14 Nisan 2026, Salı
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 08.04.2026 11:00 | Son Güncelleme: 08.04.2026 19:13
19:11
"Ekrem Bey ile aynı yolda yürümekten gurur duyuyorum"
18:45
"Murat Ongun'la hiçbir bağı yok ama örgüt üyeliğiyle suçlanıyor"
16:49
Reklam İstanbul çalışanı Yusuf Utku Şahin: Dosyada adı geçen birçok kavramı ilk kez emniyette duydum
16:05
Ulaş Yılmaz'ın avukatlarından Hüseyin Ersöz: Kararları sözle uyguluyorsunuz biz kararları görmüyoruz
14:05
Duruşmaya ara verildi
13:34
Avukat Hasan Fehmi Demir: İthamı anlaşılır kılmak, sanığın anlayabileceği şekilde anlatmak Cumhuriyet Savcılığı'nın görevi
12:21
Ulaş Yılmaz: Özgürlüğümden mahrum bırakılmamın tek nedeni özensiz bir soruşturma
11:13
Orhan Gazi Erdoğan: Olmayan bir veriyi gönderdiğim iddiasıyla 6 aydır özgürlüğümden mahrumum
11:07
Duruşma başlıyor
11:04
İBB davası 18. celseyle devam ediyor

İBB davasında 18. gün | Ulaş Yılmaz: Özgürlüğümden mahrum bırakılmamın nedeni özensiz bir soruşturma

Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu İBB davası 18. gününde
İBB davasında 18. gün | Ulaş Yılmaz: Özgürlüğümden mahrum bırakılmamın nedeni özensiz bir soruşturma
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu İBB davasında 18 kişinin tahliyesinin ardından bugün beşinci hafta 18. gün başlıyor.

Dava beşinci haftasına girerken geçen hafta son savunmayı İSFALT Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Karataş yapmış; avukatların tahliye talepleri alınmıştı. Mahkeme bir ara karar vermiş, savcı sekiz ismin tahliyesini istemiş; 18 kişi tahliye edilmiş ve 89 kişinin tutukluluğuna devam kararı çıkmıştı.

6 Nisan'da savunma kürsüsüne İBB Yol Bakım ve Altyapı Daire Başkanı Seyfüllah Demirel, tutuklu İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş'in kardeşi tutuklu sanık Zafer Keleş, tutuklu İBB Bilgi İşlem personeli Emrah Yüksel çıktı.

Dün (7 Nisan) İBB Akıllı Şehirler Müdürlüğü personeli İsmet Korkmaz, İBB Bilgi İşlem personeli Emrah Yüksel, yazılım mühendisi Iraz Bayrak, bilgisayar mühendisi Mehmet Çağlar Kuru, İPA çalışanı Nuri Cem Ceylan kürsüye çıktı.

Bugün duruşma CHP Bilgi İşlem Sorumlusu Orhan Gazi Erdoğan'ın savunmasıyla devam etti.

19:11 08 Nisan 2026

"Ekrem Bey ile aynı yolda yürümekten gurur duyuyorum"

Yusuf Utku Şahin'in avukatı Muhammet Afşin Gayretli'nin ardından İBB İSTTELKOM Genel Müdürü Melih Geçek savunmasına başladı. Gözaltındayken kendisine kelepçe takıldığını belirten ve polislerin görüntü alınması talimatını birbirlerine söylediği iddiasında bulunan Geçek, "Polisin böyle bir görevi var mı?" diye sordu. Beylikdüzü'nden bu yana Ekrem İmamoğlu'yla çalıştığını ve savcının da bunu kendisine sorduğunu ifade eden Geçek, "Ekrem Bey ile aynı yolda yürümekten gurur duyuyorum" diye konuştu. Geçek, bir satırlık gizli tanık ifadesiyle tutuklandığını savundu.

18:45 08 Nisan 2026

"Murat Ongun'la hiçbir bağı yok ama örgüt üyeliğiyle suçlanıyor"

Duruşmaya verilen ara sonrası, Yusuf Utku Şahin'in avukatı Muhammet Afşin Gayretli'nin savunması başladı. MASAK'ın hazırladığı raporda müvekkili hakkında hiçbir tespit olmadığını savunan avukat Gayretli, "Müvekkilim İBB çalışanı değil, Reklam İstanbul isimli şirkette çalışıyor ve henüz İstanbul Senin uygulaması açılmadan da istifa ediyor" dedi. Avukat Gayretli, "Kişinin hürriyet hakkına çok açık bir saldırı var" ifadelerini de kullandı. Müvekkili hakkında teknik takip olmadığını, Murat Ongun'la hiçbir bağı olmadığını ancak örgüt üyeliği iddiasıyla suçlandığını ifade eden avukat Gayretli, Yusuf Utku Şahin'in tahliyesini talep etti.

16:49 08 Nisan 2026

Reklam İstanbul çalışanı Yusuf Utku Şahin: Dosyada adı geçen birçok kavramı ilk kez emniyette duydum

Reklam İstanbul çalışanı Yusuf Utku Şahin savunmasına başladı. Şahin savunmasında şöyle konuştu:

"Sayın Başkan, Sayın Heyet; buradaki herkese öncelikle selamlar ve saygılar sunarım. Eylem 13 kapsamında isnat edilen suçlar hakkında bugün savunmamı yapacağım. TCK 135. madde gereği "kişisel verileri kaydetmek", 136. madde kapsamında "kişisel verileri ele geçirme ve yayma" ve 220. madde uyarınca "örgüt üyeliği" suçlamaları hakkında, savunmamı desteklemek amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan aldığım verilerle açıklamalarda bulunacağım. Sayın Başkan, ben aslında bir ifadeden dolayı tutuklanmış biriyim. İddianamenin sadece tek bir yerinde, Emrah Yüksel'in ifadesinde geçen bir kısımda adım geçiyor. İddia makamı tarafından karşıt bir delil sunulmadığı halde tutuklandığım için, bugün size aslında "yok olanı" ispat etmeye çalışacağım. Yani böyle bir durum olmadığını elimden geldiğince kanıtlayacağım. Bunun için de birtakım olay örgülerinden bahsetmek ve hakkımdaki bazı yanlış bilgileri, özellikle medyada çıkan hatalı haberleri düzeltmek zorundayım.

2013 yılının Temmuz ayında üniversiteyi bitirdikten sonra, 2014 yılının başında vatani görevimi ifa etmek adına 6 aylığına askere gittim. Askerlik dönüşü iş arayışımı sürdürdüm; aslında Bilgisayar Mühendisliği mezunuyum fakat kısmet reklamcılık sektörüneymiş, bu sektöre giriş yaptım. Grup çatısı altındaki Endomia şirketinde "junior reklamcı" olarak işe girdim ve 1,5 yıl bu şirkette çalıştım. 2016 yılının Kasım ayında Doğan Holding bünyesindeki Doğan Medya'dan aldığım iş teklifini değerlendirerek oraya transfer oldum. Bu şirkette; Hürriyet, Milliyet, Posta, Fanatik, Kanal D, CNN Türk gibi Türkiye'nin önde gelen web sitelerinde reklam yayınlarının kurulumları ve performans maksimizasyonu üzerine çalışmalarda bulunduk. Doğan Medya'da çalışırken 1,5 yıl sonra şirket Demirören Medya'ya satıldı. Sonraki 1,5 yılda da Demirören grubunda görev yaptım. 2019 yılında Gainflex isimli bir oyun firmasından gelen teklifi değerlendirip oraya geçtim. Gainflex firmasının ürettiği oyunların; Amerika, Brezilya, Avustralya, Rusya, Avrupa ve Türkiye’de reklamlarını yaparak, oyun içi reklam gösterimi veya uygulama içi satın alma yoluyla şirkete gelir sağlama göreviyle, yani "dijital pazarlama sorumlusu" olarak çalıştım.

Burada 1 yıl kadar çalıştıktan sonra, 2020 yılının Aralık ayında Reklam İstanbul firmasından aldığım teklifi kabul ederek transfer oldum. Reklam İstanbul firmasının %50 hissesi Mustafa Nihat Sütlaş'a, %50 hissesi ise Uğurhan Atma'ya aitti. Sektörden benim adımı duyup, beni bilip aslında işe aldılar. İşe başladıktan 15-20 gün sonra kendisiyle birtakım fikir ayrılıklarım başladı. Bu fikir ayrılıklarım 5-6 ay içinde çok ciddi boyutlara geldi. Böyle bir durum olduğunu artık istifanın sunulmasına bakarsanız tarihleri özellikle belirtiyor Sayın Başkan; 2021 yılının Haziran ayında istifamı verdiğimde, işte ilk personel yerine birinin kurulması derken, 2021 yılının Temmuz ayında Reklam İstanbul firmasından ayrıldım. Ayrıldığım gibi -bir cuma günü ayrıldık- bir pazartesi günü Bond Dijital isimli firmada işe başladım. Bond Dijital isimli firmada görevim; satış ekibine destek, reklam yayınlarının kurulumu, kurulan reklamlardan performansın takibi şeklindeydi. İstanbul Senin, 18.11.2021 yılında çıkmış. Ben Bond Dijital firmasının bir çalışanıyım bu arada. Burada görevimi ifa ediyorum, 01.09.2022'ye kadar Bond Dijital firmasında çalıştım. 01.09.2022'de Boyner Holding'den gelen iş teklifini kabul ederek, Boyner Holding'in reklam ekibi olan BNR Teknoloji A.Ş.'den gelen iş teklifini kabul edip bu firmaya transfer oldum. Burada reklam satışı, yine reklam yayınlarının kurulumları ve reklam performanslarıyla ilgili çalıştım. 2 yıl boyunca burada çalıştım.

2024 yılının Ağustos ayında tekrar Reklam İstanbul'dan bir iş teklifi geldi, ilk başta tabii ki şaşırdım. Fakat şirketin yapısına baktığımda Uğurhan Atma şirketten bütün hisseleri satmış, ekibiyle beraber ayrılmıştı. Tek sahibi Mustafa Sütlaş gözüküyordu. Bu yüzden bu iş teklifini değerlendirip buraya geçtim. Bana yüzde 1 hissesi bile kalsaydı aslında bu iş teklifini değerlendirmeyi düşünmüyordum aslında. 2015'in Martı'ndan 2024 yılının Ağustos ayına kadar bu şekilde reklam üstüne çalıştım. Reklam İstanbul firmasına işe girdikten 6-7 ay sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi operasyonları oldu ve kayyum atandı. 11.04.2025'te Reklam İstanbul firmasına kayyum geldi. Kayyumlar geldikten sonra tabii ki şirketteki birçok evrak, personel listelerini detaylıca istediler. Biz de bunları hemen paylaştık şeffaf bir şekilde. 2 haftalık bir inceleme sonucunda hepimizi karşımıza aldılar.

Yani 28 tane çalışanı olan bir firmadayız, ben de onlardan biriyim. Bizle ilgili herhangi bir şüphe durumunun olmadığını, aynı itina ve özveriyle çalışmaya devam edebileceğinizi, basiretli bir tüccar olduğumuzu ve aynı şekilde şirketi yöneteceğimizi, bundan sonra TMSF güvencesi altında olduğumuzu bahsettiler. Biz de 'peki' dedik, devam ettik. Çünkü hepimizin endişesi var, ilk kez çalışanlar olarak böyle bir duruma düşmüştük; 'Şirket mi kapanacak, işten mi çıkarılacağız?' Herkesin kredi borcu var, kira ödüyorlar, ev geçindiriyorlar gibi endişelerimiz vardı. Bu güvenceyi alınca bu şekilde çalışmaya başladım ve çok sıkı çalıştık. Yani TMSF tarafı, hukukçu ve avukatlar, finans şeklindeler. Reklam dünyasını bilmiyorlar, aslında biz her şeyimizle anlattık; nedir, ne değildir. Çünkü sakladığımız hiçbir şey de yok. Mimari de 7 ay boyunca kayyumlarla birlikte özverili ve itinalı bir şekilde çalıştık Sayın Başkanım. 11 yıl 6 aylık kariyerim aslında böyle. 30 Ekim sabahı tutuklandım; kayyumlarla 7 ay çalıştıktan sonra. "İstanbul Senin" uygulaması veya İBB Hanem uygulaması veri tabanına erişme konusunda kendimi "dış kapının dış mandalı" bile görmüyorum, öyle söyleyebilirim. Bu arada birçok kurumsal firmada çalıştım ama bugün ifademi biraz samimi bir şekilde dile getireceğim. Hatta anlattığım şeylerde aklınıza yatmayan bir yer olursa direkt kesip soru da sorabilirsiniz, benim için hiç problem değil.

30 Ekim sabahı polisler eve geldiğinde, neden geldiklerini sorduğumda; "İstanbul Senin uygulaması için geldik" dendi. Haziran ayından beri medyada dönen bir konuydu, haber programlarından falan gördüğümüz bir şeydi. Sordular: "İBB çalışanı mısınız?" Hayır. "İBB rakip şirketlerinde misiniz?" Hayır, orada da hiç çalışmadım. Hatta amirlerine "Doğru adrese mi geldik?" diye teyit ettiler. Ondan sonra dediler ki: "Biz İstanbul Senin ile alakalı geldik." Medyadan bildiğim için "Peki, buyurun" dedik. İş bilgisayarıma, kişisel bilgisayarıma ve telefonuma el konuldu. "Yok olanı" ispat etmem gerektiğini o zaman anladığım için şifreleri verdim; iş bilgisayarımı ve telefonumu teslim ettim. Polis tutanaklarına da geçmiştir zaten. Sonra Vatan Emniyet'e gittik. Soruyorum: "Suçum ne, günahım ne? Bir anlatın bakalım." Polisler; "Savcılıktan sorular gelecek" dedi. Öğleden sonra sorular geldi, "Sorulardan anlarsınız" dendi bana. Peki dedim. Soruları inceliyorum Sayın Başkan; işte bir firma var, İstanbul Senin veri tabanı çalışanları var... Ben de yeni öğreniyorum, ilk kez o sorulardan duydum. Sanki bir ilişkim varmış gibi "Bunlarla ilişkin nedir?" falan diye sormuşlar. Bütün sorulara "Bilmiyorum" veya "Tanımıyorum" şeklinde cevap verdim.

Çünkü bu konuyla herhangi bir İstanbullu vatandaş kadar bağlantım var; kime sorsanız aynı cevabı verir. Hiçbir bilgim yok. Hep özel sektörde çalışmış biriyim, zaten nasıl bir erişimim olsun? Polise de sordum: "Memur arkadaş, bu sorular doğru mudur? Benimle mi alakalıdır?" Tanımadığım kişiler, bilmediğim bir sektör... Çünkü reklamcıyım ben. Çok enteresan veri tabanı şeyleri soruluyor. Hatta memur bey amirini arayıp "Yanlış soru mu gönderdik?" diye teyit ettirdi; o da benim şaşkınlığımı fark etti. "Doğru sorular" dendi, devam ettik. "İlgili bir yer çıkar elbet" dedim. En sonunda bir ifade çıktı; Emrah Yüksel diye bir kişiden alınan bir ifade. Hayatım boyunca tanımadım, etmedim; Emrah Yüksel'i bilmem, hiç görmedim. İfadeden okuyorum; "İletişim çadırı ekibinden" diyor. Sayın Başkan, ben "Emrah Yüksel kimdir?" diye düşünürken "İletişim çadırı nedir?" diye de düşündüm. Aklıma Ramazan çadırı geldi; hani demirlerle dikilmiş falan... "Küçükken bile iftar çadırına gitmedim, ne alaka?" diyorum. Sonra avukatımdan öğrendim; Miniatürk'ün yanında bir binaymış, orası "İletişim Çadırı" diye lanse ediliyormuş. Buradan mailler geldiğini söylüyor.

İfadeyi okurken "Google kodları işlendi" diyor. İşte benim profesyonelliğime gelen kısım burası; ben reklamcıyım zaten. Bu kodun asıl amacı reklam analizi ve takibi yapmaktı. Evet, bu doğru; bildiğim bir şey. Bununla ilgili yorum yapabilecek kapasiteye geldim. Benden önce teknik olarak açıklandı ama çok kısaca ben de bahsedeyim: Bir örnek verirsek, siz bugün "kahve.com" diye bir web sitesi kuruyorsunuz Sayın Başkan; ne yapacaksınız? Bunun tanıtımını yapacaksınız, reklam yapmak zorundasınız. Bu Tag Manager üzerinden entegrasyonu yapıyorsunuz ki reklam yaptığınızda parayı doğru mu harcıyorsunuz, kötü mü harcıyorsunuz; onu görmeniz lazım. 10.000 TL bütçeniz var, reklamınızı yapıyorsunuz. Örnek veriyorum; TikTok'ta ya da Instagram'da yapıyorsunuz bu reklamı. Buradan web sitenize bazı kullanıcılar geliyor. Diyelim ki 500 kişi gelmiş. Siz diyorsunuz ki: "10.000 TL harcadım, 500 kişi gelmiş; kişi başı 20 TL. Çok." Reklam stratejinizi değiştiriyorsunuz. Gelen kullanıcının 300'ü filtre kahveye bakmış, 100 tanesi lattelere bakmış, 100 tanesi de espressolara bakmış. "Filtre kahveler o zaman daha çok revaçta" diyorsunuz. Burayla ilgili bir strateji yapayım, fiyat düşüreyim; belki daha çok talep olur. Bazen "Veblen etkisi" denilen bir tabir vardır; fiyatı artırarak daha fazla talep de sağlayabilirsiniz, belki bunu yapacaksınız. Belki reklam görsellerini değiştireceksiniz. İkinci 10.000 TL'lik bütçenizde farklı görselle test yapacaksınız. Bunlar aslında size analiz verilerini verdi; nasıl reklam yapmanız gerektiğine dair stratejiler çıkarmanıza yarayan bir şeydir. Evet, bu kısım benim profesyonelliğim ve bununla ilgili birçok yorum da yapabilirim.

Bugün bu koddan Ulaş Bey’in avukatları da bahsetti; birçok devlet dairesinde de var. Tam rakamı söyleyeyim: Türkiye'de aktif ne kadar kullanılıyor bilmiyorum ama 300.000 küsur tane web sitesi adresi var. Bunların şu anda 217.000 tanesinde GTM dediğimiz kod var. Bu kod, Google'ın dünya çapında verdiği ücretsiz bir hizmettir; yani herkes istediği gibi kullanabilir. Bugün siz de kurabilirsiniz, herkes kurabilir; sadece analiz için yapılan bir kısımdır. Sonra ifade devam ettiğinde, Sayın Başkan, Google Tag Manager kodlarıyla kişi eşleştirmelerinin kişisel bilgiler olmadan da yapılabileceği gibi bir cümle var. Şimdi Emrah Yüksel'in ifadesine henüz geçmeden, ilk yaşadığım süreci anlatıyorum. Anlamadım; yani Google Tag Manager üzerinden kişisel verilerin alındığı iddia edilmiş aslına bakarsanız. Böyle bir şey olamaz zaten, imkansız. Yani Google bunu bu şekilde yapan bir sistem değil. O anda tabii ki polis arkadaş sorduğu için teknik olarak anlatıp açıp gösteremiyorsunuz. Böyle bir şeyin olmadığını, tamamen yanlış bir değerlendirme olduğunu ve ifadenin yanlış olduğunu söyledim.

Sonrasında tekrar nezarete gittik ve ertesi gün adliyeye sevk edildik. Savcılığa gittiğimizde; burada bahsedilen savcıyla ben görüşmedim, başka bir savcıyla görüştüm. Bana polis sorgusundaki soruların aynısı soruldu ve gösterildi; aynı ifadeleri verdim. Fakat Emrah Yüksel'in ifadesinde şöyle bir şey var; dosyanıza itiraz edeceğim evraklardan da görüleceği üzere "Reklam İstanbul" isimli firmadan belgeler olduğu söylenmiş. "Bunlar nedir?" diye sordum; maillermiş. Poliste de sordum: "Nerede bu mailler?" diye; belki bir sonraki sayfada çıkar dedim. Bu arada şunu kaçırmayın; bir sonraki sayfada Emrah Yüksel ile bir HTS kaydı çıktı. 25 Mart 2021 tarihinde beni telefonla aramış. Şimdi "Neden aramış?" sorusu var; tam 5 sene önceki bir konuşma ve 83 saniye konuşmuşuz. Bu arada benim telefon numaram, Sayın Başkanım, 24 yıllık telefon numarasıdır; numaramı hiç değiştirmedim. Bir kere aramış, 82 saniye konuşmuşuz. Ben sadece tahminleme yapıyorum neden olabilir diye. Ben kişisel hayatımda aşırı tembel biri olsam da işlerde tam tersi çok hırslı bir insanım; yani mükemmeliyetçiyim ve çok meraklıyımdır. Bu yüzden 10 yılda 8 farklı iş yerinde hep yeni bir şey öğrenmeyi amaçladım.

Reklamcılık sektörü altında birçok farklı kategoriye ayrılır; bunlar Influencer Marketing, Programmatic, Oyun Reklamcılığı dediğimiz web sitesinin gelirini maksimize etme gibi alanlardır. Bunların hepsinde çok ileri seviye profesyonelleştim ve birçok firmada bunları öğrendim. Sektörde insanlar telefon numaramı birbirleriyle paylaşır. Bu kadar bilgi birikimim olunca haliyle insanlar hareketleniyor, soru soruyor, bilgi istiyorlar. Ben de bilgimi kendime saklamam, paylaşırım. Bu yüzden hiç tanımadığım insanlar arayınca da şaşırmıyorum; Emrah Yüksel de bir konuyla alakalı olarak telefon numaramı bir yerden tavsiye üzerine bulup aramış olabilir. 82 saniyede başka ne konuşabiliriz ki? Bir de bu tarz durumlarda benim yöntemim şudur: Telefonda uzun uzadıya bir şey anlatmam. "Söz uçar, yazı kalır" misali, büyük ihtimalle mail adresimi vermişimdir. "Bana bir mail at, gün içinde çok yoğun çalışıyorum, müsait olduğumda detaylıca yazayım ki ileride aklına bir şey takılırsa cevabı elinde olsun" demişimdir diye tahmin ediyorum. Hatırlamıyorum ama tahminim budur çünkü hiç tanışmadığım, görüşmediğim biriydi.

Emniyet ve savcılık tarafında da sorular gelince savcı sadece bana Emrah Yüksel'in ifadesini tekrar sordu. Aynı cevabı orada da verdim. Mailleri sorduğumda, şu anda elinde olmadığını belirtti; "Sonrasında gösterilebilir" dedi. "Peki" dedim, bir şey demedim. Hepsini burada detaylıca anlattım zaten ve tutuklama kararıyla mahkemeye sevk edildim. Sayın Başkanım, bir tane ifade ve hiç alakası olmayan sorular yüzünden buradayım. Yazılımcı değilse, bugün kime sorsanız o sorulara cevap veremez. Gittiğimde bir ara yukarıya falan baktım; kamera mı var, bir yerden bir şaka mı yapılacak sandım. Çünkü bahsettiğimiz şey, bugün Türkiye'deki bütün medya kuruluşlarının web sitesinde reklam performansını ölçmek için kullandığı bir koddur. Sayın Başkan, şöyle söyleyeyim: Türkiye'nin 2025 yılındaki reklam harcamaları 244 milyar lira. Bunun %72,2'si dijitaldir ve bu harcamalarda kullanılan bir koddur bu. Benim bundan dolayı tutuklandığımı reklamcılık sektörü duysa, 150 milyarlık sektör istifa eder gider; "Bunu kullanan tutuklanıyor, kişisel veriler alınmıyor" diye. Ben işte bundan dolayı tutuklandım Sayın Başkan.

Avukatım bir hafta sonra cezaevine bu mailleri getirdi. Baktım maillerde benim adıma yazılmış 2 tane mail var, toplamda 8 tane falan... Başlıklarından zaten önünüzde vardır, görmüşsünüzdür; "İstanbul Senin" ile alakalı olmayan birimler. Maillerin tarihlerine ilk başta bakmadım, sadece içeriğine baktım. İşim gereği 10 yılı aşkın süredir —rakamı kesinlikle abartmıyorum— milyondan fazla mail göndermişimdir. Bizim işimiz %90 mail üzerinden, %10 da yüz yüze veya pandemi sonrası online olan toplantılarla yürür. Bu kadar çok mail attığım için artık bir mail üslubum, bir mail lisanım oluştu. Mailleri gördüğüm anda "Bu mailler benim değil, benim üslubum ve dilim bu değil" dedim. Lütfen bana hemen SGK kaydımı çıkarın dedim avukatıma. Ertesi gün SGK kaydım geldi. Sayın Başkan, maillerdeki tarihler 3 Ağustos'ta başlıyor; 3 Ağustos, 5 Ağustos, 11 ve 13 Ağustos 2021, sonra Eylül ve Ekim 2021 diye gidiyor. 2 tane mail benim ağzımdan yazılmış, diğerlerinde sadece bilgi (CC) kısmında ekli gözüküyorum. Ben o tarihte bu şirketten istifa etmiştim Sayın Başkan. İstifa ettikten sonra, anladığım kadarıyla maillerim kapatılmamış.

Normalde bir insan şirketten ayrılınca mailinin kapatılması lazım. Bunun kapatılmamasının 2 sebebi olabilir: Birincisi, 5-6 ay çalışmış olsam da günün sonunda devam ettirdiğim bazı işler vardı, belki onlarla ilgili bir cevap gelir diye şirket mailini açık bırakmış olabilir. "İşleri kaçırmayalım" mantığıyla yapılmış olabilir. Fakat buradaki asıl sıkıntı; adıma yeni bir mail açılması değil, mevcut mail adresim üzerinden benim adıma, benmişim gibi… Ben o tarihte orada değilim, orada çalışmıyorum; Moat Digital firmasında çalışıyorum. Muhtemelen sektörde bu kadar bilgi birikimim olduğu için bir ismimiz oluştu; reklamcılık dünyasında birçok insan artık bizi tanıyor. Hani ikna edici olması ya da "bu işi biliyor" algısı yaratmak amacıyla mı böyle bir mail hesabı açıldı, hiçbir fikrim yok. Fakat mailler gerçekten benim göndermediğim mailler. Milyon tane mail göndermeme rağmen, bu mailin benim olmadığını ilk bakışta anlayabiliyorum. Şimdi bu dosyada, Sayın Başkan, 2 tane Mustafa Keleş, 2 tane de Mehmet Karataş gördüm (birinin yanında 1959 yazıyor). Yani Utku Şahin isminde benzer birisi de olabilir. Aslında savcılığın tek bakması gereken şey tarihlerdi; bu tarihte Reklam İstanbul’da böyle bir çalışan var mı? Yok. Yani 1 dakikasını almayacak bir işlemdi. Ben bunu avukatımla ancak 1 hafta sonra bulabiliyorum. O anda mailler bana gösterilseydi, savcıya "Bu mailler benim değil, dilim bu değil" diyecektim; avukatım da hemen SGK kaydını çıkaracaktı. İkincisi, mailler zaten suç unsuru içermiyor; tamamen bu teknik konuyla ilgili yazışmalar. "İstanbul Senin" ile de alakası yok.

Emrah Yüksel'in ifadesine tekrar geri dönersek; bu ifade onun ifadesiymiş ama Emrah Bey geldi ve "Ben bu ifadeyi bu şekilde vermedim" dedi. Eğer "Söyledim" deseydi çok daha farklı bir savunma yapacaktım; bu yüzden savunmamı değiştirmek zorunda kaldım. Google Tag Manager'ı isteseniz de uygulamaya ekleyemezsiniz; uygulama üzerinde çalışmaz, öyle bir yapısı yoktur. Çünkü uygulamalara eklenen kodlar bu tarz şeyler değildir; Google Tag Manager bir web teknolojisidir. Ayrıca Google teknolojisinden kişisel veri de alınmaz. Ben anlamıyorum; savcılığın benimle bir husumeti mi var? Beni bir tane ifadeyle —ki o da yanlış bir ifadeyle— ve benim ağzımdan çıkmayan maillerle karga tulumba tutukladılar Sayın Başkanım. Yani şu ifadeyi Google görse, savcılığı Amerika’ya çağırır; "Gelin, bu ürünü biz yaptık ama bize bir anlatın bakalım; bu nasıl uygulamada çalışıyormuş, nasıl kişisel veri alıyormuş? Bize bir öğretin" derler. Resmen şöyle bir durumdayız: Bu kodu veri tabanına gösterseniz, "Hadi kişisel veri alayım" deseniz, öylece kalır. "Bu nedir, nasıl yapacağız?" der yani. Bu artık bir iddianame değil Sayın Başkan; bu şahsi bir durum mu, üzerime mi alınmam lazım; emin değilim. Kelimelerimi Emrah Yüksel'in beyanlarından sonra çok dikkatli seçmeye çalışıyorum. Ona "Kişisel veri alındığını söylemişsin" dedim; "Hayır, öyle bir şey söylemedim" dedi. "Neden o zaman iddianamede böyle bir durum var?" diye soruyorum. "İletişim Çadırı ekibinde olduğumu söylemişsin" dedim; "Hayır, hiçbir çadırda olduğunu söylemedim" dedi. Beni hayatı boyunca görmediğini de zaten dile getirdi. O zaman neden iddianamede böyle bir şey var?

Şimdi savcılığın yönlendirici sorusu şöyle sorulmuşsa: "İletişim Çadırı'ndan olan Utku Şahin, Esma Bayrak ve Ulaş Yılmaz ile bu Tag Manager ile ilgili mailleşme yaptı mı?" gibi bir soruya "Evet" dendiğinde; sanki suçlama kabul edilmiş, çadırda olduğum onaylanmış ve günün sonunda İletişim Çadırı ekibinden bir örgüt suçlamasıyla karşı karşıya kalmış oldum. Günün sonunda Sayın Başkan, iddianamede dikkat çeken bir başka husustan daha bahsedeceğim: 235. sayfa. İBB’de müdür olduğunu burada öğrendiğim Naim Erol Özgüner (ismini yanlış söylüyorsam kusura bakmayın), etkin pişmanlık kapsamında birtakım mailler vermiş. Sayın Başkan, bu mailler de aslında suç unsuru içermiyor. Fakat 235. sayfada Emrah Yüksel; Uğurhan Atma, Hüseyin Akkaya ve Mehmet Şahin isimli Reklam İstanbul çalışanlarıyla Google Tag Manager üzerine mailleşmeler yapmış. Dediğim gibi, bu bir suç değil. Ancak savcılık makamına şunu sormak istiyorum: Neden bu arkadaşlar çağrılıp onlara bu durum sorulmadı? Bu arkadaşlar savcılık tarafından korunuyor mu, anlamadım. Mehmet Şahin’in soyadı "Şahin" olduğu için mi üzerine gidilmiyor? Yoksa soyadı benzerliğinden dolayı başka birine mi bakıyorlar? Neden o kişiler çağrılmıyor da ben çağrılıyorum ve mailler gösterilmeden, karga tulumba, sanki bir suçluymuşum gibi tutuklanıyorum? Cezaevindeyken bunları düşünmek için çok vaktim oldu.

Şu an burada birçok avukat ve izleyici var. Ben şimdi bir ifade versem ve desem ki: "Buradaki herkes İletişim Çadırı ekibinden." Şimdi buradaki herkes tutuklanacak mı Sayın Başkanım? Gerçekten bunu merak ediyorum. Bunun karşılığında bir mail mi göstermem lazım? İşim gereği yapay zekayı yakından takip etmek zorundayım; artık klipler, reklam görselleri ve videolar yapay zekayla yapılıyor. O mailleri bir bilgisayara verseniz, beş dakikada sanki buradaki herkes mail göndermiş gibi ben de sahtesini çıkartırım. Aslı astarı sorgulanmıyor çünkü. O maillerde "Utku Şahin" yazıyor ama Reklam İstanbul firmasında o dönemde böyle bir çalışan olup olmadığı bile sorgulanmamış. Madem sorgulanmıyor, ben de "Buradaki herkes örgüt üyesi" diyeyim, herkes tutuklansın o zaman. Bu mantık dışarı çıksa, dışarıda adam kalmaz; herkes husumetlisini "İletişim Çadırı'ndan" diyerek içeri aldırmaya çalışır. Bu kadar basit bir tutuklanma süreci olmamalı. Eskiden somut delilden gidilirdi; şimdi ise "Tutuklayalım, delili yolda buluruz" mantığına dönülmüş gibi hissediyorum. Kendimi şu an dilini, hukukunu bilmediğim yabancı bir ülkenin vatandaşı gibi hissediyorum.

Masumiyetimi ispat etmek için bilgisayarımın ve telefonumun şifrelerini verdim

Ben masumiyetimi ispat etmek için bilgisayarımın ve telefonumun şifrelerini verdim. 7 Kasım tarihinde incelemeler yapılmış; belki rapor önünüzdedir. Yapılan inceleme sonucunda bilgisayarımda ve telefonumda hiçbir şüpheli durum çıkmamış. Ben dijital bir suçla, veri çalmakla yargılanıyorum. Bunu neyle yapacağım? Bilgisayarla. İstanbul Senin uygulamasına erişimim yok, İBB ile uzaktan yakından alakam yok. Hadi iddia makamı "Sen bilgisayar korsanısın, zorla çaldın" desin; o zaman açın bilgisayara bakın. 2026 yılında dijital ortamda işlenen bir suçun ayak izi bırakmaması imkansızdır Sayın Başkanım. Burada bir avukat bey bir hikayeden bahsetti; 1950'lerde birine iftira atılmış ve adam idam edilmiş, 50 yıl sonra yalan olduğu ortaya çıkmış. Benim durumum da şu an buna benziyor ama biz 2026 dünyasındayız. Teknolojinin zirve yaptığı bir dönemde bilgisayarımı veriyorum; "Alın, bakın, araştırılsın" diyorum. Veriyle ilgili hiçbir şey çıkmıyor. Sıfır. Eğer iddia makamı hala benim hiç iz bırakmadan bu işi yaptığımı söylüyorsa, gerçekten burada bir deha harcanıyor demektir Sayın Başkan. O zaman Milli İstihbarat Teşkilatı gelsin beni alsın, Türkiye'nin Siber Savunma Başkanı yapsın. İz bırakmadan bu işlerin yapıldığı iddia ediliyorsa durum budur.

Son olarak; Murat Ongun yöneticiliğindeki bir suç örgütüne üyeliğim iddiasına değinmek istiyorum. Bunun tek sebebi, anladığım kadarıyla ifadede geçen "İletişim Çadırı ekibinden" cümlesidir; başka hiçbir dayanak yok. İddianamede aynen şu yazıyor: "Şüpheli Ekrem İmamoğlu isimli şahıs liderliğinde kurulan suç örgütü üyelerinden Murat Ongun isimli örgüt yöneticisinin hiyerarşisinde bulunduğu, Reklam İstanbul’da bilgisayar mühendisi olarak çalıştığı ve şüpheli örgüt üyeleriyle birlikte hareket ettiği..." Başka hiçbir şey yok Sayın Başkan. Bu bir şüphe bile değil. Ayrıca bilgisayar mühendisi olarak yazılmamın sebebi, özel sektördeki unvan merakıdır; bazen diplomadaki bölüme bakıp sisteme öyle kaydederler. Ben bilgisayar mühendisliği mezunuyum ama mesleğim reklamcılık. Burada "bilgisayar mühendisi" unvanını görünce, "Tamam, bilgisayar mühendisi ve veri işi var, kesin suçlu budur" mantığı yürütülmüş. Ben Murat Ongun’u hayatım boyunca görmedim Sayın Başkan. Avukatım İletişim Çadırı’nın yerini söyledi; ben 10 yılı aşkın süredir Mecidiyeköy, Levent, Maslak civarında çalıştım. İş yerlerimiz genelde oradadır. Her gün Haliç Köprüsü’nden arabayla geçtim; en az 5-10 bin kere geçmişimdir. Şimdi korkuyorum; buradaki herkesi gördükten sonra, yerimiz o binaya yakın olduğu için "Baz kaydı aynı yerden sinyal veriyor" diyerek beni suçlarlar diye korktum. Ama çok şükür bir tane baz kaydım dahi yok. Kendisiyle bir mailleşmem yok, telefon görüşmem yok, bilgisayarımda bir iz yok. Ben bu örgüt yöneticisinden nasıl talimat aldım? Güvercinle mi haberleştik? İddia makamı yerine empati kurup şüphe üretiyorum: "Belki başka bir örgüt üyesinden talimat alıyorsundur" deseler; telefonumu veriyorum, "Alın bakın" diyorum. Bakın, şurada babam var Sayın Başkan. 1.90 boyunda, 130 kilo bir adam; tabiri caizse vurdu mu indirir... Ben ondan bile talimat almadım.

Şimdi telefonuma geleyim Sayın Başkan. Telefonumu kendi rızamla, şifreleriyle birlikte teslim ettim. Bununla ilgili beni bir örgüt üyeliğine sokmak için anladığım kadarıyla bazı mesajlara bakılmış. WhatsApp konuşmalarımın hepsine cevap verebilirim. 2020 yılında o zamanki patronum Uğurhan Atma ile olan bir WhatsApp konuşmam var. Uğurhan Atma beni bir toplantıya çağırmış; bu Kobi firmasıyla olan bir toplantıymış. Toplantıda kimlerin katıldığına, aslında kiminle konuşulduğuna dair adeta bir sekreter gibi bilgi verdiğim bir mesajım var. Bu, işe girdikten 15-20 gün sonra olan bir olaydı. Zaten Uğurhan Atma ile ilk fikir ayrılığımız orada başladı. Kendisine "Uğurhan Bey, bu sekreterlik işi benim işimden çok başka; benden böyle şeyler istiyorsanız acaba kendinize sekreterlik hizmeti mi alsanız?" diye bir cümle kurdum ve fikirsel olarak ayrılmaya başladım.

İkinci WhatsApp konuşmam 2025 yılındaydı; Haziran veya Temmuz ayları olması lazım. "İstanbul Senin" uygulamasıyla ilgili haber kanallarında çok fazla şey konuşuluyordu. Uygulamayı yapan Kobil firması, sahibi, çalışanları, Almanya bağlantıları üzerine neler neler anlatıyorlar... İBB’deki veri uzmanları, isimler, her şeyi medyada görüyordunuz. Gündemi yakından takip eden biriyimdir; ciddi özel hobim tarih olsa da gündemi kaçırmam. Kobil firması sahibi gözaltına alındı haberi son dakika düştüğünde paylaşılan listeye baktım. Haber programlarında Kobil firmasının yazılım direktörü sürekli konuşuluyordu ama onu listede görmedim. Attığım mesaj şu: "Aslında bu işin arkasında o vardı." Şimdi ben bu işle nasıl ilişkili olabilirim? Benim telefonuma baksanız rakamı abartmıyorum, 2013 yılından beri duran milyonlarca mesajım vardır. Saklayacak bir şeyim olmadığı için silmem. Kesinlikle şöyle mesajlarım da vardır: "İsrail-Filistin meselesinde her leblebi gibi bu işin arkasında Amerika var." Şimdi bu mesaj görülse ben savaşla mı alakadar edileceğim? Bir şirkette veri sızıntısı olmuşsa veya saldırılmışsa gidip de bunun hesabı reklamcısına, satışçısına veya iş geliştirmecisine sorulmaz. Varsa bilgi işlem müdürüne, yazılım müdürüne sorulur.

Üçüncü mesajım bir avukat hanımefendiyle olan yazışmamdır. Reklam İstanbul firması her ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden açık hava reklam üniteleri kiralayan bir firma. Ben de bunları markalara pazarlayıp şirkete gelir sağlamaya çalışıyorum. İstinye’den Levent’e doğru giderken sağda bir ekranımız var. Bir gün bu ekran bozulmuş. Teknik ekibimiz gidip müdahale etmeye çalıştığında bakmış ki ekranda sorun yok, sorun ekranı besleyen kabloda. Kablo işi olunca BEDAŞ ile konuşup orayı düzeltmek lazım, bunun için de kazı izni gerekiyor. Kazı iznini de İBB’deki bir ekipten alıyorlar ama oradaki adama ulaşamıyorlar çünkü adam gözaltına alınmış. Gözaltına alındığı için telefonları da hemen verilmiyor. Ulaşamadıkları için bizim o ekran 15-20 gün kapalı kaldı. O ekranın kapalı kalması demek, şirketin 300-350 bin liralık reklam satışı yapamaması ve gelir kaybı yaşaması demektir.

E yapamadığı için şirket dolaylı yolda zarara giriyordu. Şimdi biz bu duruma bir daha düşmeyelim diye burada kayyumlarla oturduk konuştuk. Dedim ki, ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin davasını yakından takip eden bir avukattan, bu gözaltına alınanların listesini bize vermesini isteyeyim. Neden versin? Biz şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne, daha doğrusu Medya A.Ş. ve Kültür A.Ş.'ye her ay bu reklamlar için kira ödüyoruz. Her ay sonunda bir mutabakat yapılır; burada deriz ki, bak her ay sonu iki kere iki dört olsa bile, "Şu kadar kira ödüyoruz, doğru mu? Bir sıkıntı, zam falan yok değil mi?" diye teyitleşiriz. TEFE-TÜFE işi var mı, reklam ilan vergisi ödüyoruz, vergimizde bir sıkıntı var mıdır diye karşı tarafla irtibat halindeyiz. Bunun için Medya A.Ş.'den bir kişi, Kültür A.Ş.'den bir kişiyle sürekli temas kuruyoruz. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde o kadar çok operasyon olmaya başladı ki, artık kaçıncı dalga olduğunu ben bile takip edemedim. İrtibatlı olduğumuz kişi hemen gözaltına alınırsa, ayın 15'inde bu adam gözaltına alınıp bir sürece girmişse, ay sonu geldiğinde mutabakat yapacak karşımda birini bulamıyorum. TMSF kayyumları da dedi ki "Tamam, bu durum böyle olursa sen onlara ilet." Onlar da yasal olarak Medya A.Ş. ya da Kültür A.Ş.'ye gidip "Buraya yeni birini atayın, atamazsanız biz kiramızı ödeyemeyiz, ödeyemediğimiz için de bize gecikme cezası uygulamayın" diyerek hukuksal bir süreç ilerleteceklermiş. Son konuşmam da bundan ibarettir Sayın Başkan. Başka telefonumdan veya bunca zamandır kullandığım bilgisayarımdan çıkanlar bunlardır. Bu arada 19 Mart İBB operasyonlarında zaten şirkete baskın yapıldığında bir bilgisayarıma el konulmuştu; 30 Ekim'de el konulan aslında benim ikinci bilgisayarımdır. Hiçbirinden, hiçbir şey çıkmamış Sayın Başkan.

Ben gerçekten hayret ediyorum; Sayın Bakan "Tek bir ifadeyle biz kimseyi tutuklamadık" diye bir açıklama yapmış, ben bunu avukatlardan duyuyorum, televizyon izleyemiyorum. Ama ben tek bir ifadeyle tutuklandım, suçlanan mailleri görmedim bile. "Tek bir ifadeyle kimse tutuklanmıyor" deniyor ama ben altı aydan beri cezaevindeyim. Komik gelecek ama bir yazıda okuduğum için kendimi üstün genlere sahip sanıyordum Sayın Başkan. 38 yaşındayım, bir kere hastalanmadım; ne grip, ne nezle, hiç ilaç kullanmadım. "Ne güzel genlerim var" diyordum ama alakası yokmuş; meğer ben sadece cezaevi gibi bir ortama girmemişim. Cezaevine girdim, ikinci haftasında bir hastalandım; bırakın kolumu kaldırmayı, göz kapağımı açamıyordum. O 60 tane dolandırıcının içinde yatıyorum Sayın Başkan. O bencil adamlar bile halime acıdılar; yatağıma ballı sütler getirdiler, zencefilli karışımları pipetlerle içirdiler. Bir ara "Ben burada öleceğim herhalde, buradan çıkışım yok" dedim. Şu an vücudumda yaralar çıktı Sayın Başkan. Siz şimdi "Evladım niye doktora çıkmıyorsun?" diyeceksiniz ama cezaevinde revire çıkmak, uzaya mekik göndermek kadar zor. Kaç kere dilekçe yazdım, kaç kere söyledim; yaralar ellerime kadar sıçradı. Annem görüşte gördü, üzülmesinler diye saklayayım dedim ama yalvardı; şu an çok kötü durumdayım. Ancak 7-8 dilekçeden sonra revire çıkabildim. İlla ölüme ramak mı kalması lazım bir doktor hizmetinden faydalanabilmek için?

Daha vahimi var Sayın Başkan; o 60 dolandırıcıdan biri, "İBB soruşturmasından geliyorum" diyerek 14 Ocak'ta tahliye oldu. Ben babamın telefon numarasını ezbere bilmezken, bu adam babama ulaşmış! Diyor ki: "Oğlunuzun cezaevindeki durumu çok kötü, İBAN'a 5-10 bin lira atın, biz oğlunuza bakalım, durumu kendine gelsin." Babam anlatsa gösterirdi size; dolandırıcı dışarı çıkıp ailemi dolandırmaya çalışıyor. Ben şimdi dışarı çıksam benim ailem risk altında, bu çok ciddi bir durum. Şubat ayında aileme dedim ki "Bunlar benim dava dosyamdan sizin adresinizi de öğrenmiştir, bir panelden mi bakmışlar ne yapmışlar bilmiyorum." Onlara "Taşının" dedim; kaç yıldır oturdukları yerlerinden, yurtlarından ettim adamları. Şu an başka bir adresteler.

Ha ne olur ne olmaz; çünkü o saftaki biri postacı kılığıyla gelir, bir imza alır, bir şey yapar diye çok endişelendim. Elimden de bir şey gelmiyor. Ben altı aylık süreçte tüm bunları yaşadım Sayın Başkan ve hâlâ hastalıklarıma bir çare bulamıyorum. Vücuduma bakıp "İnşallah bu cilt kanseri falan değildir" diyorum; artık bu psikolojiye geldik. Peki neden geldik? Bir tane ifade yüzünden. O ifadenin sahibi Emrah Yüksel de diyor ki: "Ben bunları böyle söylemedim." Savcılığın benimle alıp veremediği bir şey mi var? Yok diye biliyorum, kimseyle bir alakam yok. Neden böyle bir yanlışlık yaptılar? Neden beni tutuklamak için bu duruma sürüklediler? Devletten hakkımı, hukukumu savunmasını beklerken kendimi şu anda öz vatanımda bir yabancı gibi hissediyorum. Çok ciddi söylüyorum, yabancı gibi hissediyorum. Neyse, daha ağır cümlelere girmeyeceğim, kendimi burada durdurayım. Tüm bu anlattıklarım ve içinde bulunduğum şartlar kapsamında Sayın Başkan; tutukluluğumun kaldırılmasını, tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum. Sağ olun".

16:05 08 Nisan 2026

Ulaş Yılmaz'ın avukatlarından Hüseyin Ersöz: Kararları sözle uyguluyorsunuz biz kararları görmüyoruz

İBB Dijital Yayınlar Koordinatörü Ulaş Yılmaz'ın avukatlarından Hüseyin Ersöz söz aldı. HALK TV'den Gamze Altunay'ın aktardığına göre Ersöz, "UYAP'ta hiç duruşma tutanağı görmedik sayın hakim. Hangi kararlar alındı ve neler konuşuldu bilmiyoruz. Elimizde evrak yok. Ekran yok. Bizler notlar alıyoruz ama dosyada görmek istiyoruz. Gazetecilerin dışarı çıkarılması için karar aldınız, görmedik. Kararları sözle uyguluyorsunuz biz kararları görmüyoruz. İtirazlar tutanağa geçirildi mi bilmiyoruz. Ekrem İmamoğlu'na savcının dün sormuş olduğu soru var. Savcı usul kurallarıyla bağdaşmayacak şekilde söz aldı. Bizim mikrofonlarımız kapalıydı. Duruşmanın yönetimi sizde hakim bey" dedi.

14:05 08 Nisan 2026

Duruşmaya ara verildi

Mahkeme başkanı duruşmaya öğle arası verdi.

13:34 08 Nisan 2026

Avukat Hasan Fehmi Demir: İthamı anlaşılır kılmak, sanığın anlayabileceği şekilde anlatmak Cumhuriyet Savcılığı'nın görevi

Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Hasan Fehmi Demir, Ulaş Yılmaz'a soru yöneltti.  

Av. Hasan Fehmi Demir: Yargılanan birçok kişi ve müdafiileri ve de siz, latifeyle de olsa, 13 nolu eylemin en zor ve karmaşık eylem olduğunu söylemiştiniz daha önce. Özünde 13 nolu eyleme iki açıdan bakmak gerekir; bir tanesi metin olarak, ikincisi hukuki olarak. Metin olarak karmaşık, çünkü anlaşılmaz. Çünkü yapılmak istenen zaten anlaşılmak değil. İstanbul... Bu eylemle yargılanan birçok sanık da dile getirdi; İstanbul Senin ile İBB Hanem projelerinin, uygulamalarının nasıl birbirine karıştırıldığını anlattılar. Dolayısıyla anlaşılır ithamı, anlaşılır kılmak, açıkça belirtmek, sanığın anlayabileceği şekilde anlatmak hiç şüphesiz Cumhuriyet Savcılığı'nın görevi. Cumhuriyet Savcılığı bunu, az sonra söyleyeceğim, sırf özensizlikten veya sırf yanıltılmış olmaktan dolayı da bu şekilde yapmış değil; başka amaçları olduğu çok açık olarak anlaşılıyor İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın.

Mahkeme Başkanı: Soruya geçelim.

Av. Hasan Fehmi Demir: Geliyorum, geliyorum efendim tam soruyla ilgili. Hukuki bir yanı var ama. Eğer heyetiniz 13 nolu eylemi anlamakta güçlük çekiyorsa iki şey yapmalıydı; bir tanesi soruşturma aşamasında iddianameyi kabul ederken bunu nazara almalıydı, iddianameyi iade etmeliydi. İkinci olarak da kovuşturma safhasında 13 nolu eylemden kim yargılanıyorsa derhal tahliye etmenizdi. Bunu yapmıyorsunuz anlamadığınız bir ithamda.

Sorum şudur, bunu söylemeden soruya da geçmek mümkün değil; şimdi Sayın Yılmaz ile ilgili olarak hiyerarşide ayrılan kısımda iddianame olarak söylenen evrak yığınında iki tane mail konmuş. Bunlar İstanbul Senin ile irtibatlandırılan casusluk davasında da aynen var. Şimdi Hüseyin Gün denen kişinin malumlarınız casusluk davasında yönetici. Hüseyin Gün burada da yönetici. Hüseyin Gün'ün eylemleri ve burada yazılı eylemler casusluk davasında Sayın Ekrem İmamoğlu'na yöneltilen eylemler içerisinde. Yani Ekrem İmamoğlu...

Mahkeme Başkanı: Avukat Bey, sanığa sorunuz varsa soralım.

Av. Hasan Fehmi Demir: Ama sizler de anlamalısınız ki bir yararı olsun sanığın verdiği yanıtın. Soruya geliyorum, bitiriyorum, son üç cümle. Ekrem İmamoğlu'nun casusluk davası diye bilinen davada tutukluluğa sevk yazısında ve Sulh Ceza Hakimi'nin tutuklama kararında İstanbul Senin uygulaması da var. Yani dolayısıyla buradaki eylem iki ayrı davanın konusu edilmiş durumda fakat sanıkları farklı olacak şekilde.

Şimdi Sayın Yılmaz'a soruyorum; bakın iddianamede şöyle bir değerlendirme var hemen sizin mailinizin altında yazıyor: "Şüpheli Ulaş Yılmaz tarafından sunulan mesaj içeriklerinden ötürü örgüt yöneticisi Hüseyin Gün ile planladığı -sizin planladığınızı iddia ediyor koyu bold yazıyla yazılmış- kişisel verileri ele geçirme ve kullanma projesinin -böyle bir projeniz varmış- doğrudan örgüt lideri Ekrem İmamoğlu tarafından takip edildiği ve örgütün Cambridge Analytica skandalı olarak bilinen veri hırsızlığı çalışmalarını örnek aldığı anlaşılmıştır." Sorum şu; siz böyle bir planlama içinde misiniz?

Ulaş Yılmaz: Ben İstanbul Senin projesinin yazılım geliştirme vesaire hiçbir aşamasında yer almadım. Hiç kimseye bir raporlama, hiç kimseye bir sunum vesaire falan yapmadım. Zaten hani benim çalıştığım pozisyon gereği ben Ekrem Başkan'a... Arada bir sürü şey var yani.

Av. Hasan Fehmi Demir: Yani mailinizde zaten yazmışsınız; "Neyse ki Ekrem Başkan sevdi bu verileri" diye.

Mahkeme Başkanı: Zaten Necati Özkan’ın sorusunda da herhalde Hüseyin Gün ile ilgili olan kısmı zaten bize açıklamıştınız zaten, sadece bir sunumda karşılaştığınızı ve projeyi de zaten takdir etmediğinizi hani...

Ulaş Yılmaz: O anlamda o İstanbul Senin ile çok ilgisiz bir hareket.

Mahkeme Başkanı: Diğer soruya geçelim isterseniz Avukat Bey.

Av. Hasan Fehmi Demir: Aslında daha çok soruyla birlikte heyetinizin özünde, Cumhuriyet Savcılığı'nın bütün bu karmaşayı bir özensizlikten veya yanlış bir bilirkişi raporundan hareketle yaratmadığını; tam tersine hedefin tamamen siyasi saiklerle Sayın İmamoğlu'nu bertaraf etmek olduğu gibi tüm belediye çalışanlarını -günahlı günahsız, genç yaşlı- burada yok sayarak davanın kamuoyu nezdinde inandırıcı kılınabilmesinin bilinen basit ve kınanır bir yöntemini izlemiştir. Çok teşekkür ederim.

12:21 08 Nisan 2026

Ulaş Yılmaz: Özgürlüğümden mahrum bırakılmamın tek nedeni özensiz bir soruşturma

Orhan Gazi Erdoğan'ın ardından İBB Dijital Yayınlar Koordinatörü Ulaş Yılmaz kürsüye çıktı. Yılmaz şöyle konuştu: 

"Üzerime atılı suçların hiçbirini kabul etmiyorum. Hayata karşı ahlaki duruşum, ailemden aldığım terbiye, inancım, etik yaklaşımım, eğitimim, sosyal çevrem ve iş yaşantısındaki ilişkilerim; böylesi iddiaları asla gerçekleştiremeyecek bir kişi olduğumu ortaya koyar. Sayın Heyet, ben burada olmayı gerçekten hak etmiyorum. Bir sabah kolluk kuvvetleri tarafından evden alınmam da, yaklaşık 6 aydır cezaevinde ailemden uzak olmam da, işimden ve tüm sevdiklerimden ayrı kalmam da haksızlıktır. Bu dosyada suçlu olduğumu gösterecek tek bir delil bulunmamaktadır. Hatta ve hatta şahsıma karşı somut bir iddia dahi yöneltilmemektedir. Ciddi bir hatanın ya da kastın, en hafif tabiriyle özensizliğin mağduruyum.

13. eylemin dosyası çok düzensiz Sayın Heyet. Çok düzensiz. Alelacele hazırlanmış, çok sayıda fotokopi içeren ama belli bir rasyonel bütünlüğü olmayan, dağınık, kendi içerisinde tutarsızlıklar barındıran, cümlelerin birbiriyle uyumsuzluğunun had safhada olduğu bir eylem. Ben herhangi bir kişisel verinin usulsüz bir şekilde elde edilmesine, kaydedilmesine, işlenmesine ve yayılmasına neden olmadım. Hiçbir örgütün üyesi değilim. İş yerindeki konumumun gerektirdiği iş ve işlemlerin dışında hiçbir yasa dışı eylem gerçekleştirmedim. Çıkar amaçlı hiçbir faaliyette bulunmadım. Çalıştığım kurumun legal ve olağan işleri dışında kimseden bir gelir almadım. Kimseyle özel bir gizli bağım olmadı. Gizli bir haberleşme mecrası ve benzeri bir ortamda bulunmadım.

Kamuya verilen zararı kişinin kendi varlığına, kendi aklına verdiği bir zarar olarak değerlendiren biriyim. Bunun aksi bir yaklaşımın akıl ile çelişen bir eylem olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi varlığıyla çelişmesidir bu. Kamu bizim en kıymetli ortaklığımızdır Sayın Heyetim. Benim çekirdek ailem de, geniş ailem de kamuda çalışıyor. Benim babam öğretmen, benim dedem öğretmen, benim amcam öğretmen, benim halalarım öğretmen, benim kuzenlerim öğretmen. Benim abim hekim. Benim eşim kamuda çalışıyor. Eşimin abisi Türkiye'nin en iyi gastroenterologlarından biridir, Türkiye'yi uluslararası alanda temsil eder. Benim çok pırıl pırıl, yıllardır kamuya hizmet eden, hekimlik yapan, eğitim veren bir ailem var.

Şimdi benimle ilgili olan kısmında biraz kendimden bahsedip, 'Neden böyle bir şey söz konusu olmuş olabilir?' kısmına geleceğim. Özellikle benimle ilgili hiçbir bilgi olmayan bir iddianameden bahsetmişiz. 6 aydır hapiste olmak aklıma gerçekten sığmıyor. Aylarca, defalarca ve defalarca iddianameyi okuyorum ve kafamdaki soru şu: 'Ben niye buradayım?'

Ben Marmara Üniversitesi Fizik Öğretmenliği bölümü ardından Yeditepe Üniversitesi Çeviri Bilim ve Felsefe Bölümü'nde okudum, birinci olarak kazanarak devam ettim ve yüksek lisans programına devam ettim. İngilizce, İspanyolca, Latince öğrendim ve aylardır ben bunları niye yaptım diye volta atarken düşünüyorum. Bu bilgiler benim ne işime yaradı? Bu kadar kendimi eğitmeye çalışmam ne işime yaradı? 6 aydır kendimi ifade edemiyorsam ben niye buradayım diye düşünüyordum. Profesyonel iş yaşantıma ben Kadıköy Belediyesi'yle başladım. 15 yıldan fazla farklı birimlerde çalıştıktan sonra kurumsal iletişim departmanında çalıştım. Orada iletişime bir bakış açım vardır. Ben aynı zamanda Yeditepe Üniversitesi'nde okurken gazetecilik bölümünden de dersler alıyordum. Yani kamusal iletişim ve kamusal iletişim teorileriyle ilgili dersler alıyordum. Bakış açım hep şöyle oldu: Bir tarafta bir kurum, bizim ortaklığımız olan yani akıl sahibi varlıklar olarak en kıymetli varlığımız. Kamu kurumları kurmak, organize olmak, hayatı daha iyi, daha güzel olarak şekillendirmek için kurduğumuz kurumlardır bunlar. Bunların vatandaşlar arasında bir köprü görevi olması gerekiyor. Genel kanı şu tabii; kamu kurumları soğuk, vatandaştan uzak, kendi planlamasını kendi içinde yapan mesafeli kurumlar olarak değerlendirilir.

Ben Kadıköy Belediyesi'nde çalıştığım sürece olabildiğince vatandaşla kamu kurumu arasındaki ilişkinin daha organik, daha doğru, birbirini etkileyen şekilde gerçekleşmesi için çok çaba sarf ettim. Bu vizyonu ortaya koymaya çalıştım. Çalıştığım her birimde, her işte olabildiğince bu aklı oturtmaya çalıştım. Biz orada çok güzel kampanyalar yaptık ve iletişim bunun çok temel bir unsuruydu. Ne gibi kampanyalar? 'Satın Alma Sahiplen' diye bir kampanya düzenledik. Yani şu an mesela ülkede çözmeye çalıştığımız bir konu var; sokak hayvanları. Sokağa bırakılan hayvanların çoğunun petshoplardan satın alınıp sonra sokağa bırakıldığına dair bir veri üzerinden hareket ederek, olabildiğince barınaktan sahiplendirme üzerine bir noktaya vurgu yaparak çok iyi bir iletişim çalışması yaptık. Bunun sonucunu aldık mı? Aldık. Ben çalıştığım dönemde Kadıköy'de sokak hayvanlarıyla ilgili şikayetler inanılmaz derecede azalmış, büyük oranda sokakta yaşayan insanlar ve hane halkları tarafından sahiplenilmişti ve barınaktaki hayvan sayısı gittikçe azalıyordu. Bunu gerçekten çok iyi bir dijital kampanya yaparak yönetmiştik.

Buna benzer çok sayıda sorunu olabildiğince iletişimi ön planda tutarak çözmeye çalıştık. Bunlardan bir tanesi misal, Caferağa bölgesinde sokakta alkol alan gençlerle mahallede yaşayan insanlar arasında bir empati oluşturma çalışması yaptık ve gerçekten de başarılı olduk. Yani bazı sorunları sadece iletişimle çözülebilecek noktaya getirebileceğimizi gösterdik. Şimdi burada çeşitli kampanyalar, yani Anadolu'ya yönelik kampanyalar, deprem zamanında afete yönelik eğitimler vesaire; biz olabildiğince bunları dijitale taşıyarak insanlara rahat erişilebilir bir iletişim hattı oluşturmaya çalıştık. Kamu kurumu kendi şehir planlamasını yaparken olabildiğince vatandaşın ihtiyaçlarını tespit etsin. Maksimum düzeyde tespit etsin ve iletişim de bu aradaki köprüyü görsün. Eğer vatandaşları belli konularda eğitmek ve yönetmek istiyorsak, yönlendirmek istiyorsak yine de iletişim bunun bir parçası olsun. Yani kurum vatandaşları değiştirsin, vatandaş kurumu değiştirsin; bu aradaki hat çok önemli diyor. Bu çok kopmuş bir haktır. Yani belediyeler genelde neler yaptığını vatandaşa propagandif olarak anlatıyorlar; "Ben şu hizmeti yaptım, bunu gerçekleştirdim" vesaire. Ben bu mantığın çok sağlıklı ilerleyemeyeceğini düşünüyorum çünkü bir yerden sonra doygunluk oluşuyor insanlarda.

Şimdi burada bizim Kadıköy Belediyesi ilk sosyal medya bürosunu kuran ekiptir. O sırada kamuda hiçbir yerde bir sosyal medya hesabı açmak dahi yoktu. Vatandaşların şikayetlerine yanıt veren herhangi birim de yoktu. İlk bu birimi kurduktan sonra bunun çok olumlu sonuçlarını aldık. Hızlı bir şekilde vatandaşların şikayetlerini takip ediyor, yanıtlar veriyor, ilgili birimlere iletiyoruz. Bunu çok dinamik bir şekilde gerçekleştiriyorum. Bunun ardından bu iletişim fark yaratınca diyeyim, birçok resmi kurum -şu an bütün kurumların hesapları var- ve kendileri resmi olarak açıklıyorlar; işte bakanlıkların, işte Cumhurbaşkanlığı'nın vesaire herkesin hesabı ve kamuoyu bilgilendirme hattı olarak burayı kullanıyorlar. Şimdi bizim bu çalışmamız çok sayıda ödül aldı; tez ve yüksek lisans tezlerine konuldu. Üslubumuz sıcak, samimi ama kamu kurumunun ciddiyetini taşıyan iletişimimizden dolayı sonrasında bizim şöyle bir çalışmaya imza attık: Bir gün yaparken oy araştırmasında, vatandaşların Kadıköy'de o sırada nüfusu 500.000 civarındaydı, "Vatandaşlar belediye hizmetlerinden nereden, nasıl bilgileniyor?" sorusuna 5 kişiden 1 kişi "web sayfası" yanıtını vermişti. Ben de merak ettim, dedim ki: "Yani vatandaş gelip nereye bakıyor. Bu sistem, hangi sayfanın neresinde kullanıcı hareket etmiş, nereye bakmış, nereye tıklamış; tüm bunları raporlayabiliyor. Bu kodu web sayfasına yerleştirdiler ve biz de düzenli olarak rapor almaya başladık. O zaman şunu fark ettim: Vatandaşların en çok vakit geçirdiği, bilgi aradığı yerler, aslında belediyenin en çok özen gösterdiği yerler değildi.

Şöyle düşünün; belediye bir kapıyı güzelleştirmeye çalışıyor ama herkes başka bir kapıdan giriyor ve o kapının kolu bozuk, etrafı kötü. İşte bu veri analizi bize şunu söylüyor: "Vatandaş neredeyse sen de orada ol, orayı iyileştir ve bilgiyi orada düzgün sun." Örneğin, eczaneler sayfasındaki bilgilerin yanlış olduğunu sadece bu analiz sayesinde fark ettik. Bu analizleri düzenli yaparak web sayfasında büyük iyileştirmeler gerçekleştirdik. Hatta bu çalışmalarımızla, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve TÜSİAD tarafından kamu kurumlarının dijitalleşmesini teşvik etmek amacıyla düzenlenen e-TR ödüllerinde, web sayfamızın başarısından dolayı ödül aldık. Çünkü sayfamız artık sadece bir vitrin değil, vatandaş için işlevsel bir araç haline gelmişti. Ben, bu süreçlerin her zaman iletişim ve sosyal etki kısmıyla ilgilendim. Yazılımcı değilim, teknik cihazlara aşırı bir merakım da yok; ama işin iletişim boyutu, yani o sosyal etkiyi yaratmak beni heyecanlandırıyor. Bu bakış açısıyla birçok üniversitede seminerler verdim. Kamunun soğuk yüzünü kırıp, iletişim hattını nasıl açık ve güncel tutabileceğine dair bu çalışmalar en güzel örneklerden biri oldu.

O dönemde yerel yönetimlere stratejik plan yapma zorunluluğu getirilmişti. Amaç, kamunun ayağını yorganına göre uzatması, yatırımlarını verilere göre planlaması ve hedef kitleye doğru hizmeti götürmesiydi. Biz bu stratejik plan hazırlık sürecinde verileri online olarak topladık ve çok ilginç sonuçlara ulaştık. Örneğin, Kadıköy'de yaşlı nüfusun ve buna bağlı taleplerin ne kadar yoğun olduğunu gördük. Bu veriler ışığında, ihtiyaç olduğu anlaşılan altı ayrı merkez ve Alzheimer/Demans hastalarına yönelik özel bir merkez kuruldu. Benim buradaki misyonum her zaman veriyi kullanarak toplumsal iletişimi ve hizmeti güçlendirmek oldu. Sayın Başkan, ben bu diyalog zeminine ve kamuyla iletişim teorisine hem kişisel hem mesleki olarak hep inandım.

Şimdi benimle ilgili isnada gelince: Bir web sayfasına "Google Analytics" kodu konulmasıyla ilgili bir yazışmada ismim geçiyor, yani bilgi (CC) kısmına eklenmişim. Benimle ilgili tek husus budur. Ben ne "İstanbul Senin" uygulamasında ne de onun yazılım ekibinde çalıştım. "İBB Hanem" projesini ise ilk kez burada, sizin gibi duydum ve öğrendim. Kollukta sorulan sorulardan ve basına yansıyan haberlerden konuyu takip edebildim. Erol Bey ifadesinde bir yerde "Haberim yok, böyle bir veri sızıntısı söz konusu değil" diyor; sonra da "Olsa olsa orada olmuştur" gibi bir cümle kuruyor. İşte o "olsa olsa" cümlesi üzerinden ben 6 aydır hapis yatıyorum. Şimdi size neden o mail zincirinde bilgi kısmında (CC) olduğuma dair bazı örnekler ve açıklamalar sunacağım. Sayın Savcı da bunu sormuştu.

Bu GTR denilen şey, Google Analytics kodu; hepsi aslında aynı amaca hizmet ediyor. Şimdi bakın, elimde Cumhurbaşkanlığı'nın sayfa çıktısı var; orada bu kod var. Milli Savunma Bakanlığı'nın, BTK'nın, Adalet Bakanlığı'nın sayfalarında da bu kod var. Hatta şu an bulunduğumuz İstanbul Adliyesi'nin sayfasında da bu kod mevcut. Ben, İBB bünyesindeki bir mailleşmede bu kodun adı geçtiği için 6 aydır hapis yatıyorum.

Savcı Bey’e ifade verirken de söyledim; "Bu o kadar basit ve yaygın bir şeydir ki, her web sayfasına konur" dedim. Kendisi de "Biliyorum" dedi. Ben yazılımcı değilim ama bu kodun Türkiye'deki yüz binlerce sayfada olduğunu biliyorum. Tüm şirketler, iştirakler, üniversiteler bu kodu kullanır; çünkü herkes web sayfasının trafiğini görmek ister. Kaç kişi girdi, kaç kişi çıktı, hangi sayfa tıklandı? Bunu bilmek isterler. Sağlık Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İstanbul Valiliği, AK Parti ve MHP'nin sayfalarında da bu kodlar var.

Peki, bu kodları koyanlar art niyetli mi? Veri sızdırmak için mi yapıyorlar? Hayır. Bu kodları, o sayfayı hazırlamak için emek verenler, emeklerinin karşılığını, yani sayfanın ne kadar izlendiğini anlamak için koyuyorlar.

Burada çokça dile getirilen önemli bir ayrımı netleştirmek istiyorum: İstatistiki veri ile kişisel veri farkı. Biz bu salona girerken jandarma bizi sayıyor; "Kaç kişi girdi, kaç kişi çıktı?" diyor. Bu istatistiki bir veridir. Ancak siz burada kimlik tespiti yapıyorsunuz; ismimizi, soy ismimizi, ana-baba adımızı, adresimizi alıyorsunuz. İşte bu bizi şahsileştirdiği için kişisel veridir. Şimdi şöyle düşünün; yani bu hukuk kodları anonim veriyi tutar, kişisel veri tutmaz. Ve bunlar sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin web sayfaları, yani o web işlemlerinin web sayfalarında olan şeyler. Şimdi Mecidiyeköy trafiğinde olduğunuzu düşünün. Orada trafik yoğunluklarını mesela Google Maps nereden bir trafik yoğunluğu şeklinde oluşturuyor? Sizin telefonlarınızdan oluşturuyor. Telefonunuzdan alıyor o veriyi; diyor ki "Burada çok sayıda telefon var, burada bir trafik var" diyor. Hatta bunu aldatabilirsiniz; yani bir sürü telefonu bir arabaya koyun, bir yerde devamlı dönün, orada bir trafik oluşturursunuz. Şimdi orada olan bir güvenlik kamerası düşünün. Zoom yapıp bir arabanın plakasını tanıdığını, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kameralarını düşünün; o bir plakayı tanıması ya da yüz tanımayla bir kişiyi tanıması kişisel veridir. Bir kişinin bilgilerine şahsi olarak ulaşıp kim olduğunu anlamak kişisel veridir; ancak diğeri tamamen istatistiki bir süreçtir. Siz sadece orada trafik oluşturmuş bir şeysiniz, bir karaktersiniz.

Şimdi sayın savcı işte tabletle ilgileniyor. Tablette herhangi bir program kullanıyor, siz orada bilgisayarlarınız var. Bu bilgisayarda girdiğiniz her yerde bir veri üretiyorsunuz. Bu veri girdiğiniz sayfanın özelliklerine göre anonim ya da kişisel veri olabilir. Eğer kişisel verinizi girdiğiniz bir hattaysanız, kişisel hatta doğru gidiyorsunuz. Öbür türlü sayfa hareketleriniz tamamen anonim. Yani nereye girdiğiniz, nereye baktığınız vesaire. Şimdi bunun da KVKK'da çok net bir düzenlemesi var. Google kodu konulduğu zaman İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sayfasında aydınlatma metinleri de var. Yani diyor ki "Ben bunu tutuyorum" diyor. Bilgi vermek zorunda. Şimdi buradaki bu iddianamedeki temel tutarsızlıkta, ya benimle ilgili olan kısmında şöyle bir şey var. Şimdi cümle öyle şey ki... Avukatlar kusura bakmasınlar çok dağınık konuştuğum bir şeyimiz yok da. Ben, benimle ilgili sevk cümlesi deniyor artık şeydeki; "İstanbul Senin uygulamasından hayata geçirilmesiyle elde ettiği birçok veriye, Bilgi İşlem Daire Başkanlığı'nda görevli Erol Naim Özgüner'e ve uygulamada yönetici olan örgüt üyesi suçlamasıyla yönetilen, örgüt yöneticisi suçlamasıyla yönetilen Emrah Yüksel ve Iraz Bayrak'a mail atmak suretiyle uygulama içerisinde işlenmesini sağladığım" iddia ediliyor. Yani cümle zaten anlaşılmıyor kimin ne yaptığı. Ben hiçbir yetkim, hiçbir erişimim olmayan İstanbul Senin uygulamasından bu verileri almışım, Bilgi İşlem Daire Başkanlığı'na vermişim, o da dönmüş işte Emrah Bey'le Iraz Hanım'a iletmiş, kodu app'e tekrar yüklemişler.

Yani ben İstanbul Senin projesinde, uygulamasında çalışmıyorum zaten. Hiçbir erişimim yok. Ben bu veriyi alıp niye Erol Bey'e ileteyim? Erol Bey zaten bu konudaki en yetkili kişi, veriye en rahat erişebilecek kişi ve KVKK yetkilisi bildiğim kadarıyla İBB'nin. Ve oradan Emrah Bey'e ve Iraz Hanım'a iletiyor. Dosyada benim Emrah Bey'e ya da Iraz Hanım'a ilettiğim bir şey var mı? Yok. Dosyada benim İstanbul Senin'le herhangi bir erişimim olduğuna dair bir şey var mı? Yok. Dosyada benimle ilgili olan tek kısım Google Tag Manager. Şimdi bu Google Tag Manager kısmıyla ilgili biraz daha bilgi vermek istiyorum. Şimdi İstanbul Senin uygulamasının içerisinde Google'ın G'si yok. USOM raporunda da bu çok sabit. USOM raporunda benim ismim bir hususu geçmediği gibi Google'ın G'si de geçmiyor. Bir yerlerden sızıntı olmuş, olmuş olabilir şeyi var, iddiası var. Bu Google Tag Manager, Analytics'ler de sadece web sayfalarına konur. Web sayfaları hangileri? İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sayfasına girin orası, Halk Ekmek'e girin orası konulmuştur tabii bilmiyorum, Spor İstanbul'a girin orası, İBB iştirakleri sayfalarına konulmuş. App'le hiçbir ilgisi yok. İstanbul Senin'le Google Tag Manager'ın hiçbir ilgisi yok.

İstanbul Senin'i ben burada duydum. Burada öğrendim. İstanbul Senin uygulamasında hiçbir yerde yetkili değilim, işim ve sorumluluğum da değil. Ben İBB'nin iletişim ekibinde çalışanlardan biriyim. Dijital alandaki içeriklerin kontrolünü sağlıyorum. Şimdi yani sayın heyet yani bazen okuyunca şeyi diyorum ki hani aklımızla, zihnimizle, varlığımızla dalga mı geçiliyor diye. Yani beni tutup tutuklamaya sevk eden, altı aydır cezaevinde tutulmama vesile olan aklın, benim sevk cümlemi bile doğru düzgün yazmasını beklerim. Biz insanız, biz eşya değiliz. Yani bilgisayar başında öyle tık yapınca biri cezaevine gidiyor ama cezaevi koşullarından gerçekten haberleri yok bence. Savcı Bey, Cihat Bey'e de söyledim ama kızıyor, ya gerçekten böyle bir şey tablo değil içerisi. Ya kolay, o tık kolay da içerideki tablo öyle değil. Ben yıllarca eğitim almışım, iyi bir aileyim, işimi çok düzgün yapan bir insanım, ben niye cezaevindeyim? Benim kamuya olan inancımı, benim ülkeye olan inancımı, benim devlete olan inancımı niye sarsıyor bu yaklaşım? Kimse sarsmamalı. Yani bir mailde CC'ye konulmuş diye bir suç olabilir mi? Ben iddia ediyorum KVKK'dan bu kadar çok yatan bir tek biziz Türkiye'de. Google Tag Manager'dan da dünyada yargılanan bir tek biziz. Dünyada!

Basit bir şey, web sayfası istatistiği. Sayın başkan, değerli heyet; iddianamenin kendisi benim masumiyetimi ispatlıyor zaten. Çünkü USOM raporunda ben yokum, İstanbul Senin uygulaması içerisinde Google'ın G'si yok ve sızıntı yapacak bir şey yok. Yani koca web sayfalarında bir sızıntı yok, söz konusu değil. Öyle bir iddia yok. Yani İBB'nin sayfasına biri girmiş de oradan veri sızmış, zaten veri girilen bir yer değil; insanlar orada bir şeye bakıyor, çıkıyor. Kişisel veri girilen bir alan değil web sayfaları. Soyut ve gerçek dışı ifade üzerine tutuklandım ben. Çok aşırı soyut bir ifade üzerine tutuklandım. Yıllarca kamuyu güçlendirmek için çalışan ben, kamuyu zayıflatacak bir eylem içinde bulunamam. Şimdi bu konuda Google Tag Manager'la ilgili de bilirkişi mütalaası aldık. Boğaziçi Üniversitesi'nden Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi öğretim üyeleri Profesör Doktor Tuna Tuğcu ve Profesör Doktor Cem Ersoy tarafından yapılan inceleme konuyu çok etraflıca anlatıyor, size de bilgilendirici kaynak olabilecek bir metin var orada. Bu konunun neden böyle bir şeye yol açmayacağı ve birçok kamu kurumunda olmasını örneklerle açıklıyor. App ve web sayfaları ayrımını çok güzel ortaya koyuyor. Bu iddianamedeki sizi aydınlatacak metinlerden biridir, onu da avukatlarımız sunacaklar.

Ben Google Tag Manager'da da yönetici değilim bu arada. Yani ben raporlara bakarım oradan bir iletişim öneririm. Yani şunu derim: "Yani Halk Ekmek sayfasına çok insan giriyor, demek ki insanlar Halk Ekmek'le ilgileniyor. Hamidiye Su'yla ilgili bir sayfamız varsa insanlar onunla çok ilgileniyor, demek ki bununla ilgili iletişim yapmamız lazım." Şimdi burada şöyle bir durum söz konusu sayın heyet; kamu bu iletişimi yapmak zorunda. Sebebi de şu: Geçen aylarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 1 milyon konut kampanyasını tanıttı. Kampanyanın tanıtılması ve web sayfasının aktive olmasından iki gün sonra aynı sayfanın kopyası yapıldı ve yaklaşık 10 bin kişiye yakın kişi dolandırıldı. Ön ödemelerini vesaire falan filan da almışlar, başvuru bedellerini de almışlar. Şimdi bu Google'ın işlevlerinden biri de o. Aramalarda üst sıralara çıkarmak için. Yani biri aradığında hemen üst sıraya çıksın diye siz bu iletişimi yapmak zorundasınız, bu kodlar da aynı zamanda o işe yarıyor. Zaten savcılık da şeye koymuş bunu, eklere koymuş. Google Tag Manager'ın işlevlerinden biri; sadece istatistik ölçmüyorsunuz, aynı zamanda diyor ki "Şu tagleri koyarsanız sayfanız ön plana çıkar." Yani insanlar Google'a giriyor bir şey arıyor ama bambaşka bir sayfayla karşılaşıyorlar. Şimdi biz altı aydır tutukluyuz, yani birçok iletişimci vesaire İBB yöneticileri de burada.

Biz yıllarca dolandırıcılıkla mücadele ettik 

Biz yıllarca dolandırıcılıkla mücadele ettik. Sebebi de şu; bir yönetim değişiyor, o yönetim değiştikten sonra o kişilerle ilgili ya da kurumun yeni politikalarıyla ilgili hemen bir şey tespit edip hemen dolandırıcılığını yapıyorlar. Halk Süt projesi mi hayata geçmiş, hemen dolandırıcılığını yapıyorlar. Sahte hesaplar açılıyor, sahte hesaplar üzerinden "Halk Süt'ten iki yıl faydalanmak istiyorsanız şuraya 3 bin lira atın, 2 bin lira atın" deniyor. Sahte Twitter hesapları, X hesapları açılıyor, sahte Facebook hesapları açılıyor. Bizim vaktimizin büyük bir çoğunluğu bu sahte hesapları kapatmak üzerinedir. İletişimde de temel şeyimiz bu oldu. Vatandaş önce kamunun sayfasına ulaşsın ve buradan bilgi alsın. Bu mecralarla iletişim kurmamızın, yoğun bir şekilde trafik yürütmemizin sebebi de budur. Google'la da yürüttük. Lokasyonların çoğu hatalıydı. Google'la iletişime geçtik, lokasyonda özel. Çünkü o haritadan gittiği İBB birimi orada değil Biri girmiş. Bunların hepsini yazışmalarla düzenli olarak düzenlettirdik. Bizim bu mecralara iletişimimizin kamusal faydası çok daha büyük.

Şimdi analiz verileri kısmını açıklayabildiğimi düşünüyorum. Google teknolojinin işleriyle ilgili açıklamaların sizi aydınlattığını düşünüyoruz; bilimsel rapor da sunacağız. İstanbul Hanem'le hiçbir ilgim yok, burada öğrendim. İstanbul Senin'in herhangi bir yerinde yer almadım. Yani geliştirme, yazılım aşamasında hiçbir yerde yer almadım. İBB'lerin ondan sonra kalan birimlere ne kadar iletişim kurduysa o kadar İstanbul Senin'le şu kot konsun diye hiçbir şey yapmadım. Attığıma dair bir şey yok. Uygulamanın içerisinde yazılsın konsolu denilen herhangi bir şey söz konusu değil. Şeyden bahsettiler; yani sızıntı var mıdır yok mudur, gerçekten doğru mudur? Çünkü USOM burada diyor ki, siber saldırganlar girmişler, bir şey çalmışlar. Hırsızın hiçbir suçu yok burada, ev sahiplerinin hepsi burada. Ya birileri girmiş bir şey çalmış, çaldığını iddia ediyor, onu da bilmiyoruz gerçek mi değil mi; ev sahipleri hepsi burada. Bu anlamsız, bu tutarsız en son yazılan... Yani diğer şeyleri çok okumadım ben eylemleri. En son yazılan eylem, en anlamsız, en tutarsız şeylerle doldurulmuş. Bol bol fotokopi var ama şey yok, yok, anlam yok, bütünlük yok. Hakkımdaki örgüt üyeliğiyse… Yani neden örgüt üyesi olduğuma dair de herhangi bir şey yok. Neden örgüt üyesiyim ben? Ya neden? Herhangi bir kamu çalışanı değilim, ne örgüt üyesi. Şimdi bu yaptığım anlattığım çalışmayı Kadıköy Belediyesi'nde yaptığımda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin parçası olduğum hikaye. Ben buradan ayrılsam, yarın öbür gün başka birimdeysem aynı çalışmayı burada da yapacağım. Diyeceğim ki; 'Web sayfanıza bir bakalım, vatandaş nereye gidiyor, buraları iyileştirin, buradaki bilgileri doğru yapın.' Örgüt bunun neresinde? Bir yerde sadece şey söyleniyor; işte odasına yakınmışım kullandığım oda. Oda yakınlığından örgüt üyeliği mi olur?

Özgürlüğümden mahrum bırakılmanın tek nedeni özensiz bir soruşturma

Sayın Heyet, benim burada olmam, 6 aya yakındır hapiste olmam hukuk güvenliği ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Özgürlüğümden mahrum bırakılmanın tek nedeni özensiz bir soruşturma. Gerçekten çok özensiz. Ben Savcı Bey'e de uzun uzun anlattım. Yani mesela o kadar işlevini anlattım, yaptığımızı anlattım. İkna olmuş gibi görünüyordu ama ikna olmamış. Zaten odadan çıkar çıkmaz tutuklanır haberi gördüm. Nasıl nasıl şey oluyorsa; ailemden, sevdiklerimden, 2.5 yaşındaki kızımdan uzak bırakılmak ve vicdanlara sığmamak. Kızım beni şeyde sanıyor, yani iş yeri burası sanıyor. Gardiyanları da iş yerinden arkadaşlarım sanıyor.  Zaten bu 10 dakika görüşme oluyor. Öyle saçma; yani örgüt lideri ve üyeleriyle beraber burada saatlerce birlikteyiz, aşağıda birlikteyiz ama ben kızımla 10 dakika konuşamıyorum. Ya bu ceza bana değil ki, bu kızıma, eşime. Ya tamam, kiminle görüşeceğiz? Mesela niye 10 dakika? Zaten her hafta mutlaka da bir sorun çıkıyor. Böyle sistem kilitleniyor. O gün konuşamadınız konuşamadınız, gitti. Dilekçe veriyorsun, 'Bugün ben konuşamam' diye konuşamıyorsunuz. Kapalı görüşlere getirmiyoruz çünkü cam rahatsızlık verici çocuk açısından. Yani psikolojisi de etkilendi. Yani ne kadar konuşabiliyorsanız orada. Bu ceza çocuklara, bu ceza eşlere.

Ben iki aydan fazla yerde yattım

Ya CC’ye konmak suç mu olur? Yani Savcı Bey kızmayın da şimdi bana ceza koşullarından bahsedeceğim. Şimdi biz Vatan Emniyeti zaten pisliği çok meşhur; burada geçici koğuşta kalıyorsunuz. Ben 4 gün kaldım. 25-30 kişi 8 tane yatılacak yerde duruyor. Ben bir çeteyle beraber kaldım. Tek derdiniz ne biliyor musunuz? Tahtakuruları başınız, gözünüz, her tarafın her tarafını ısırıyor. 4 günde sizi kırmızı bir varlığa dönüştürüyor. Sonra hücrelerinize şeyiniz biliyorsunuz asıl koğuşunuza gidiyorsunuz. Geçici koğuşu olduğu için iki tane tabak 25 kişiyi bekliyor. Sabun yok, kaşık yok, hiçbir şey yok. Sonra asıl koğuşunuza geçiyorsunuz. Tamam. Ben iki aydan fazla yerde yattım. Ya bu meşhur bir şey, ya sıradan bir şey. Ya bize özel bir şey değil bu. Yani İBB tutuklularına kötü davranalım diye bir şey değil, burada rutin bir şey bu; çünkü haddinden fazla mahkum var. Direkt yerde yatıyorsunuz. Ve şurayı görebiliyor musunuz? Burada biz 10 kişi yattık, iki aydan fazla. 10 kişi. Ve bütün eşyanız çöp poşetinde. Her şeyimiz; kıyafetiniz, kağıdınız, kaleminiz derseniz çöp o şekilde.

Bu çöp poşeti bende bir travmaya yol açtı. Onun sebebi de şu; ben bizim bölgeye girdiğimden beri bizim bölümden iki kişi öldü. İyi ki ben geldiğimde götürülmüştü, soğuk algınlığından. Sonra da bir gün geldiler, 'Eşyasını teslim edin' dediler. Koğuşun kapısına çöp poşetiyle eşyaları konuluyor. Diğer kişi benim elimde öldü; kalp krizi geçirdi, dilini yuttu, morardı, damarları şişti. Şimdi yapabileceğimiz şey dilini çıkarmak, çıkarmaya çalışmak. Butona hızla basıp kapıyı yumruklayarak bu demir kapının ardından birilerinin gelmesini istemek. Önümüzde öldü adam. Götürdüler. Çok cazip şunlar bunlar... Bir süre sonra çöp poşetiyle eşyaları kapıya koyduk. Biz bunları niye yaşıyoruz? Bu bana ne öğretecek? Sayın Savcım, bu bize neyi öğretiyor? Ben niye gittim bu kadar kamuyla ilgili şeyi öğrendim? Ben niye bu kadar konuyla ilgili şeyler çalıştım, ettim? Ne öğretecek bize bu? İBB çalışanlarına ne öğretecek? Allah kimseyi düşürmesin. İki ay sonra şey oldu. Bu çok rencide edici, çok kırıcı bir şey. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin bu muameleyi hak ettiğini düşünmüyorum. 10 kişi şurada yatar mı? Ve çoğu hasta. Yaşlıları biz koruyoruz cezaevinde. Duşlarını yapamıyorlar, ilaçlarını alamıyorlar.

6 aya yaklaşan esaretin telafisinin mümkün olmadığını biliyorum

İçinde bulunduğumuz durumda, bu soruların hiçbirinin yanıtı yok. Yanıtı yok gerçekten. Yani olmadığını biliyorum. 6 aya yaklaşan esaretin telafisinin mümkün olmadığını da biliyorum. Yani ben kızımın en iyi zamanlarında onunla değilim. Hakkımdaki mesnetsiz iddialara, isnatlara karşı yaptığım savunmalar göz önüne alınarak; adaletin tecelli etmesini, adil yargılanma hakkının, hukuk devleti ilkesinin bu kitaplarda yazılı kavramlardan ibaret kalmamasını diliyorum. Aileme ve işime kavuşmak istiyorum, kızıma kavuşmak istiyorum, eşime kavuşmak istiyorum, sevdiklerime kavuşmak istiyorum. Bu çerçevede tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum. Bilmiyorum atladığım bir şey olduğunu sanmıyorum. Geniş kapsamlı açıkladığımı düşünüyorum. Yani İBB Hanem ifadesi de zaten kamuda her yerde olan bir koddan bahsediyoruz. Benim neyle ilgili olmadığını çok iyi anlatabildiğimi düşünüyorum. Ama gerçekten çok ağrıma gidiyor. Yani bunun sizin de başınıza gelmesin".

11:13 08 Nisan 2026

Orhan Gazi Erdoğan: Olmayan bir veriyi gönderdiğim iddiasıyla 6 aydır özgürlüğümden mahrumum

Günün ilk savunması için CHP Bilgi İşlem Sorumlusu Orhan Gazi Erdoğan kürsüye çıktı. Erdoğan şöyle konuştu: 

"Adım Orhan Gazi Erdoğan. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi Bilgi İşlem Sorumlusuyum. Bildiğiniz üzere, kişisel verileri koruma kanununa muhalefet iddiasıyla huzurunuzdayım. 11 yıldır Cumhuriyet Halk Partisi’nde bilgi işlem sorumlusu olarak görev yapmaktayım. Bilgi işlem sorumlusuyum, fakat KVKK’ya göre kişisel veri sorumlusu değilim; çünkü siyasi partilerde veri sorumlusu olarak KVKK, kişileri değil, parti tüzel kişiliğini esas almaktadır. Bilgi işlem sorumlusu olarak görevim; partinin dijital altyapısını geliştirmek, parti yönetiminin ve parti örgütünün ihtiyaç duyduğu yazılımları yazıp geliştirmek ve kullanıcıların hizmetine sunmaktır. Aynı zamanda kısa adı SİPORT olan, YSK Siyasi Parti Portalı'na da erişim yetkim vardır. Bu yetki YSK tarafından verilmiştir. Bu portala girerek seçmen verisi dahil partinin talep ettiği ve YSK’nın kabul ettiği dosyaları ve listeleri indirip, partinin sistemlerine aktarmak, seçmen listesi dahil bu verileri örgütün kullanımına açmak görevlerim arasındadır. Her partide olduğu gibi; AK Parti, MHP ve CHP’nin de kendi örgütünün kullandığı bir sistem vardır. Bu sistemlere kullanıcı adı ve şifreyle girilir. Herkes yetkisi icabında bu listelere girer, görür ve ne yapması gerekiyorsa onu yapar.

YSK demişken, şimdi de YSK siyasi partilerle seçmen listelerini nasıl paylaştığı konusuna girmek istiyorum. YSK, siyasi partilerle seçmen listelerini iki türlü paylaşır. Birincisi, seçim takvimi döneminde siyasi partilerin isteği olmaksızın bu listeleri partilerle paylaşır. Bu süreç muhtarlık askı listelerinden başlar, itiraz sonuçlarıyla devam eder ve kesinleşmiş sandık seçmen listeleriyle son bulur. Yani bu listeler, oy kullanmaya gittiğimiz zaman sınıfın kapısında asılı olan ve artık değişmeyen listelerdir. Bu sadece seçim takvimi içerisindeki veridir. İkinci olarak da partilerin talebi üzerine, iki seçim arasında partilerin belirli bir talep hakkı vardır. Partiler buna ihtiyaç duyduğu zaman bu hakkı kullanır. CHP olarak genellikle kurultay öncesi bu hakkımızı kullanırız. Dolayısıyla ikinci yöntem, dediğim gibi partilerin isteği üzerine listelerin alınmasıdır. Buradaki sandık numarası ayrıntısına lütfen dikkat ediniz. Bu ayrıntıya dikkat edilmemesi, hayatımın çok kıymetli 5 ayını, hatta 6. aya girdik, cezaevinde geçirmeme sebep oldu. Savcılık ifademe geçtiğimde bu konuya tekrar döneceğim.

Bu tespitleri yaptıktan sonra şimdi savcılık ifademe dönmek istiyorum. Sayın savcı, öncelikle bana tanıdığım veya tanımadığım kişilerin listesini gösterdi. Ben en ufak bir detay atlamadan, hiçbir şey saklamadan bunları anlattım. Zaten tutanağa geçen ifadeler doğrudur, orada bir yanlışlık yoktur. İkinci olarak İBB Hanem projesini sordu. "İBB Hanem nedir?" sorusuna cevabım şu oldu: "Evet, İBB Hanem projesini duydum.”, “Bir bilgin var mı?" Sadece basına yansıyanları bildiğimi söyledim. Ben o ifadeye çağrılmadan yaklaşık 10 gün önce konu basına yansımıştı; 'Arkadaşlar işe yaramadı, şu kadar kişi var' gibi haberler çıkmıştı. Biz de İBB Hanem’in ne olduğunu çok merak ettik. Cep telefonumda 'İstanbul Senin' uygulaması yüklü ve İstanbul’a geldiğimiz zaman 'Otobüsüm nerede?' gibi özelliklerini gayet güzel bir şekilde kullanıyoruz. Fakat İBB Hanem’i hiç duymadım. Story'lere girip bakıyorum; 'İstanbul Senin' içerisindeki ürünlerde böyle bir uygulama var mı diye inceliyorum.

Bu anlatımlarım karşısında savcı da aksi bir görüş belirtmedi, beni bağlayacak şüpheli bir şey söylemedi. Ben de açıkçası İBB Hanem’le ilgili bir şey yok diye düşündüm. Daha sonra bana, Melih Geçek ve Erol Özgüner'e seçmen sandık listesi verir misiniz diye sordu. Daha doğrusu önce 'Bir liste ya da dosya gönderir misiniz, verir misiniz?' şeklinde bir soru yöneltti. Uzun yıllardır partide çalıştığım için benden birçok kişi veri ister. Tez hazırlayan üniversite öğrencisinden tutun da 'Dedem 10. dönem milletvekiliydi, o dönemdeki milletvekilleri listesini verir misin?' diyenlere kadar çok çeşitli talepler gelir; çünkü Cumhuriyet Halk Partisi, sonuçta Türkiye'nin en eski partisidir. '1950 yılındaki seçim sonuçları var mı?' gibi sorularla da karşılaşırız. Bu taleplerden kişisel olmayanları, herkesle olduğu gibi paylaşırız. Ancak seçmen verisini paylaşmak gibi bir durum söz konusu olamaz; sonuçta KVKK var ve bu liste partinin emanetidir. Paylaştığımız veriler; anonimleşmiş veriler, demografik yapılar gibi seçmenin analiz edilmiş hali olan sayısal değerlerdir. Bir de daha çok seçim dönemlerinden önce 'Hangi okulda hangi sandık kurulacak?' gibi bilgiler paylaşılabilir. İstanbul'da yaklaşık 12.000-13.000 sandık var; bunların hangi okullarda olduğu bilgisini Melih Bey ve Erol Bey özelinde de paylaşabiliriz.

Ayrıca seçim akşamı sonuçlar toplanmaya başladığında sandık bazlı sonuçları göndermekte bir sakınca yoktur; çünkü bunlar zaten gizli bilgiler değildir. Seçim sonrası bu sonuçların kesinleşmiş halini ya da istenirse son 5 seçimin karşılaştırmalı analizi gibi değerleri paylaşabiliriz. Bu verilerin çoğu aslında il ve ilçe başkanlıklarının sistemlerinde de mevcuttur. Dediğim gibi, kişisel veri niteliği taşımadığı ve biz de siyasi bir parti olduğumuz için bu tür çalışmaları, grafikleri sistemlerimizde bulundururuz. Daha sonra Sayın Savcı bana, '18 Eylül 2023 tarihinde YSK'dan bir liste talep etmişsiniz, 21 Eylül 2023 tarihinde bu listeyi almışsınız ve Erol Özgüner’e göndermişsiniz' dedi.

Sayın Savcım, ben zaten kişisel bir veri göndermediğimi söyledim. Bu beyanlarımı sırasıyla açıklayayım ancak bir de başka bir sıkıntı var; demin "Dikkat buyurun" dediğim sandık konusu. Bu tarihteki ara listelerde sandık bilgisi olmaz, yani böyle bir şey teknik olarak mümkün değildir. Zaten kaleminiz aracılığıyla 2 dakika içerisinde YSK’dan teyit edebileceğiniz bir veridir. Eylül ayında kimin hangi sandıkta oy kullanacağı belli değildir. İlçe seçim kurullarının bunun üzerinde çalışması, okulları belirlemesi ve kişileri sandıklarla eşleştirmesi gerekir. O süreç oldukça zorlu ve uzun bir süreçtir. Ben yıllardır bu işleri yaptığım için bunun olmayacağını kesin olarak söyledim ama savcı bunu pek dikkate almak istemedi.

Sayın Savcım, teknik olarak bu verinin içerisinde sandık bilgisi yok. Eğer ben "Evet, seçmen sandık verisini aldım ve gönderdim" dersem, sizin bana "Birinden birinde yalan söylüyorsun; hem burada seçmen verisi yok diyorsun hem de gönderdim diyorsun, hangisi doğru?" diye sormanız lazım. Bundan sonraki süreç sohbete döndü, seçim süreciyle ilgili detaylar anlatmaya başladım. Fakat Sayın Savcı yine başa dönerek, "Bu linki RAR dosyası olarak göndermişsin, bunun içerisinde olsa olsa 11.000.000 seçmen verisi olur, neden RAR yaptın?" dedi. Ben de hız açısından 100.000, hatta 5.000-10.000 veriyi bile RAR ile göndermeyi tercih ettiğimizi belirttim. Bu ısrarlar üzerine, söylediklerimin savcıya geçtiğini düşündüm. Böyle bir veri göndermediğimi, zaten o tarihte bu verinin olmasının mümkün olmadığını anlattım.

Ancak konu sohbet havasına bürününce ve hayatım boyunca karakol binasına girmemiş, savcılığa gitmemiş biri olarak ilk kez ifade vermenin verdiği gerginlikle kendimi şartlandırdım. Savcı her sorduğunda "Burada bir boşluk var, bir şey söylemem lazım" diye düşündüm. O an akıl pek yerinde olmuyor; 35 saatlik uykusuzluk, açlık, susuzluk ve bir taraftan annemin sağlık durumuyla ilgili endişelerim vardı. Acaba kalp krizi mi geçirdi, beyin kanaması mı diye düşünüyorsunuz. Sayın Savcı, benden 2,5 yıl önceki verinin ne olduğunu hatırlamamı istiyor ve bir WhatsApp linkinden bahsetti. "Böyle bir link göndermişsin" dedi. Ben böyle bir şeyi hatırlamadığımı ancak bazı tahminlerde bulunabileceğimi, bunun bir "örnek veri" olabileceğini söyledim ve olasılıkları sıraladım. "Örnek veri" lafını duyunca Sayın Savcım "Tamam" dedi ve ifadeyi bitirdi.

Parti avukatlarıyla dışarı çıktığımızda "Ne oldu? Beyanımızı kabul mü etti?" diye düşündük. Avukat arkadaşım, "En kötü ihtimalle ev hapsi veya adli kontrol verir ya da serbest bırakır" dedi. Hatta "Bugün Ankara'ya dönelim mi yoksa geç oldu, bir gece kalalım mı?" diye konuşurken bir anda şok bir kararla tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildik. Sulh Ceza Hakimi bana, "Seçmen listesi göndermişsin iddiası var, gönderdin mi?" diye sordu. Ben de Sayın Hakim’e, bunun teknik olarak mümkün olmadığını, savcılığın ısrarla listeyi sorduğunu ancak benim böyle bir listeyi göndermediğimi ve istesem de gönderemeyeceğimi, çünkü o içerikte bir verinin mevcut olmadığını söyledim. Sonra dışarı çıktık ve 15-20 dakika bekledik. 15-20 dakika sonra tutuklama kararıyla Silivri'ye gönderildim. Halen 6. aya girdim ve buradayım. Şimdi buradan hızlı bir şekilde devam etmek istiyorum.

 

Sayın Başkanım, olmayan bir veriyi gönderdiğim iddiasıyla 5 ayı aşkın bir süredir, 6. aya girecek şekilde dört duvar arasında günlerimi geçiriyorum. Tabii bu 5-6 ay dışarıda çok fazla anlam ifade etmeyebilir; ancak dört duvar arasında, özellikle belli bir yaştan sonra, buradaki 5 ay dışarıdaki 15 aya, 6 ay ise 18 aya tekabül ediyor. Yani ömrünüzden bunun 3 katı gidiyor. Dışarıda yapmak istediğim birçok şey var. Bu olaylar yaşanmadan önce planladığımız en yakın tarih, evladımın nikahıydı. "Bu ay çıkarsın, öbür ay çıkarsın" diyerek bu tarihi sürekli ertelemek zorunda kalıyoruz. Bu tarihi alabilmek için sizin kararınızı beklemeye devam ediyorum. Neticede tahliyemi ve sonrasında beraatimi talep ediyorum. Sanırım Türkiye'de iddianamesi en kısa sürede hazırlanan kişi de benim. 7 Kasım'da tutuklandım, 11 Kasım'da iddianame çıktı. Avukatım iddianameyi getirdiğinde orada "ikrar" ibaresini görünce şok oldum. Ben neyi ikrar etmişim? Olmayan bir şeyi gönderdiğimi nasıl ikrar edebilirim? Hala anlayamıyorum. İlk şokum buydu.

İkincisi ise İBB Hanem meselesi. İBB Hanem ile ilgili ne bir arkadaşımın ifadesinde ne de başka bir belgede somut bir veri var. Sadece birisinin "duydum" diyebileceği bir durum söz konusu. Erol Özgüner, benden liste aldığı iddiasını dile getirirken "Hatırladığım kadarıyla bana bir link göndermişti" diyor. Ancak burada "Orhan Erdoğan, İBB Hanem projesine geçti" diyen kimse yok. Gerçi projenin ne olduğu da belli değil, ben de burada öğreniyorum; ama aslında hiç var olmamış bir uygulama bu. Kendimi hiç olmamış bir şeyin içerisinde hissediyorum. Olmayan bir listeyi göndermek ve var olmayan bir uygulamaya dahil olmak iddiasıyla şu an buradayım.

 

Sayın Başkanım, bir de büyük bir düzeltme yapmak istiyorum. Savcılıkta verdiğim ifadede yine yanlış hatırladığım bir husus oldu. Başakşehir Veri Merkezi'ne gidip gitmediğim sorulduğunda, o anki yorgunlukla "Bir sefer görmek amacıyla gitmiştim" demiştim. Ancak bunu hatırlamam mümkün değil çünkü böyle bir şey olmadı; herhangi bir giriş kaydımın bulunması da imkansızdır. Ben aslında bir sefer Afet Koordinasyon Merkezi'ne gitmiştim; ikisini karıştırdım. Başakşehir Veri Merkezi'ne hiç gitmediğimi özellikle belirtmek isterim.

Hafta sonu, her zamanki gibi vaktimiz oturarak geçerken kendime hep sorduğum o soruyu yine sordum: "Ben niye buradayım?" Bunun bir cevabını aslında bulamıyorum. Bütün hayatınız gözünüzün önünden geçiyor; yaptıklarınız, yapamadıklarınız, yarım kalanlarınız... Sonra bu yarım kalanları tamamlamaya fırsatınız olup olmayacağını düşünüyorsunuz. Belki doğal sebeplerle, belki de burada kaldığınız için bu fırsatınız olmayacak; bunun belirsizliği içerisinde yaşıyorsunuz. Kendi kendime diyorum ki: "Hayatımda kaç tane sağlıklı geçireceğim 6 ay var?" Parmakla sayılacak kadar mı? Yoksa ertelediğim sağlık sorunları yüzünden mi bu fırsatı kaybedeceğim? Bunların da bir cevabını bulamıyorum. Mahkemeler başlayıncaya kadar aslında çok karamsardım. Sevgili avukatım Egemen ile konuşurken bana, "Ağır ceza zordur; ağır ceza reisi genelde kafasını kaldırıp kimseye bakmaz. Eğer kafasını kaldırıp bakarsa şanslısın demektir," demişti. İlk gün en çok merak ettiğim konu buydu. Mahkemeye gelince davranışlarınızı gözlemledim; dikkatle not almanız, insanlara soru sormanız ve gözlerinin içine bakmanız umudumu artırdı. Geçen haftaki tahliyeler de bu umudu bir tık daha yukarı taşıdı.

İçimi yaralayan bir olay var 

Bunun dışında bir de içimi yaralayan bir olay vardı. Geçen hafta, babası Balyoz davasından 1,5 yıl yatmış genç bir avukat buradaydı. O genç hanım, "Babam 1,5 yıl yattı ama çıkınca hiçbir şey eskisi gibi olmadı," dedi. Orada şuna üzüldüm: Bu genç avukatın babasının, evladının gençlik döneminde yaşayamadığı ve kaçırdığı o kadar çok şey olmuştur ki, hayatı boyunca bunu unutamayacaktır. Kendi kendime, "Peki ben bu süre zarfında ne kaybettim, hayatımda eskisi gibi olmayacak ne var?" diye sordum. Oğlumun, eşimin ve benim yaşadıklarım zaten uzun yıllar unutulmayacaktır. Diğer taraftan somut bir durum daha var; babamın rahmetli olmasından sonra annemde psikolojik kaynaklı bir kaşıntı problemi çıkmıştı ve buna bir türlü çare bulamamıştık. 2 yılın sonunda tam rahatlamaya başlamıştık ki, ben buraya girdikten sonra her şey yeniden başladı. Şimdi kendime soruyorum: "Annemin bu hastalığı bir kez daha tedavi edip üzerine birkaç yıl daha yaşayacak fazladan 2 yılı var mıdır?"

Dolayısıyla bu hikayeler bitmez Sayın Başkanım; daha fazla devam etmek istemiyorum. Bunları mağduriyet yaratmak için de anlatmadım, bunlar hayatın gerçekleri. O avukat arkadaşın sözleri beni gerçekten çok etkilemişti; çünkü bazı yaralar kapanmıyor ve yeri bir daha dolmuyor. Son olarak, avukatıma iddia edilen suçun cezasının ne olduğunu sorduğumda bana, "Abi sen merak etme, yatarını çoktan doldurdun; mahkeme başlasın, umarım en kısa zamanda çıkacaksın," diyerek teselli veriyor. Umarım avukatım haklıdır. Şu anda söyleyeceklerim bu kadar".

11:07 08 Nisan 2026

Duruşma başlıyor

Tutuklular alkışlarla salona girdi. Tahliye edilen İBB Anadolu Yakası Zabıta Müdürü Nazan Başelli de salonda yerini aldı.

11:04 08 Nisan 2026

İBB davası 18. celseyle devam ediyor

Duruşmada birleştirilen Beyoğlu Belediyesi davasına ilişkin gelişmeler gündemde. Aralarında İnan Güney'in de olduğu yedi kişi hakkında tensip zaptı yazıldı. Dosya İBB davasıyla birleştirildi.

Bu dosyadaki üç tutuklu sanığın da eklenmesiyle İBB davasında tutuklu sanık sayısı 92'ye, toplam sanık sayısı 414'e yükseldi. 

İBB davası bugün 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 18. celseyle devam ediyor. 

Kürsüye ilk olarak CHP Bilgi İşlem Sorumlusu Orhan Gazi Erdoğan çıkacak. 

Kaynak: Gazete Oksijen