hani bize böyle bir şey söylenir mi? Olacak gibi değil yani. Şunu şöyle yazabilirsin: 1993 senesinde almış olduğu fabrikaya yakın olarak almış olduğu daireyi, 2022 yılında sattı. 2023'te de Trabzon'da gitti. Fevkalade, hiçbir sıkıntı yok. Ama 2019 sonrası bir daire almış. Yani bunu okuyan der ki tamam. Yani 2022'de sattığı daire gitmiş aynı Trabzon'da da aynı onun için 2023'te. Bunda bir şey var mı?
Yine örgüt üyeliğiyle alakalı bazı kişilerle konuşmalarım varmış. 20-25 kişi koymuşlar. 3-5 ismi gerçekten tanımıyorum. Hiç tanımıyorum. Telefonum yok, ben hiç tanımıyorum. Yok. Fakat bazıları var. Bu isimlere bakıyorum. Burada kardeşim var, oğlum var. Onu da geçtim Trabzon'dan, Artvin'den, Rize'den, Giresun'dan, Ordu'dan arkadaşlarım var burada. Bunlar benim aile dostum.
Ben bunlara, Fatih'in evine de sık sık giderim, otururum. Aynı sitede oturan 5-10 tane insan var burada. Onlarla otururuz, sohbet ederiz. Aile dostumuz bunlar. Yani beni şimdi burada bu kişilerle konuşmaların, bir örgüt üyeliği eğer sayılacaksa, o zaman benimle konuşan herkes örgüt üyesi o zaman. Öyle konuşan herkes o zaman örgüt üyesi olacak. Herkes buraya gelecek. Bunlar benim aile dostum. Trabzon'a gelirler Rize'ye geçen arabası yoksa yanıma vuran yemeğini ye. Bir akşam kalır. Arabası yoksa da onu Rize'ye kadar bırakırım. Bunlar örgüt üyesi falan ve olsa zaten benim böyle bir işim olmaz. Kardeşim olsa işim olmaz. Bazılarını ilçe teşkilatından tanırım. Ha bahsettiğim isim de 20-25 tane konuşmuşsun diyorlar. Evet doğru. Ama konuşmadığım da var. Öyle yazılmış. Sorun yok. Vaat ediyoruz kendimizi. Dedim ne İstanbul Büyükşehir Belediyesinin ne de bir başka kamu kurumunda hiçbir işin, hiçbir pozisyonun kesinlikle yoktur. Belediyeden delikli 25 kuruş maaş alan bir adam değilim. Belediye ile bir iş, iğne işi yapmış bir insan değilim. Büyükşehir Belediyesi veya başka bir belediye. Hiçbir işim yok, alışverişim de yok. Yani kardeşimin yanına gitmem, ormanda spor yapmam, bilmem ne yapmam; yani bunlar basit şeyler bana göre, bilmiyorum. İfade edebildiğim kadar etmeye çalıştım Sayın Başkan.
Yani 11 aydır cezaevinde tutuluyorum. Yani benim burada aslında olmam, kardeşim Fatih Keleş ile alakalı olan bir kısımdır. Fatih Keleş’in de olayı, Ekrem İmamoğlu ile beraber bir yol arkadaşı olması. Bizim çocuklarımız da nihayet burada. Ben tutuklanırken, hakkımda sadece bir beyan verilmiştir. Bir kişi bir beyan vermiş. O beyan ne? “Bakırköy Belediye binasında, Florya’da kardeşine para taşırmış!” Ya böyle bir şey olabilir mi? Bakırköy Belediye binasının olduğu yerde, 100 bin kişinin olduğu yerde adam mı yoktu da Zafer Keleş gidecek oradan para taşıyacak? Böyle bir isnat olur mu? Ben 65 yaşındayım ya... Ben bankadan 1 milyon lira para çeksem 3 tane adam çağırıyorum yanıma. Gelin de şu parayı şuraya bırakalım. 3 milyonla, 5 milyonla, 20 milyonla İstanbul içinde vırt atacağım, gezeceğim, para taşıyacağım. Ben otobüste giderken, otobüs şoförünü kolluyorum sabaha kadar, bir yere vurmasın diye. Ha bu aralar uçakta pilotu da başladım kollamaya. Ben pimpirikli adamım, ne işim var benim burada? Benim ne işim var para taşımakla bilmem neyle?
Bana atfedilen suçlar bunlar şimdi. Ben bu suçlamaların Sayın Başkan, hiçbirisini asla kabul etmiyorum. Başka eylemlerle ilgili; aynı eylemleri de yine kabul etmiyorum da tabii okuyacağım onların ifadesini. Bir beyanla tutuklandım içeride. Yaz bir at kenara, bir daha yaz at kenara; iki olmadı üç yaz bir daha, dört yaz bir daha, olmadı beş artı bir de bir örgüt de yapıver beş artı bir. Nedir bu? Yani ben şahsen çok üzülüyorum. Neyse... Yani bu suçlamalarla 10 aydır, 11 aydır kardeşim, oğlum, yeğenim, ben burada tutuluyoruz yani. Ne diyeyim, size anlatmakla yükümlüyüm yani; bunun şeyi siz değilsiniz nihayetinde. Evet, eylemlere geliyorum. Sayın Başkan, bu eylemleri yazılan eylemden okuyabilir miyim? Sakıncası yok değil mi? Ben bunları buradan okumak istiyorum, kendi ifadelerinden okumak istiyorum.
Eylem 51: Şüpheli Süleyman Atik, Cumhuriyet Başsavcılığında alınan ifadesinde etkin pişmanlık kapsamında daha ayrıntılı bir ifade vermek istiyor. Demek ki bir-iki ifade vermiş, olmamış, daha ayrıntıya geçmiş. Şimdi bu ayrıntıya bir bakarsak; "2021 yılında Ayşegül Kayabar isimli arkadaşım Arnavutköy’de bulunan evinde tadilat izni verilmesi için benden yardımcı olmamı istedi. Ben de Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nde Elçin Karaoğlu ile görüştüğümde talebimi reddetti." Bak, güzel. Hiçbir sıkıntı yok, reddetmiş. Adam dolaşıyor, durmuyor ki! "Bu konuyu Fatih Keleş’e aktardığımda, '250 bin lira verirse biz bu işini hallederiz' dedi." Gidiyor bu Ayşegül Kayabar isimli vatandaştan; ben okuduğum kadarıyla bu 500 bin lira da aslında o 250 bin lirayı da cebine atmış, bak burada da başlamış sahtekarlık. 250 bin lirayı bize getirmiş, aldığı para 500 bin lira, kadın öyle söylüyor. "Ben de bu parayı Florya’da bulunan Basınköy Mahallesi Plevne Sokak’ta saat 8.30-9.00'da Zafer Keleş’e teslim ettim."
Şeyin ifadesini okumayacağım, Ayşegül Kayabar’ın; çünkü Ayşegül Kayabar bizden zaten bahsetmiyor, bizi tanımıyor. Bu Kayabar’ı da dolandırmış yani anlayacağınız. Belli birini dolandırmış bu yani, o günden oraya zemin hazırlıyor. Ama ben şurasındayım… Diyor ki iddia makamı; "Şüpheli Zafer Keleş rüşvete aracılık fiiline uyan TCK 252/5 maddesi uyarınca cezalandırılmasına…" Süleyman Atik’e ne olmuş? Maddeler uyarınca cezalandırılmasına yer olmadığına... La bu adamı dolandırmış, bunu niye bırakıyorsun burada? Tutmuş yakalamışsın adamı. Bu bırakılır mı bu adam? Adam para aldığını söylüyor. Şimdi burada "baz kayıtları ve banka kayıtları" diyor. Bizle alakalı ne baz kaydı var ne banka kaydı var; hiçbir şey yok. Fakat şüpheli burada iddianamede "şu tarihte Ayşegül Kayabar’la 266 metrede mesafe verdi" diyor Sayın Atik. Kadınla yani, o parayı aldığı kadınla. Tekrar söylüyor, bir daha vermiş 2021’de... Bir de yine 15.12.2021’de bir Ayşegül Kayabar’la vermiş. Biz neredeyiz burada Başkan? Biz yokuz ki. Herif bunları yapmış, bize suç atfediliyor. Baz kaydı ve işte şu mu diyor, hiçbir şey yok. Bakıyorum yani; bundan bir kişi bir laf söylemiş, iki tane eylem yazılmış. Bunu da anlamakta zorlanıyorum. Kesinlikle böyle bir şey hayatımda yapmadım, yanından geçmedim. Ha böyle bir şey olmaz. Olmaz.
Şimdi aynı ifadede, Eylem 47. Aynı gün ifade vermiş gözüküyor, fakat bunlarda tarih falan yok Başkanım. Yani 2021 tarihini hatırlamamakla beraber, ekim ayı olduğunu düşünüyorum. Ekim ayında telefon konuşmuşluğum var mı? Baz kaydımız var mı? Hadi onlar da olsa -ki olacak iş değil- fark etmez; böyle bir şey yok. Bu, niteliği itibarıyla suç delili değildir; nihayetinde baz ve telefon kaydından bahsediyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Bakın şunu söylemedim; ben Süleyman Atik'i tanırım. Kardeşimin yanına gittiğimde, kendisini Ertan Yıldız'ın yanında gördüm. 2 defa karşılaştık. Fakat dışarıda hiçbir yerde, hiçbir sokakta, hiçbir mekanda oturup bir çay içmişliğim dahi yoktur; bunu baştan söyleyeyim. Tekrar 47. eyleme gelirsek, orada şunu söylüyor; yine buradan okuyacağım: "Etkin pişmanlık kapsamında daha ayrıntılı ifade vermek istiyorum." Yine 2023 yılında, Fatih Keleş'in Florya'da "Başkanlık Konutu" denilen ofisine bir işi için gitmiş. Fatih de bana dedi ki: "Süleyman Çetinsaya'yı tanıyor musun?" Ben de "Tanımıyorum, yeğenini tanıyorum" demişim. Süleyman ne diyordu? "Fatih, yardım kartları var; bu yardım kartlarını sen ondan alırsın." "Tamam" demiş, çıkmış gitmiş. Daha sonra Maslak'ta, 42 Maslak'taki ofisinde Süleyman Çetinsaya ile buluşmuşlar. Durumu anlatmış, Süleyman Çetinsaya gitmiş ve yaklaşık 3 gün sonra yanına gelmiş. "Çetinsaya, bu kart işiyle uğraşamam dedi ve 500.000 dolar değerinde -ki bu TL midir başka bir şey midir bilmem ama diyelim ki dolar- parayı bana verdi" diyor. İfadesini aynen okuyorum. "Ertesi gün de bu parayı Zafer Keleş'e yine aynı sokakta teslim ettim" diyor.
Şimdi bununla ilgili ne var? Hiçbir şey yok; adam beyan vermiş. Bir tane baz kaydı koymuşlar; saat 08.30-09.00 gibi parayı verdiğini söylüyor. O yarım saatlik, bir saatlik farklara çok takılmıyorum aslında ama ertesi gün meselesi çok önemli. Öyle ya; 500.000 dolar parayı evli adam evinde tutar mı? "Ertesi gün Zafer Keleş'e teslim ettim" diyor. Ne var kanıt olarak? Bir tane baz kaydı çıkarmışlar: Tarih 25.12.2023, saat 10.46 ve 10.49. 3 dakika aralıklı bir baz var; o da Basınköy Bilgili Caddesi'nde baz verdiğimizi gösteriyor. Bununla alakalı olarak bir insana 47. eylemden "rüşvete aracılık" suçlaması yapılıyor; bunun 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası var. Bunlar dalga mı geçiyorlar? Böyle bir şey olur mu? İnsan bunu söyler mi? Ben burada 5 sene yatsam yine böyle bir yalan söyleyemem; bu olacak iş mi? Sonra adam gelmiş buraya; "Getir şunu yazdım, şunu da de, isimler orada duruyor sanki; onu çek koy oraya, bunu çek koy buraya" diyerek herkesi eklemiş. Benim ne işim var burada? Benim belediyeyle hiçbir işim yok. Emekli olmuş, 65 yaşında adamım; Trabzon'da yaşamayı düşünürken bak bizi ne duruma koymuşlar. Sayın Başkan, o baz kaydında saat 10.49'da Süleyman benden 7 kilometre daha ileride gözüküyor. Bu bazlar da bir tuhaf. "8.30-09.00'da verdim" diyorsun, saat geliyor 11.00'e. Muhtemelen ben o sırada ya Fatih'in yanına uğramışım ya Florya ormanında spor yapıyorum ya da bir kafeteryada oturmuş çay kahve içiyorum; belli ki böyle. Çünkü 3 aydır hesap ediyorum, içinden çıkamıyorsun; olmayan şeyi anlatmak adamı perişan ediyor. Neresinden tutayım, nasıl anlatayım? Perişan oldum; adam bir şey yazmış, bir şey söylemiş; ne demiş ne dememiş bilmiyorum, sadece yazılanları okuyorum. Keşke burada karşımızda olsaydı da ona göre konuşsaydık; onlar da gelecek anlatacaklar tabii ki. Yok öyle bir şey.
Şimdi 47. eylemi ve 51. eylemi anlattık; peki tasfiye edilenlerden kaç kere para vermiş dedi? 300. İfadesinde "Zafer" diyor, aynen öyle. Beni sanki çok iyi tanıyormuş gibi, oysa toplasan 2 defa karşılaşmışız. "Zafer, Beylikdüzü tarafında oturuyordu" demiş. Biz, Beylikdüzü’nde hiç oturmadık ki! Daha başlarken yalan söylüyor. Bu adamın beyanı kabul edilir mi Allah aşkına? Yürü git kardeşim, mahkemeyi meşgul etme, böyle bir şey olur mu? Git içeri cezaevine mi yatacaksın, ne yapacaksan yap. Bu adam beni dolandırmış, bir şeyler yapmış; zaten anlatıyor. Güya ertesi gün bana 500.000 dolar parayı teslim etmiş Süleyman Atik. Buna da baktırdık Sayın Başkan. Hiç hayatımda böyle işler yapmadığım için avukatlarıma söyledim, sağ olsunlar incelediler. Baz kayıtlarına baktılar; Süleyman Çetinsaya’nın babasıyla Süleyman Atik ne zaman oturmuş, ne zaman görüşmüş? Bu 10.46 ve 10.49 kayıtları var ya; güya ertesi gün bana parayı vermiş. O baz kaydı ise iddia edilen tarihten 1 ay sonrasına ait! Yani bir beyanla, 1 ay sonraki baz kaydını birleştirip bizi suçluyorlar. Ondan sonra burada uğraşıyoruz; uğraşacağız, derdimizi anlatacağız. 1 ay sonraki kayıtla bu iş olur mu?
139. eyleme geldim. Bana isnat edilen eylemlerden bir diğeri olan 139. eylemde Selim Özderya’nın ifadesini de okudum; onun üzerinden de şöyle bir ufaktan geçebilirim, çok da detaya gerek yok. Selim Özderya diyor ki: "2019 öncesinde ben belediyeden ihale almıştım. 2019’da yönetim değişince belediyeden bir şahıs bana telefon açtı; 'Belediyenin bütçesi yok, bu iş için para yok, belediye bununla uğraşamaz, ihaleyi iptal edeceğiz' dedi." "Tamam" diyor ve oradan ayrılıyor. Daha sonra diyor ki: "Ben Fatih’i daha önceden tanıyordum." Bu arada memleket de aynı; hemşehrimiz. Hemşehri kıyağı... "Fatih Keleş'in yanına gittim" diyor. Fatih Keleş'e anlatmış; "Ben hiç hata yapmadan, torpil yapmadan gayet düzgün bir ihale kazandım. Şimdi bana bu ihaleyi iptal ediyoruz diyorlar" demiş. Fatih Bey de ona "Tamam, bakarız" demiş. Gitmiş. Sonradan bu arayan vatandaş, yine belediyede çalışan Kasım Arısoylu, onu bir daha aramış. "Gel, imzalamadın; iptal edeceğiz dedik ya sana" demiş. Hoppa! Bizim Selim tekrar atlayarak Fatih Keleş'in yanına gitmiş. "Merhaba Başkanım, nasılsın? İyi, falan... Biz sizinle konuşmuştuk, şöyle şöyle bir durum vardı" diye biraz sohbet ettiklerini anlatıyor.
Öyle bir anlatılıyor ki, ne hikmetse bu işler hep kapıdan çıkarken olur; otururken yapamadığı için bizim Selim kapıdan çıkarken yapıyor bu işi. Kapıdan çıkarken Fatih güya şöyle demiş: "Siz eskiden belediyede nasıl iş yapıyordunuz, yüzde kaç veriyordunuz?" Selim ne demiş? "Sen ne diyorsun ya? Benim öyle işim hayatta olmaz, kimseye bir şey vermedim; ne buraya verdim ne eskiye. Ben işimi sağlam yaparım, ona göre de işime bakarım. Bir yere yardım yapılacaksa camiye, şuraya buraya yaparım, o ayrı" demiş. Bak, ne kadar on numara bir adam Selim; bu anlattıklarıyla on numara bir adam! Keşke gidip orada ihbar etseydin ya adamı! Adam sana kapıdan çıkarken "Herkese %10, sana hemşehri kıyağı %5" diyor; sen de "Hiçbir şey vermem" diyorsun ve gidiyorsun.
Yıl 2022, Sayın Başkan, Selim gidiyor. Sonra ne oluyor? Ben piyasada yokum, kenarda bekliyorum; bana ne zaman rol verecekler diye. Sonradan efendime söyleyeyim; "Zafer 2021-2022 yılları arasında, tam hatırlamıyorum ama benim ofisime geldi. Bana dedi ki: 'Sen Fatih Keleş'le odasında bir şey konuşmuşsun, bu konuştuğunuz olayı yerine getirmen gerekiyor'" demişim. Ya, Fatih'in Selim'in yanına gittiğinden haberim bile 4-5 gün önce burada oldu. Selim'i eski tanırım, onunla vakit geçiririm. 2005-2010'lu yıllardan, Kaptan Demir Çelik'e emir almaya geldiği zamanlardan, Trabzon'dan tanırım; arkadaşlarımın çok iyi arkadaşıdır. Beraber samimi olduğum arkadaşlarla çay fabrikası falan işletmişler. Yine tam hatırlamıyorum ama 2013-2014 yıllarında Selim mermer fabrikasına, mutfak tezgahı için granit bakmaya gelmişti. Ailesi, çoluk çocuğu da arabadaydı; orada kısa bir muhabbet ettik, hatta birkaç kişiyi arayıp Selim'i görüştürdüm. Sonra ayrıldık. Daha sonra ben İstanbul'da ev bakıyordum, 1-2 sene dolaştım ama alamadım; nihayetinde gidip Trabzon'dan aldım.
Şimdi Selim'in anlattıklarına bakınca diyorum ki; ya ben neymişim? Gitmişim laf konuşmuşum, sen de anlamışsın. Neyi anlamışsın biliyor musunuz? Aynen kendi ifadesidir: "Zafer Keleş'in bu konuşmasından anladım ki..." O arada Köprülü Kavşak işi bitmiş, belediyeden çok alacakları varmış. Bunları alamadığı için "Zafer Keleş'in söylediği parayı vermezsem belediyedeki alacaklarımı alamayacağımı anladım" diyor. Sayın Başkan, böyle bir şey olur mu? Alırsın alamazsın; belki biraz geç alırsın, ben de sağa sola iş yapıyorum. Müteahhit bana senet veriyor, günü geçiyor, bir senet daha veriyor; olur yani, 2 ay, 3 ay, 5 ay sonra alırsın. "Alacaklarımı alamıyorum" diyor; yahu iş yapmışsın, alacağın var; belediyeden alacağını nasıl alamıyorsun? Kimin alacağı kalmış belediyede? Kalır mı? Hiç zannetmiyorum, onları da kendileri açıklarlar; o konulara girmeyeyim.
Sonra diyor ki; benim konuşmamdan anlamış. Bir de ne kadar para olduğunu da anlamış. "Ben bu kadar parayı bir seferde veremem" diyor. Yahu, ben senden para mı istedim? Ne oldu, hayırdır? Konuşmalarımdan anlamış güya; bir seferde de bu kadar parayı veremeyecekmiş. Ne yapacakmış peki? Taksite bölmüş; 4 taksit halinde, 2'sini Kayaşehir'de kendi olduğu yerde, diğer 2'sini de Florya'da, Başkanlık Konutu'nda vermiş. Şimdi konuyu dağıtmadan şöyle söyleyeyim: Ben Selim Özderya'nın yanına sadece 1 sefer gittim. Öyle 4-5 sefer falan gittiğim iddiası kesinlikle yalandır. Söylediğim gibi; Fatih'in haberi bile yoktu. O tarafta daire bakarken kendisini aradım; zaten tanıyorum, önceden konuşmuştuk. Çok sık konuşan veya çok samimi olan insanlar değiliz aslında. Yarım saat, 1 saat sohbet ettik; sonra kalktım, dönecektim. Daha sonra bir defa göl kenarında beraber yemek yedik, beni o çağırdı. Bir defa da Trabzon'da karşılaştık. Fabrikaya geldiği zamanı da sayarsanız, seninle topu topu 2 defa bir araya gelmişiz demektir. Ama o; "Şöyle yaptı, böyle yaptı" diyor. Fakat olayın başında öyle bir şey anlatıyor ki, konu başka bir yere geliyor.
Bir de bir sefer daha aslında o para meselesi var; bir 5.000.000 daha var. 20.000.000 artı bir 5.000.000 daha. Bunu da diyor ki: "Ben Cemal Ufuk Karakaya'nın yanına gittim. Cemal Ufuk Karakaya benden deprem bölgesi için yardım istedi (o zaman deprem olmuştu)." Selim de "Ben öyle para mara vermem" demiş. Hani her zaman "Asla vermem" diyor ya; sonra nasıl vermişse, o kadar iyi adam bir anda kendini de milleti de perişan etti. Güya Cemal Ufuk Karakaya ona "Yok yok, öyle değil; bize 5.000.000, 10.000.000 bir para getirin" demiş. Ben de diyorum ki; hani hiç para vermeyen adamdın sen? Çünkü burada da Selim diyor ki: "Ben o 5.000.000'u da getirdim, Florya'daki başkanlık ofisinde Zafer Keleş'e verdim." Şimdi iddianamenin sonuna geliyorum. Bakıyorum; iddia makamı da şöyle bir şey yazmış: "Yok yok, Selim; sen o parayı Zafer'e değil, Fatih'e vermişsin." Burada durumu düzeltiyorlar. Niye? Benim ne işim olur? İşte belediyede çalışan şahısla bana teslim edildiği söyleniyor; ne bileyim, para havaya gitti herhalde. Gitmiş adama para teslim etmiş. Nedir bu? Yani bir olur ya da başka bir şey olur; adam diyor ki "Kardeşim, sen bununla oturamazsın." Aykırı yani, bu adamla oturamazsınız. Mesela ben oturmam zaten, işim olmaz.
Selim Özderya ile benim baz vermem meselesine gelirsek; eğer Florya'daki bazlardan bahsediliyorsa, eşim de burada. Kendisi Florya Basınköy Mahallesi dediğim yerdeki özel bir okulda 15 yıldır halen çalışıyor. O "Sakinler" dediği sokak neresi biliyor musunuz? Anlattığı sokak, Florya'daki İBB Başkanlık Konutu'na da okuluma da 50 metre mesafededir. Eşim devletten 2010 yılında emekli oldu, 15 yıldır aynı okulda çalışıyor; onun da yaşı 60'ı geçti. O yaşta hala çalışıyoruz; Karabük’e gidiyorum, Trabzon’a gidiyorum. Böyle bir hayat yaşamışken daha önce hiç böyle olaylarla karşılaşmadım. İnanın bu durum insanı perişan ediyor; zor iş, çok zor iş. Bu konuyla ilgili daha fazla konuşmak istemiyorum; oradaki bazlarım muhtemelen o bölgede bulunmamdan kaynaklı bazlardır. Yoksa ben seninle buluşmam. Şunu da söyleyeyim; ben seninle konuşmadım. "2 defa 5.000.000, toplam 10.000.000 para verdik" diyor; ya böyle bir şey olur mu? Ben İstanbul içinde o kadar parayla nereye durdum? Öyle bir şeyin yanından bile geçmem. Önce "Hayatta vermem" diyor ama sonra bakıyorsunuz Selim neler vermiş.
Şimdi 138. eyleme geliyorum. 45 yıllık bir iftira daha; aslında bunda da acayip bir durum var Sayın Başkan. 138. eylemde Ahmet Sarı var. Ben başta sadece Süleyman Atik veya başkası bana karşı konuşmuştur diye düşünüyordum; bir bakıyorum ki Süleyman Atik’in ifadesi her yere sıçramış. Ne piyasaya çıkmışlar, şunlara bak ya! Herkese bir şey söylemişler. Bugün "Aldım, verdim" diyen bu adamlar, "Kesinlikle sen 'Verdim' diyorsun, seni kurtarma şansımız yok" dense, yemin ediyorum yarın hepsi gelir bu iddialarını geri çekerler. Ama öyle bir düzen kurulmuş ki; "Sen söyle, tamam" deniliyor, 2 ay sonra adam burada perişan oluyor. Biz burada perişan olmadık mı? Dışarı çıkmak için uydurma bir lafla bizi burada perişan ettiler. Zaten Fatih’in burada olması bizi perişan etti; bir de Kocaeli’ndeki cezaevinin önüne karavan koydum, orada yatıp kalkıyordum.
Şimdi diyorlar ki "Kaçma şüphesi var." Nereye kaçacağım? Benim ne işim olur? Kimi bırakıp gideceğim? Beni Almanya’ya yollasanız, dünyanın parasını verseniz 2 gün duramam orada. "Kaçacak" diyerek tutukluyorlar, "kuvvetli suç şüphesi" diyorlar. Ben ifade verirken Ertan Yıldız da orada ifade veriyordu; madem öyle beni de çağırsaydınız ya? Adamı bulmuşsunuz orada, beni de çağırın. O tutuklanmama sebep olan beyanı söylüyorum Sayın Başkan; "Şuradan şuraya para taşımış." Bunun bir milimini ispat etsinler, bana ne isterseniz söyleyin. Böyle bir şey yok, olabilir mi? Ama değişik bir durum; bunlar da ayrı bir örgüt fuarıdır herhalde. Ahmet Sarı, Zafer Keleş olarak bana ve oğluma yönelik beyanda bulunmuş. Oğlum hakkında tek bir eylem var; 138. eylem. Oğlum Murat hakkında açıklama yapıyor; "Şunu yaptım, bunu yaptım, gittim bir dünya para verdim" diyor. Belki o paralar vardır, bilmiyorum; "Bunu verdi, şunu verdi" diyor. Yahu, ne istedin bizden? Vereceğin adama git ver; benden, oğlumdan ne istedin? Ona da verirdik, buna da verirdik diyor; olur mu böyle bir şey? Beni niye işin içine sokuyorsun? Ben 65 yaşında adamım; her tarafımda yara bere çıktı, 11 aydır buradayım Sayın Başkan. Perişan olduk. Şimdi bir de boğazında bir kitle çıktı, bir de onunla uğraşıyoruz. Uyku apnesi var, gidiyorum ama çare yok. Perişanız yani; ona da çok girmek istemiyorum.
Fatih'in yanına gittiğimde demiyor, orada şöyle diyor: "Bu paraların bir kısmını ağabeyi Zafer Keleş'e veya ismini bilmediğim, yeğeni diye bildiğim Murat'a teslim ederdim." Bu kadar mı? Beyana bak Allah aşkına! Böyle bir beyanla 4 yıldan 12 yıla kadar hapis istenir mi? Yazık değil mi bize? "Ona verirdim, buna verirdim" diyor; baz kaydı yok, hiçbir şey yok. Getiriyorlar bir beyan, yazıyorlar. Sahneye yine bizi çıkardılar. Bununla ilgili de çok konuşmayacağım Sayın Başkan; bunu da böyle geçiyorum, hiç işim olmaz. Bu arada şunu da söyleyeyim; Ahmet Sarı'yı bir-iki defa gördüm, tanırım. Hiçbir sıkıntı yok, bir-iki defa konuştuk, sohbetimiz olmuştur. Başkanlık konutuna gittiğim zaman çay içmişizdir; başka da hiçbir işimiz yok. Yahu sen kime para getirdin Allah aşkına? Ben Murat'ın böyle bir şeye karıştığını duysam isyan ederim; böyle bir şey olabilir mi? Kesinlikle yanından bile geçmeyiz. Asla ve asla böyle bir eylemi kabul etmiyorum.
Şimdi son bir eylem var Sayın Başkan. Biraz vaktinizi de aldım ama kusuruma bakmayın; bunlar hakikaten çok ağır ithamlar, bugün perişan olduk. Bir de 52 nolu eylem var. Bu Eylem 52’de Okan Aktaş diye biri var. Bir de Zeynel Kılıç meselesi var. Hayır, burada da kart mevzusu var Sayın Başkan. Yalnız bunda "Zeytin" kod adlı bir gizli tanık var, ondan da bahsedeceğiz. Fakat benim ne Okan Aktaş ile ne Zeynel Kılıç ile ne de o "Zeytin" denen kişiyle hiçbir işim yok. Zaten bana burada atfedilen somut bir suç da yok. Sadece "biraz çamura batıralım, biraz suya sokalım da Zafer'i aklayalım" diye yazılmış bir metin bu; aklanmak için yazılmış resmen. Bunu yazan iddia makamına da teşekkür ediyorum; eğer ikna edemeyeceğimiz bir şey olsaydı bu metin hakikaten çok işe yarardı. 5 dakikada bunu anlatacağım Sayın Başkan. Şimdi, Okan Aktaş da Zeynel Kılıç da "Ben Zafer'i tanımam, Fatih'i tanımam" diyor; vatandaş kimseyi tanımıyor, böyle bir şey de yapmadı. Yalnız o ara bir yerden bir baz kaydı çıkıyor; "sıfır mesafe" baz kaydı. Zafer Keleş ile Okan Aktaş'a aynı yerden baz vurduruyorlar. Avukatlarıma dedim ki: "Yahu Allah aşkına, nedir bu?" Aslında farklı bir durum olduğu için hoşuma da gitti. Araştırdılar, baktılar; içeride ne yapacağız, kendimizi nasıl ispat edeceğiz? Tek kişilik koğuş, vakit geçmiyor; duvarlara bakıp duruyorsun.
Burada durumu özet olarak şöyle açıklayayım: 17.33 ve 17.21 saatleri arasında 12-13 dakikalık bir fark var. Ben bazen Dudullu Sanayi Sitesi’ne giderim; "Acaba gitmiş olabilir miyim, arabamda bir sorun mu vardı?" diye hatırlamaya çalıştım. Avukatlarım baz kayıtlarıma bakınca şunu gördüler: Aynı gün, bu bazdan 3 saat önce Trabzon Havalimanı’ndayım. Trabzon Havalimanı’nda uçağa biniyorum, Sabiha Gökçen’e geliyorum. Uçuş kayıtlarıma bakabilirsiniz; AJet kullanırım genelde, kayıtlar oradadır. 17.00 gibi Sabiha Gökçen’e iniyorum. Yol güzergahı olduğu için bazlar sırasıyla Sultanbeyli, Dudullu, Ataşehir, Kadıköy, Üsküdar, Aksaray, Zeytinburnu, Bakırköy ve Güngören’den geliyor. 19.00’da Güngören’deki evimdeyim. Belli ki uçaktan inmişim, arabama binmişim ve evime gitmişim. Peki, o baz kaydı nereden çıktı? Gidip bakıyorlar; Okan Aktaş da benden 10-15 dakika önce veya sonra oradan geçmiş. Bu konunun detayına girmeye gerek yok; o da Dudullu'dan çıkmış, Maltepe'ye doğru gitmiş. Yani otobanda hareket halindeyken verilen "sıfır mesafe" baz kaydı bu. Arada 13 dakika fark var; muhtemelen 17.33'te ben Kadıköy'deyken o Maltepe'dedir. Bu da apayrı bir şey; doğruyu söylemiyorlar herhalde Başkanım. Ama bu durum aslında benim suçsuzluğumu ifade etmek için çok rahat bir kanıt. Okan Aktaş beni tanımıyor, gizli tanık benim hakkımda bir şey söylemiyor, Zeynel Kılıç da beni tanımıyor.
Sayın Başkan; bana isnat edilen ne bu eylemleri ne de bu örgüt meselesini asla kabul etmiyorum. Burada 11 aydır, 1 yıldır tutukluyuz. Bir aileden 4 kişi burada bir "dikdörtgen" oluşturmuş olduk resmen; kardeşim, oğlum, yeğenim ve ben. Ne yaptık biz? Ama ben her şeyden önce şunu söyleyeyim: Ben adalete on numara inanan bir adamım. Burada da adaletin tecelli edeceğine inanıyorum. Arkanızdan da hep söylüyorum, yüzünüze de söyleyeyim: Adalet yerini bulacaktır. Burada anlattıklarıma bir bakın lütfen. Bunun adı şöyle; benim gözümle bu 1 saatte anlatılacak bir şey ama siz bunu 10 dakikada da çözersiniz Sayın Başkan. Ben bu suçlamaların hiçbirisini kabul etmiyorum. Tutuklama gerekçem iddianamede yok; örgüt üyeliğinden tutuklanmadım zaten. 3 ay sonra geldiler, "Sen örgütten de dahil edildin" dediler. Önce bir korktum; "Yahu ne örgütü bu, bizi neye soktular?" diye. Perişanız içeride, bekliyoruz. Bu arada, "suç örgütü" denen bir şeyin olduğuna beni kesseniz inanmam. Nasıl kardeşim Fatih’e güveniyorsam, aynı şekilde Ekrem Başkan’a da buradaki çok tanıdığım arkadaşlara da güvenen bir adamım. Kiminle konuştuysam o kişiyle konuşmuşumdur; gizlim saklım yok. Neysem oyum. Ben avukatlarıma da söyledim; "Bakın, her şeyi ben yazdım" dedim. Yaşadığım budur. Ben size sadece yaşadıklarımı anlatıyorum.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Hiçbir suç işlemedim. İddianamede okunan o şeylerin hiçbirini ben yapmadım. "Gelin ona göre savunun" dedim. Ben kendimi zaten savunacağım; siz de beni ona göre savunun. Ben suç işleyip de burada "Bana şundan yardım et, şunu şöyle yapalım, bunu nasıl kurtaralım?" diyecek biri değilim. Hiç böyle bir yola girmedim. Sayın Başkan, benim yaşadıklarım bunlar; Allah bize de size de kolaylık versin. Gördüğüm kadarıyla "Fatih’in ağabeyini de tutuklayalım" demişler gibi bir durum olmuş. Çok fazla bir şey söylemek istemiyorum aslında ama yeter; 11 aydır tutukladınız, adam 65 yaşında. Çoluk çocuk hepimiz buradayız; olmaz Başkanım, lütfen. İnanın, şuna bir göz gezdirin, çok istirham ediyorum. Şu konu üzerinde durun; benim bu 5 eylemim ve örgüt üyeliği iddiaları üzerinde Allah aşkına bir durun. Masrafı neyse, her şeyi çıkarın; baz kayıtlarına tekrar bakın.
Allah aşkına, bizim burada yapmış olduğumuz hiçbir şey yok. Kardeşimi ve hanımımı okula bırakıp gelirken o arada Süleyman Atik’in anlattığı para mevzusu falan... Hanımın okuluyla o sokak arası 50 metredir. Adam kendine göre bir sokak uydurmuş, sokak sokak gezmiş. Ben o sokağın ismini bile bilmiyorum; hanımın okulunun karşısı olduğu için söylüyorum. Sayın Başkan, ben hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum; benim böyle işlerle işim olmaz. Rahatsızlıklarımı anlattım, tabii ki takdir sizindir. Ben kendimi ifade ederken sakın yanlış anlamayın; size karşı en ufak bir saygısızlığım olmaz, mümkün değil. Ama rica ediyorum, bunlara biraz daha özen gösterin.
Oğlum hakkında bir eylemi anlatma gereği bile duymadınız; neymiş, "örgüt üyeliği" varmış. Benim oğlumun takımı bile yok; parti tutmaz, takım tutmaz. Öyle bir çocuk burada sanık olarak oturuyor; bu bize çok tuhaf geliyor, perişan olduk Sayın Başkan. Benim anlattıklarım ve iddianameler zaten ortada; bir bakın, o iddia edilen şeyler "eylem" niteliğinde yazılır mı? Bir de ne yapıyorlar? Adama anlattırıyorlar, sonra "Tamam, sen git, sana bir şey yok" diyorlar. Ya olur mu? Yakalamışsın adamı, "Verdim" diyor, sonra serbest bırakıyorsun; buna da çok üzülüyorum. İşin siyasi kısmını düşünmek istemiyorum, ben siyasetçi değilim ama belli hastalıklarımız ve mağduriyetimiz var. Önce yeğenimin, sonra oğlumun ve kardeşimin, en sonunda da onların ağabeyi olarak kendi tahliyemi talep ediyorum Sayın Başkan. Sabrınız için çok teşekkür ederim".
Duruşma yeniden başladı, İmamoğlu söz aldı
Davanın 16. günü aranın ardından devam ediyor.
T24'ün haberine göre, aranın ardından söz alan İmamoğlu şunları söyledi:
“Bilirkişi tespitlerinin iyi incelenmesi lazım. Gerekirse suç duyurusunda bulunulması gerektiğini düşünüyorum. Başka bir salonda başka bir bilirkişi davasıyla yargılandım. Az önce çok değerli bir soru sordunuz: 'Bilirkişi niye böyle yazsın?' dediniz. Haklısınız. Ama ben iddia ediyorum ki, iddia makamıyla bilirkişi arasında menfaat ilişkisine dayalı bir düzen içerisinde yazılmış raporlar var. Bu kadar kasıtlı cümleler kurulmaz”.
İmamoğlu: Biz balıkları rüyada yiyoruz
Celseye ara verildi.
Halk TV'den Gamze Altunay'ın aktardığına göre İmamoğlu salondan çıkarken seyirciler sesindeki kısıklık nedeniyle "Hasta mısınız?" diye sordu. İmamoğlu boğazında hafif ağrı olduğunu ama iyi olduğunu belirtti. Seyircilerden "Balık versinler size" diye bir ses geldi. İmamoğlu bu sese "Biz balıkları rüyada yiyoruz" diye cevap verdi.
İmamoğlu, Demirel'e soruyor
Duruşma İmamoğlu'nun İBB Yol Bakım ve Altyapı Daire Başkanı Seyfüllah Demirel'e yönelik sorularıyla devam etti.
Mahkeme Başkanı: Ekrem Bey’e söz hakkı verelim.
Ekrem İmamoğlu: Sayın hakim, sayın heyet, bu mahkemede bu soruları sormanın aslında ne kadar kıymetli olduğunu, az önceki savunmayı dinleyince daha da iyi idrak ediyorum. İyi ki böyle bir karar almışız ki sizin de kamuoyunun huzurunda da böyle bir diyaloğun, aslında bu yargılamanın gidişatına çok önemli katkılar sunacak. Çünkü bu mahkemede şöyle bir duruma da şahitlik ettiğimizi düşünüyorum. Bizler, kamuda görev yapan insanlarız. Ben, seçilmiş olarak bir belediye başkanıyım. Karşımdaki kişi de saygıdeğer, bizim daire başkanımız olarak görev yapan bir dostumuz. Niye saygıdeğer Seyfullah Bey diyorum? Çünkü bu insanlar kolay yetişmiyor ve bu insanlardan biz de bir şey öğreniyoruz ve kamuyu o insanlara teslim ediyoruz. Görevli olarak İstanbul'da, Türkiye'nin en büyük -bunun özellikle söylenip bilinmesi- en büyük organizasyon kabiliyetine sahip kuruluşları olan bir teşkilat ya da örgüt. Ama bir suç örgütü değil. Ve bu insanlar özenle seçildiği takdirde gerçekten Türkiye de bundan büyük menfaat elde ediyor. Bu manada bu ilişkilerin açığa çıkması, kamuda nasıl bir hizmet yapılmasının gerektiği hususunda da burada kamuoyu bilgilendirilmiş oluyor. Zira en büyük isyanımız; benim, şu anda bile dinlerken kıymetli daire başkanımızı içim yanıyor. Çünkü ifade ettiği şekliyle, bilirkişi raporları ve iddianamenin iş birliğiyle -bakın altını çizerek söylüyorum- iş birliğiyle hazırlanan bir iddianameyle, Türkiye'de hapis yatıramayacağınız, -eğer bu şekilde işleyecekse sistem- bürokrat yok! Herkesi atın hapse! Bu kadar net yani. İnanın, size demiyorum onu, özür dileriz. Yani size demiyorum.
Mahkeme Başkanı: Rutin hatırlatmamı yapıyorum size.
Ekrem İmamoğlu: Soruya geçeceğim ama bu önemli, gerçekten önemli. İyi algılanması lazım onun için. Sayın Seyfullah Bey, saygıdeğer daire başkanımız; az önce söylediniz ama sizin de göreve başlamadan önce bir tanışıklığımız, bir muhabbetimiz olabilir de olmayabilir de. Yani bunun bir suçu olduğu için söylemiyorum ama iyi anlaşılması adına, bir tercih açısından bir ideolojik iş birliğimiz ya da bir masamız, hayatımızın böyle bir evresi oldu mu, olmadı mı?
Seyfullah Demirel: Böyle bir iş birliğimiz olmadı. Tanışıklığımız yoktu. Bir kelime söyledi; 'İdeolojik olarak bir yakınlığımız var mı?' dedi. Yoktur. Sayın Başkanımız 2014 yılında Beylikdüzü Belediyesi'nden belediye başkanımız seçildi, Cumhuriyet Halk Partisi'nden seçildi. Biz de 2014 yılında, ben de eşim -avukatım, avukatlığımı da yapacak- Avcılar'da, Milliyetçi Hareket Partisi'nden belediye başkanı adayıydık. Bizim Ekrem başkanla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde göreve başlatılmadan önce herhangi bir tanışıklığım, herhangi bir görüşmem yoktu ama belediyeci olduğum için herkesi tanıyoruz çünkü 32 yıldır ben bu teşkilata hizmet ediyorum.
Ekrem İmamoğlu: Dolayısıyla ikinci soruma geçiyorum. Dolayısıyla biz sahayı, kamuyu araştırıp ve referanslar, şu şekilde, bu şekilde önümüze gelen listelerden -yine daha önce size ve sayın heyetinize anlattığım gibi- bir insan kaynakları prensibi ve bilimi üzerinden analizler neticesinde bir görev teklifi size yapıldı. Az önce söylediğiniz için böyle söylüyorum, soru haklı halinde değil, yoksa soru soracaktım. Görev teklifi şeklinde size yapıldı. Siz de bu talebi kabul ettiniz. Bu görüşmelerde ve bu kabuldeki, kabulden sonra zaten biz size hayırlı olsun dedik sadece. Bu görüşmelerde de ve bu kabulde herhangi bir özel şartımız, herhangi bir özel anlaşmamız ya da herhangi bir yönlendirmemiz gibi gibi gibi bir koşul, sizi kamu ahlakı ve terbiyenizin dışında bir koşulla karşılaştınız mı?
Seyfullah Demirel: Karşılaştık sayın hakim bey. Başkanımız bir soru sordu, karşılaştık. Bundan da söyleyeyim, karşılaştık. Sayın başkanımızla bizim ilk tanışıklığımız Yol Bakım Daire Başkanlığı'nda başkanımıza ve üst düzey yöneticilere Yol Bakım Daire Başkanlığı'nın brifingini vermiştik, Yol Bakım Daire Başkanlığı'nı tanıtmıştık. Bu tanıtımdan sonra yerleşkeyi, daire başkanlığımızın yerleşkesini gezerken -bunun için söylüyorum tam da bu konuyla ilgili- kış çalışmalarıyla ilgili sayın başkanımıza tuz depolarını vesaireyi vesaireyi gösterdik. Bu işin nasıl yapıldığını, kamyonların nasıl hazırlandığını... Başkanımız orada bize çok ilginç bir talimat verdi. 'Sayın Seyfullah Bey' dedi, 'ben Beylikdüzü Belediye Başkanlığı yaparken bir kamyon tuz İstanbul Büyükşehir Belediyesi istedi, bana bir kamyon tuzu çok gördü, vermediler.' Bir önceki genel sekreterimiz Oğuz Bey de Murat Bey de yanımızdaydı. 'Size talimatımdır' dedi, 'hangi belediye parti ayırmadan, parti ayırmadan kim ne kadar tuz isterse vereceksiniz.' Ki İstanbul'da tuz çok önemlidir, ilçe belediyeleri genelde tuz almaz Büyükşehir Belediyesi'nden alırlar. Tabii biz başkanımızın talimatlarını yerine getirmedik. Herkesin hak ettiği kadar tuz verdik. Herkese istediği kadar tuz veremedik. (gülüşülüyor) Ama bu süreç boyunca Sayın İmamoğlu'yla çalıştığım süreç boyunca bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Bize gayrimeşru sayılabilecek hiçbir belediye başkanı -daha önce çalıştığım belediye başkanlarım dahil- hiçbirisinden ben hiçbir şekilde gayrimeşru bir teklif şimdiye kadar almadım, sayın başkanımız da dahil.
Ekrem İmamoğlu: Dolayısıyla hani şunu da sormak isterim ama sayın hakim, bu çok ilginç bir hatırlatma oldu. Çünkü Beylikdüzü Belediye Başkanıyken, kış koşullarında herkesin Büyükşehir depolarından tuz aldığını biliyoruz ama biz tuz alamadık. Alamadık. Ve bu çok işte o dönemde burada da bürokrat arkadaşlarımız var, sonra belediye başkanı. Alamadık yani. Sonra bizim müteahhit arkadaşlardan biri 2, 3 kamyon tuz getirdiğini gördük. "Nasıl aldın?" dedik. "Kantarın başındakiyle anlaştık aldık" dedi. Biliyor musunuz? Bunları yaşadık yani. Onun için ben bunu kimseye yaşatır mıyım? Hatırlattığın için teşekkür ederim.
Biz Seyfullah Bey'le burada sadece selamlaşıyoruz son 3, 4 haftadır. Yani bunlar asil insanlar. Bunlar çok sayıda. Burada saygıdeğer insanlardan çok var ve gerçekten içim kavrulduğu için bunları ilave ediyorum. Size, yani menfaat açısından, kişisel vesairenin, İstanbul'un menfaatinin dışında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde herhangi bir masamız oldu mu?
Seyrullah Demirel: Hayır.
Ekrem İmamoğlu: Saygıdeğer hakim, değerli heyet; bakın yani bunu söylemek zorundayım, gerçekten içim kavruluyor. Yani şu bilirkişi tespitlerinin iyi incelenmesi lazım. Ben buradan müdafi dostlarıma da söylüyorum, ben eksik söyleyebilirim, ben avukat falan değilim yani. Ama bütün bu bilirkişilerle ilgili suç duyurusunda bulunulması gerektiğini düşünüyorum. Ben bir başka salonda siz de biliyorsunuz bir başka bilirkişi davasıyla yargılandım. Hani az önce çok değerli bir soru sordunuz, "Niye yazsın?" dediniz. Haklısınız. Niye yazmalı? Yazmamalı. Ama ben iddia ediyorum ki iddia makamıyla bilirkişi arasında bir menfaat ilişkisiyle kurulu düzenle yazılmış raporlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kadar kasti cümleler kurulmaz. Başka tespitler de var. Ben sorularımı sordum. Teşekkür ederim, sağ olun başkanım.
Seyfüllah Demirel kürsüde
İBB Yol Bakım ve Altyapı Daire Başkanı Seyfüllah Demirel ifade için kürsüye çıktı. Demirel, "Ben hemşeri bağlantısıyla bu konuma gelmedim. Liyakatımla geldim. Daha önceki belediyelerde ne yaptıysam İBB’de de aynı kriterle çalıştım. Daha önceki belediyelerde tutuklanmayıp bu belediyede tutuklanmamı manidar görüyorum. Biz İBB’de İmamoğlu ile değil başka biriyle çalışıyor olsaydık hatta o kişi CHP’den biri olsaydı biz sizin karşınıza gelmeyecektik" dedi. Demirel sözlerini şöyle sürdürdü:
"114 milyon 381 bin liralık bir iş. Alt yüklenicilere İSFALT gibi kısmi teklif açabilirsiniz. İSFALT elbette ki alt yüklenicilere yaptıracak. Çalıştırmak için ekip mi kurması lazım, böyle bir şey olur mu? Açık ihaleler yaparız, benim önüme gelir, ben ona işi yaptırırım.
2003 yılından 2025 yılına kadar İSFALT’tan başka kimse bu işin ihalesini almamış. Tüm ihaleleri İSFALT almış. Tüm yıllarda ihaleleri İSFALT alınca ihaleye fesat karışmış olmuyor da biz alınca mı ihaleye fesat karıştı? Şartnamemiz de değişmedi bizim. Yıllar içerisinde işlenen belgenin tutarı da değişmedi.
Hem karayollarında müdürlük yapıp bilirkişi olarak görevlendirileceksiniz hem de her gün yaptığınız bir işi geleceksiniz burada çarpıtacaksınız. İBB’nin yaptığı bir işe geleceksiniz farklı anlam kazandıracaksınız.
2019 yılına kadar, bizden önce kış çalışmalarıyla ilgili istenen belge sadece yapıp yapmadığıydı. 2019’dan sonra rekabeti artırabilmek için tüm samimiyetimle söylüyorum bunu ben istedim; ego sahibiyim, yaptığım işlerde rekabeti severim her ay bir önceki yıla göre belediyeyi ne kadar kâra geçirdik diye rapor hazırlayıp üst yönetime gönderiyorduk. Bıkmıştık bunları hazırlamaktan.
İş deneyim belgesine şunları ilave ettim: Kış şartlarıyla mücadele işleri, katı atık toplama işleri, araç gereç ekip çalıştırma, bakım onarım işlerinden herhangi biri benzer iş olarak kabul edilecek; bizim ihalemize teklif verebileceklerdir. Rekabeti artırmak için yaptım bunu.
Ama bilirkişiler bunu aralarında doğal bağlantı olmayan kış şartlarıyla mücadele ve katı atık toplama gibi işlerin bir arada ihale edilerek işin hacminin yükseldiği ve isteklilerin ihaleye girmesinin engellenerek rekabetin kısıtlandığı şeklinde yorumlamışlar. Bizim dosyamızda birim fiyatı bile yok. O iş başka iş, karıştırmışlar; ben öyle bir ihaleye çıkmadım. Karayollarında müdürlük yapan bir bilirkişinin bunu bilmemesi ihtimal dahilinde değil. Bunu niye yazıyor? Savcılık makamı da ona inanıyor. En az 10 yerde geçiyor. Yapmadığımız şeyle neden suçlanıyoruz? Niye yatıyoruz? Benim görmediğim torunum var, daha yeni doğdu. Ben niye buradayım? Bu yalancılar yüzünden buradayım. Ben ihaleye fesat karıştırmadım. İhaleyi daha da büyüttüm herkes girebilsin diye ama biz cezaevindeyiz".
İmamoğlu söz istedi: Sırtınızda çok büyük yük var
Halk TV'den Gamze Altunay'ın aktardığına göre duruşmanın ilk dakikalarında İmamoğlu söz istedi. İmamoğlu, şöyle konuştu:
"Teşekkürler Sayın Başkan, Sayın Heyet.. Öncelikle yargılamanın bundan sonraki süreci inşallah hayırlara vesile olsun. Herkesin katkılarıyla, başta sizlerin ve burada bulunan hukukçularınü, hatta katılımcıların, seyircilerin herkesin katkılarıyla hayırlara vesile olsun. Çünkü hayra ihtiyacımız çok yüksek.
Önce güncel bir hususu size aktarmak istiyorum. Arkadaşlarımızın da yoğun şikayeti var bu konuda. Bazı hazır paket ürünlerini alıp buraya getirenler, bu sabah cezaevinden çıkışta getirememişler, alamamışlar. Bu hususta mahkemenin mi bir iradesi ya da bu uygulama hapishanelerde ise oraya sizin bir etkiniz olabilir mi? Gibi bir hususu… Sonuçta bu tabii eğer sadece cezaeviyse, belki cezaevlerine biz de kendi yazılarımızla dile getirebiliriz. Ama sizin de katkınız olabilir mi diye bu notu iletmek istedim. Bir başka husus; öğle vakti yemek arzumuz vardı. Bu hafta çözülebileceği konusunda katkı talep etmiştik. Komutanlarımız da takip ediyor süreci. Konuştuğumuz hususlar… Yine sizin de katkınız olursa… Çünkü anladığım kadarıyla orada da Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı ve buradaki yürütme bu işte yetkili olabiliyor.
Bir diğer husus Sayın Başkan, Sayın Heyet; tabii perşembe günü çok geç saatte biten savunmalar oldu. 18 arkadaşımız tahliye edilmiştir. Tahliyesi elbette bizleri sevindirmiştir. Tahliye öncesi verdiğiniz kararın bir başlangıç olduğu tarifi, bizlerin bakış açısından, vicdani olarak da adalet açısından da kıymetli bir değerlendirmedir. Elbette yaklaşımınızı önemsediğimizi ifade etmek isterim. Ancak bazı hatırlatmalar yapmayı da önemsiyorum bu çerçevede. Yani kesinlikle yargılamaya farklı bir bakışla yön vermeniz gerektiğinin de bir ihtiyaç olarak altını çizmek istiyorum. Gerçekten onlarca mağdur kişinin her gün özgürlüklerinden alınan bir gün olması, can yakıyor. Bedeli ödenmeyecek bir zaman dilimine dönüştüğünü ifade etmek isterim. İnsanların gerçekten bir günü bile tutsak geçirmemesi inancı ve yargılamaya olan inancı, -sadece sizin yargılamanıza değil, daha önce de konuşmamda ifade ettim- buradaki yargılama sürecinin gerçekten hepimiz için çok önemli bir dayanak olan yüce Türk yargısının, yaşamsal bir dayanak olan yüce Türk yargısının itibarına da çok büyük katkı sunduğunu ve sunacağını, alınan her kararla eksi ya da pozitif yönüyle katkı sunacağını da belirtmek zorundayım.
Bugün şunu söylemem lazım: Sadece burada tutsak olanlar değil, bazı adli tedbirlerle ilgili süreçler de var. Dosyanızda bunlar mevcut. Bırakın hani bir gün tutsak geçirmeyi; bazı insanların gelirleri ortadan tamamen kaldırılmış, kurumları, şirketleri, yapıları, yaşamlarına el konulmuş biçimde… Ne bileyim işte evde hapis yatanından tutun, işte başka uygulamalar söz konusu. İnsanların bu anlamda da hayatlarını etkiliyor. Ama daha da önemlisi; burada hala babalarından dolayı tutuklu olan evlatlar var, akrabası olduğu için tutuklu olan insanlar var. Gerçekten büyük ızdırap içerisinde olan kadınlar var. Hayatını bürokrasiye ve özellikle kariyerine adamış, devletine hizmet etmiş insanların çektiği acılar var. Bana göre birçok insan burada masum ve tamamı tutuksuz yargılanmalı. Bu yönüyle bunun ele alınmasının, hani ay sonunu beklemek, ara kararı beklemenin dışındaki hamlelerin de çok insani, çok vicdani, adalete büyük katkı sunacağının altını çizmek isterim.
Bunun yanı, sıra burada olmayan ama hala durumu belirsiz, bu soruşturma kapsamında tutuklu olan şoförler, emekçiler, bürokrasiden insanlar var. Ağır ameliyat geçirip, hapiste ameliyatın nekahat dönemini geçiren bürokrat arkadaşlarımız var. Yani bütün bunlar, gerçekten takip edilmesi gerekenler olduğunu düşünüyorum. Bir başka boyutuyla da sözümü toparlama isterim. O da şu: Burada özellikle birtakım uygulamalara maruz kalan, tutsak olan veya dışarıda birtakım adli tedbirlerin büyük sıkıntısı altında ezilen aileler, insanlar, kadınlar, evlatlar, çocuklar olduğu yerde, yanlış uygulanan, tamamen kanuna aykırı olduğunu düşündüğüm ve hukukçuların tarifiyle etkin pişmanlık üzerinden, tabiri caizse toplumun karakterini de etkileyecek şekliyle ödüllendirilmiş gibi, sahadan naralar atacak şekilde hareket eden uygulamaların da çok ciddi kul hakkına sebep olduğunu düşünüyorum. Yani bunlar için hem hatırlatma hem iyi temennilerimi, iyi dileklerimin altını çizerek size sunmak ama bütün bu tedbirlerin alınması, gerçekten burada sizin adil yargılanmayla ilgili önünüzdeki sürece daha iyi bir zemin hazırlayacaktır. Bizlerin de ve bütün Türkiye'nin de sürece ve yargılamayla ilgili usule, esasa bakışta da çok büyük katkı sunacağını düşünüyorum.
Çünkü bir operasyonlar gündemi yaşıyoruz. Bunlara girmeyeceğim elbette, burayı ilgilendirmiyor. Ama yaşanıyor. Siyasi olan tarafı var yaşanıyor. Birtakım adli işler, tutuklananlar, gözaltına alınanlar… Bir bakıyorsunuz tamamı serbest bırakılmış, tamamı şu an sahada geziyor. Merkez Bankası'nı dolandıran insanlar sahada geziyor; 3 ayda serbest bırakılmış! Ama burada hayatını devletine adamış insanlar tutuklu, süreçte yargılama geçiriyorlar. Gerçekten çok masum insanlar var. Tekrar altını çiziyorum; kadınlar var, evlatlar var, kardeşler var, aileler var… Çok büyük yük var sırtınızda. İyi yargılama ve adil yargılama sürecinde, karşınızda yargılanan insanlar olarak attığınız her adımda yanınızda olacağımızı, ama aksi takdirde de gereken tepkiyi göstereceğimizi de ifade etmek isterim. İnşallah hayırlara vesile olan bir yargılama sürecini, bu mahkemede bütün arkadaşlarıma yaşatırsınız. Bunları söylemek istedim. Teşekkür ederim".
Mahkeme başkanı İmamoğlu'nun sözlerine "Savunmaya başlamadan önce, Ekrem Bey'in belirtmiş olduğu hususlarla ilgili, zaten tutukluluk değerlendirmelerimizin süreç içerisinde devam edeceğini zaten belirtmiştik o hususla ilgili. Konutu terk edemeyen hiç kimse yok diye biliyoruz dosyada. Çünkü biz duruşma başlamadan önce, konutu terk etmeme tedbirlerinin hepsini kaldırdık dosyada. Bu kumanya konusunu biz daha önce ilettik. Bunun bir tek akşam yemeği için buraya bir servis imkanı sunulabildiğini söylediler. Mevzuat olarak aslında onun uygun olmadığını ama bu yönde bir inisiyatif kullanıldığını, çünkü duruşmaların uzun sürmesi nedeniyle bu yönde bir uygulama yapabildiklerini belirttiler. Yiyecek konusunu bilmiyorum, o cezaevinden getirilen hususu. Normalde bizim o anlamda bir müdahale şansımız yok. Ancak ben, şifahi olarak görüşürüm. Gerekirse yapılabilecek bir şeyler varsa, bir çözüm yolu bulmaya çalışırız ona da" yanıtını verdi.
16. celse başlıyor: Erdoğdu "Bu resmen işkence" dedi
16. celse için sanıklar duruşma salonuna girerken eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu "Aşağıda yemek yok, su yok. Bu kadar kötü muamele olur mu, bu resmen işkence, etrafımız pislik içinde. Ben milletvekiliyim benden kimseye zarar gelmez” diye bağırdı.
Geçen hafta neler oldu?
Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu geçen hafta tahliyesini talep etmemiş; "Sayın Başkan, bütün arkadaşlarımı serbest bırakın, ben buradayım. Bu siyasi bir davadır ve çökecek" demişti.
Geçen hafta Kadriye Kasapoğlu Ali Üner, Altan Ertürk, Baran Gönül, Başak Tatlı, Davut Bildik, Ebubekir Akın, Esra Huri Bulduk, Evren Şirolu, Fatih Yağcı, Hüseyin Yurddaş, Kadir Öztürk, Mahir Gün, Mustafa Bostancı, Nazan Başelli, Sabri Caner Kırca, Sırrı Küçük, Zehra Keleş tahliye edilmişti.