12 Eylül 2026, Cumartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 03.09.2026 18:13 | Son Güncelleme: 03.09.2026 23:33

İBB davasında ara karar: İki kişiye tahliye, 51 kişinin tutukluluğu sürecek

İBB davasında ara kararını açıklayan İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi, iki kişinin tahliyesine, 51 kişinin ise tutukluluk hallerinin devamına hükmetti
İBB davasında ara karar: İki kişiye tahliye, 51 kişinin tutukluluğu sürecek
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB davasının 75. gününde tutuklu sanıkların tahliye talepleri tamamlandı. Savcı mütalaasında tüm tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamını talep etti. Mütalaanın ardından mahkeme heyeti Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı Ali Rıza Akyüz ve iş insanı Serkan Öztürk için tahliye kararı verdi, 51 ismin tutukluluğu sürecek.

Bugünkü oturumda Medya AŞ Satın Alma ve İhale Müdürü Fatoş Ayık, İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Taner Çetin, İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce, İBB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı Ramazan Gülten, Kültür AŞ Plan ve Organizasyon Müdürü Barış Kılıç, iş insanı Güldem Şık, İBB Emlak Yönetimi Daire Başkanı Kağan Sürmegöz, Kültür AŞ Genel Müdür Yardımcısı Doğan Hamit Doğruer, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün ve Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş ve İmamoğlu İnşaat Genel Müdürü Tuncay Yılmaz tahliye talebinde bulundu.

İmamoğlu: İlginç bir haftadan geçiyoruz

Oturumda son olarak tahliye talebiyle beyanda bulunmak üzere Ekrem İmamoğlu kürsüye çıktı. İmamoğlu şunları söyledi:

"Silivri’deyiz, Silivri’de mahkeme başkanı ve heyeti huzurunda aziz milletimi saygıyla selamlıyorum. İlginç bir haftadan geçiyoruz. Neredeyse bu topraklara milletimizin girişinin 1. yılına yaklaşırken, 950 yılı aşmış bir tarihte; barışı, kardeşliği, huzuru tesis etmek konusunda büyük bir seferberliğin konuşulduğu bir yıl dönümünün içinden geçiyoruz. Yine 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın olduğu bu haftada, 100 yıl önce, 103 yıl önce Cumhuriyet’i kuran aziz milletimiz; bu Cumhuriyet’in, demokrasinin 100 yıllık mücadelesinde devletin esasını oluşturan adaletin kolonlarının sarsıldığı bir dönemde Cumhuriyet, adalet ve demokrasi mücadelesini verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Ve yine barışın konuşulduğu 1 Eylül'de de gerçekten olabildiğince nobran, otoriter yöneticilerin savaş naraları attığı bir dönemde, ne yazık ki Atatürk'ün bize emaneti "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine sahip çıkabilmenin ne kadar önemli bir erdem olduğunu, hep beraber hatırlayıp, ona sarılmanın ne kadar bize güç kattığını konuşuyoruz.

Aynı zamanda tabii 1 Eylül'de adli dönemin başladığı bir ortamda, bütün yargı mensuplarının ve burada bulunan hukukçularımızın, bulunmayan hukukçularımızın da aynı şekilde hayırlara vesile olmasını dileyeceğim bir dönemin başlangıcında, çok hasar almış, toplumun %80'inin ne yazık ki yargıya inanmadığı, yargıya güvenmediği bir ortamda, bunun hasarlarının acilen giderildiği ve yanlışların değil, artık doğruların yapıldığı, yere düşen adaleti tekmelemenin değil, onu ayağa kaldırmanın sorumluluğuyla hareket edildiği bir sürecin hatırlandığı bir adli dönem olmasını da buradan hatırlatmayı önemsiyorum. Sonuçta çok önemli yıl dönümlerinde çok büyük sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu, ben buradan hissederek aziz milletimize duyurmak istiyorum.

"Buradan bir örgütün çıkmayacağını herkes görüyor"

Tabii neredeyiz? Silivri’deyiz. Türkiye'nin, hatta Avrupa'nın en büyük duruşma salonundayız. Ama asıl soru şu: Böylesine büyük bir salon acaba ne kadar büyük bir adalete ev sahipliği yapıyor ya da yapabilecek? Yanıtını elbette ki kıymetli milletimiz verir. Eninde sonunda milletimiz bunun yanıtını verir ve elbette gereğini de yapar. Bu salona baktığımızda, esasında “örgüt” diye bir kavramın konuşulduğu bir ortamda, arkamda bulunan, başta kadın arkadaşlarımız olmak üzere, tutsak, burada tutsak bulunan kıymetli kader arkadaşlarıma baktığımda, buradan bir örgütün çıkmayacağını herkes görüyor. Kim bakmak isterse görebilir. Ama bakmaz ise, görmek istemezse, zaten ona biz zorla gösterecek bir halimiz de yoktur. Buradan bir örgüt çıkmaz, bunu millet de görüyor. Burada bir suç örgütü yok. Gerçekten büyük bir zalimlikle mücadele eden kader arkadaşlarım var.

"Siyaset işaret ediyor, bir kısım medya hüküm veriyor, yargı harekete geçiyor"

Ama esasen dışarıda başka bir düzen görüyorum. Siyaset işaret ediyor, bir kısım medya hüküm veriyor, yargı harekete geçiyor, biri konuşuyor, diğeri manşet atıyor; ardından bir karar geliyor, gündem değişiyor. Gerçekten şipşak, böyle çok dikkat çekici, içini dışının iyi analiz edilmesi gereken bir düzenle karşı karşıyayız. Bu düzene “sistem” diyebilirsiniz, “örgüt” diyebilirsiniz ya da tersten konuşup örgüt, sistem, düzen, başka kavramlar da ekleyebilirsiniz. Bütün bunlar yaşanırken, Türkiye'de ne yazık ki Adalet Bakanı neyle meşgul derseniz, çıkmış “Ekrem İmamoğlu hâlâ” -bu davayı konuşarak, bu davaya müdahale ederek- “davanın canlı yayınlanmasını istiyor mu acaba?" diye soruyor. Bana göre iftiraname olan bu belgeye imza atan ve daha yayınlanmadan, usulsüzce ne yazık ki "Asrın yolsuzluğu" diyerek cezayı önden kestiren, kesmeye çalışan dönemin başsavcısı, şimdi Adalet Bakanı olmuş olan şahıs; yetmemiş, bu ucube sistemde bir de HSK Başkanı olmuş. Derdi; Ekrem İmamoğlu.

"Başladığı ilk günden bugüne geçmiş duruşmalar da yayınlansın"

Ben yine de buradan herkesin duyacağı bir şekilde cevap vereyim: Evet, canlı yayını istiyorum. Hem de misliyle istiyorum. Hatta biraz daha ileri gidiyorum: Başladığı ilk günden bugüne geçmiş duruşmalar da yayınlansın. SEGBİS orada, imkan var, teknoloji var. Her milimi yayınlansın, millet izlesin. Buyurun, bekliyorum. Çünkü benim milletimden saklayacak sözüm yoktur. Millet dinlesin, millet görsün. Ben, hep milletime konuştum. Millet kendi kararını versin. Çünkü ben her anımla, malımla, mülkümle, yaşamımla, her şeyimle açığım, şeffafım. Veremeyeceğim hesabım da yoktur. Çünkü millet şahidimdir.

"Tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı"

Az önce ifade ettiğim gibi, bu soruşturma yürütülürken çok yakın, yani uzun bir zaman geçti, büyük bir zulüm içerisindeyiz ama günler hızlı geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, o dönem, iddianame hazırlandıktan sonra Adalet Bakanı oldu. Başsavcı olduğu dönemde teamüllere, kanuna aykırı olarak basın açıklaması yapıyor. Bizzat organize ettiği, sürecin tasarımını yaptığı o dönemde iftiraları kamuoyunun önüne anlatıyordu. Kamuoyunun önünde bunun sözcülüğünü yaptı. Hatta uhdesinde gizlilik kararı olan dosya içindeki yalan, dolan, iftira ne varsa daha hiçbir avukatımızın katına dahi çıkamadığı adliyede, bütün bunlar yandaş basına sızıyor, devletin kanalı TRT'ye sızıyor, masumiyet karinesi hiçe sayılıyor ve tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyordu. Tarihte gerçekten görülmemiş... Hiç kimsenin başına gelmesin. Hani bizde bir laf vardır ya, değerli bir laf vardır: "Allah düşmanımın başına vermesin" der. Toplumda değerli bir şekilde kullanılır ama gerçekten alçakça tasarlanmış bu dönemde; ailelerimiz, kadınlar, çoluk çocuk, herkes, yakınlarımıza, iffetime, namusuna varacak kadar saldırılara maruz kaldık.

Şimdi tabii makam gereği siyasetçi oldu. Yine unutmadığı bu zaman diliminde bir yargı sürecini etkilemeye dair konuşmalarını sürdürüyor. Oysa Anayasa çok açık. Anayasa; hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.

"Aynı anda, bakan, başsavcı, hakim, savcı, avukat mı olmak istiyor?

Hatırlayın; savunmamı yapmam gerektiğini anlatıyor. “Ekrem Bey'in, diğer yargılanan kişilerin siyasi polemiğe girmeden, dosyadaki delillere göre yargılama savunma yapmasını istiyorum” diye az önce okuduğum anayasadaki maddeye aykırı tavsiye ve telkinde bulunarak, tabiri caizse bir genelge gibi konuşuyor. Aynı anda, tarihte olunmamış bir şekilde bakan, başsavcı, hakim, savcı, avukat mı olmak istiyor diye düşünmeden edemiyorum. Tarih böyle bir vaka görmüş müdür? Ancak bilinsin ki bu siyasi kişi, Adalet Bakanı, AK Parti'nin 31 Mart 2024 yenilgisinin hemen sonrasında, evet, bilerek, tespitle iddiayla söylüyorum ki; bu soruşturmayı, bizzat bu soruşturmayı başlatmak için İstanbul'a Başsavcı olarak atanmıştır. Bu soruşturmanın karar vericisinin tensipleriyle, İstanbul'a bu göreve bunun için gelmiştir. O başlattı bu soruşturmayı Başsavcı iken. Evet buraya gelmeden ben bunu tespit etmiş bir kişi olarak iddia ediyorum.

"Nasreddin Hoca fıkrası gibi bir hukuk düzeni"

Mahkemeye çıkmama dair 25 gün kala yapılan bu soruşturma sonrasında ödül olarak, mevki olarak Adalet Bakanı olmuştur. Yani sizler dahil, gerçekten Türkiye'deki ucube sistemin gereği de bütün hakimlerin, savcıların da sicil amiri olarak HSK Başkanı oldu. Şimdi avukat olmak istemesi de beni şaşırtmıyor açıkçası. Çünkü o ancak iddia, savunma ve karar makamında olacak ki benim cezamın garantisi için gönlü rahat olsun! Hem savcı hem hakim hem bakan, hem avukat. Bu cendereyi yaratanlar, buradan adalet çıkacak diye, yüce Türk milletini bu şekilde işleyen bir sistemde ikna edemezler. Çünkü başından itibaren talimat verilmiştir. Kendisi talimatı almıştır, yola çıkmıştır. Bu makam, bu süreç her zaman söylüyorum, ne yazık ki Türkiye'de bir makam, mevki, menfaat düzeninin çıktısıdır. Biz bir maça çıkmışız, iddia ve savunma makamları hukuki bir mücadele yapacak hani sözüm ona "silahların eşitliği" var ya. Ama bir de ne görelim; iddia makamının lideri, iddianame ile övünen kişi, yani esas iddia makamı, karar merciinin tepesine oturtulmuş. Adalet Bakanı, HSK Başkanı olmuş. Gerçekten Nasreddin Hoca fıkrası gibi bir hukuk düzeninden bahsediyoruz. Acı bir süreç bu. Türkiye adına, Türk yargı düzeni adına, Türk milleti adına, Türkiye'nin geleceği adına böyle bir sistem ve düzende oluşmuş bu, gerçekten kötü düzen, Türkiye için en büyük tehdittir.

"Duruşmalarımda 23 hakim değiştirildi"

Bir dipnot düşeyim: Bakın 19 Mart sürecinden itibaren ben 15 ceza davasıyla muhatap olmuş bir kişiyim. Bu da tarihte yok. Ve 23 hakim değiştirildi benim duruşmalarımda. Tam 23 hakim. 23 hakim benim duruşmalarımda değiştirildi. Bakınız; yargı düzenimizi tanımlayan kurallar, maddeler Anayasa kitabında yazsın diye oraya konulmadı. Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı millet adına kullanılan yargı yetkisinin temel şartıdır. Bir Adalet Bakanı, devam eden bir yargılamada sanığın nasıl savunma yapması gerektiğini söyleyemez. Sanığın savunmasını "siyasi şov" olarak nitelendiremez. Devam eden bir dava hakkında mahkemeye yönelik tavsiye, telkin niteliği taşıyabilecek açıklamalar ya-pa-maz. Biz burada gerçekten Türkiye'yi çok ağır bir sürece doğru iten, ağır bir sürece doğru iten bir avuç muhterise karşı karşıyayız. Anayasal haklarına, geleceğine el konulmak istenen halkımız adına direniyoruz, direnmeye devam edeceğim.

Savunduğumuz şey özgürlüğümüzdür, itibarımızdır, emeğimizdir. Ve özgürlüğümüz, itibarımız, emeğimiz üzerinden Türkiye'nin özgürlüğünü, itibarını, emeğini, geleceğini çalmak isteyenlere karşı bir mücadeledir. Siyasi şova ihtiyaç duyanlar, halkın ekmeğine göz koyanlardır. Bu rejimi, bu sistemi yaratanlardır. Bunlar için ekmeği uğruna direnen maden işçileri; ağacı, suyu, toprağı için direnen köylüler; özgür ve bilimsel, ücretsiz eğitim için direnen gençler, öğrencilerimiz, öğrencilerimiz velhasıl hak ve emek uğruna, emek uğruna, bağımsızlık uğruna direnen tüm milletimiz bunlara göre şov yapmaktadır. Zira gerçeklikten ve halktan kopmuşlardır. Boşlukta savrulmaktadırlar. Çok zayıftırlar. Çünkü esas güçlü olan millettir. Bu kavram hiç değişmez, değişmeyecektir. Millet güçlüdür, millet büyüktür.

"Altı ay bitti, bir tek delili şu mahkemede huzurda kimse görmedi, ben de görmedim"

Bir ceza dosyasında, dört kez seçim kaybettikleri kişiye karşı, Beylikdüzü'nden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, siyasi parti yönetiminden cumhurbaşkanlığı adaylığına ve seçimlerine uzanan siyasi bir yargılama hikâyesi kuruluyor. Siyasi şov, aslında iddianame denen, bana göre bu iftiranâmede yazan şeydir. Sonra o hikayeye karşı kendimizi savunduğumuzda savunmamıza "siyasi şov" deniliyor. Yazanlara göre nedir bilmem ama bu bir terfinamedir, iftiranamedir. Bütün iddialar çöptür ve çökmüştür. Hani "delillere göre savunma yapılsın" deniyor ya; bir tek, altı ay bitti, bir tek delili şu mahkemede huzurda kimse görmedi, ben de görmedim. Bir tek delil. Gören varsa şimdi yansıtsınlar, ben özür dileyeceğim. Bütün bu olaylar yaşanırken sırf bir kişinin iktidarını, koltuğunu korumak için 19 Mart darbesiyle —bunu ben söylemiyorum, ekonomistler söylüyor— bir yılda milletin cebinden 250 milyar dolar ödetilerek 87 milyon insanın hayatından çalınıyor. Hatırlatalım; iddianamede yazılan CHP'yi ele geçirmek —böyle bir işlem var mı ya?— CHP'yi ele geçirme işlemi, rakibini bertaraf etmek gibi bir takım işlemler ne yazık ki bu ucube rejim tarafından, saray rejimi tarafından yargı kollarının usulsüz, utanç verici butlan kararıyla atanmış aparatlarla gerçekleştirilmeye devam ediliyor. Bizle ne alakası var?

Bütün bunlar yaşanırken hiçbir şey olmamış gibi davranmamız bekleniyor. Millet şahidimdir; bu kötülükleri yapanlar gibi kinle, nefretle değil, en üst seviyede sorumlulukla, büyük gayret ve dirençle zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum, vermeye devam edeceğim. Ama belli ki asıl rahatsızlık tam olarak bundan kaynaklanıyor. Susmamamızdan, anlatmamamızdan... Anlatmamızdan daha doğrusu, milletin gerçekleri duymasından rahatsızlar. Öyle ki artık sözümüzün yalnızca bu salonda değil, bu salonun dışında da duyulmasını engellemeye çalışıyorlar türlü yöntemlerle.

"Gerçeğe aykırı bir biçimde savunma yapmaktan kaçmakla suçlandım"

Bakınız, burada altını çizelim: Savunma hakkıma ilk müdahale, değerli avukatım Mehmet Pehlivan'ın benim avukatlığımı yaptığı için tutuklanarak hukuksuz şekilde özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlamıştır. Daha sonra burada Silivri'de savunma hakkım elimden alınmıştır. Savunmam engellenmiştir. Asrın hukuksuzluğu sıfatını kazanacağından emin olduğum 4.000 sayfalık iddianame için savunmamı tarihte görülmemiş biçimde avukatlarımın savunmalarıyla, sorgu dâhil 7-8 saatte bitirmem istenmiştir. Israrla serbest biçimde savunma yapmak istediğimi söylememe, süre sınırı getirilmesin dememe, hiç sesimi yükseltmeden talebimin sebeplerini açıklamaya çalışmama rağmen savunmama engel olunmuştur. Gerçeğe aykırı bir biçimde savunma yapmaktan kaçmakla suçlandım; tutanak, dosyada kapı gibi durmaktadır.

"Savunmamın bu salonda duyulması engellendiği gibi, milletime ulaşması da istenmedi"

Millet şahidimdir: Ben hak yemem, hakkımı da yedirmem. Hakkımı yedirmemek için de ömrüm heder olsa, onu ödemeye hazır bir kişiyim. Bu kadar net.

Mahkeme salonundan çıkarıldım. Duruşmaya getirilmeme kararı usulsüzce uygulandı. Sonra hiç sinirlenmeden, duruşma düzenini bozmadan sarf ettiğim savunmanın klasik bir savunma olmadığını, asıl benim iddianameyi yazanları yargılayacağım sözlerin bağlamından koparılarak, mahkeme heyeti tarafından savunma yapmayacağımı söylenerek, susma hakkımı kullandığımı iddia eden yanıltıcı bir karar alındı. Ardından yaptırılmayan geniş savunmamdan bir derleme yaparak, bir kitap yazdım. Çünkü, kıymetli halkımızın mutlaka savunmamın ana hatlarını bilmesini istedim. Ancak belli ki savunmanın mahkeme salonunda duyulması engellendiği gibi, milletime ulaşması da istenmemiştir.

"Milletin iradesinden, aklından, vicdanından ben korkmadım, onlar korktular"

Yazdığım şeyden bile çekinen bir düzen olabilir mi? İddia ediyorum tarihte görülmemiş bir biçimde bandrol başvurumuz usulsüzce bekletilmiştir. Bandrol alındıktan sonra, matbaada baskıya başlanmıştır. Daha baskı makineleri yeni dönmeye başlamışken, usulsüz ve mesnetsiz bir gerekçeyle matbaaya baskın yapılmış matbaaya ve baskı durdurulmuştur. 4 gün sonra da yine tek bir doğru satırı olmayan hukuksuz bir mahkeme kararıyla kitap basılmadan yasaklanmıştır. Bunun özeti şudur: “Canlı yayınlayın” dedin, yayınlamadılar. “Peki” dedim, “O zaman bu salondan sorularımı sorayım, anlatayım iddiaların, iftiraların karşısında gerçekleri ortaya koyayım.” O da olmadı. Bana soru sormayı bile düşünmemiş iddianame... Mahkeme... Baktım sorgumu yapamıyorum, dedim ki: “Benim sözüm milletime, o zaman kitap olarak yayınlansın, gitsin. Yayınlarım millete, isterse okur, milletim isterse okur, isterse kendi kararını kendi verir.” Milletin iradesinden, aklından, vicdanından ben korkmadım. Kendimi zaten millete emanet etmiştim ama onlar korktular. Bunu da yaptırmadılar.

Avukatımın tutuklanmasından savunmamın tutuklanmasına, ardından kitabımın tutuklanmasına geldik. Bir sonraki aşama nedir; gerçekten çok merak ediyorum. Bir sonraki aşama neyi planladılar, ne planlandı çok merak ediyorum. Millet şahidimdir, tekrar ifade ediyorum; susturulamaz, kimse susturulamaz tarihte, susturamayacaksınız. Savunma susturulamaz, millet susturulamaz. Millet bir yolunu bulur; söylemek istediğim her şeyi okur, anlar, anlatır, kararını verir. Tarihte binlerce örneği var. Antik dönemden beri var.

Bu duygularıma şair Sezai Karakoç tercüman olsun:

“Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak.
Halbuki biz sussak tarih susmayacak.
Onlar sanıyor ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar.”

"1 gram temiz hava almadan 100 saatlik bir mesaiyle karşı karşıya kaldık"

Kıymetli milletim; 17 Ağustos’tan bu yana ilginç bir celse süreci yaşıyoruz. Evet, adı büyük bu duruşma salonunda gece yarılarına kadar süren duruşmalar yapılıyor. 15 saati aşan duruşmalar yapıldı. Bizlere, avukatlara, izleyicilere, jandarmaya ve burada görev yapan herkese, hatta bu karara varan mahkeme heyetine insanı fiziksel ve zihinsel olarak tüketen saatlerce duruşmalar yaşatıldı. Bunun anlamı şu. Bakınız tutsak arkadaşlar burada; 4 gün boyunca sabah 07.00’den itibaren başlayan, gece 01.30-02.00’de biten bir süreçten sonra, günlük 4-5 saatlik uykuyla, yani yaklaşık 100 saatte, 100 saatte, full mesai ve tutsaklar için konuşuyorum… Kapalı hücre, buraya geliyoruz aşağıda alçak tavanlı nezarethane 1 gram temiz hava almadan 100 saatlik bir mesaiyle karşı karşıya kaldık. Bu duruşmaların sıfır temiz hava ve sıfır dinlenmeyle yapılma gayreti, yapılacak olması, yapılmış olması kayıtlara girsin. Bunun hukuki değerlendirmesi elbette yapılacaktır.

"Böylesi acele işe şeytan karışır"

Bütün bu yapılanların gerekçesi sürekli bir programdan söz edilerek izah edildi. Nedir bu program? Gerçekten... Yani acelenin başka türlüsü var. Acele edilebilir ama acelenin böylesi olmaz. Böyle aceleye şeytan karışır. Çok net söylüyorum, böylesi acele işe şeytan karışır. “Programımız var, o programın gerisindeyiz”i deyip de anlayabilmiş değilim. Bu arada iktidar medyasının gazetecileri yazıyor. Onlardan program nedir anlaşılmaya çalışılıyor sosyal medyadan, televizyondan. Olağan seyrinde sağlıklı bir yargılama yerine niçin bu şekilde hızlandırılmış, insan muhakemesinin zarar gördüğü, kusurlu olduğu apaçık meydanda olan duruşmalarla hızlı bir yargılama tercih ediliyor? Bunun hiçbir izahı olamaz. Acele etmemiz gereken bir şeyi hatırlatayım mahkeme heyetine: Bu insanların tahliye olması, tutuksuz yargılama. Böyle bir tutukluluk tarif görmedi. Acele etmeniz gereken bu insanların tutuksuz yargılamayla tahliye edilmesidir. Ama ancak bütün bunlar yaşanırken aklıma şu geliyor: Yani acaba kim acele ediyor? Yani bu işe karar verenler mi acele ediyor? Acaba bir an önce bitirilsin, “hazır ben bakarken bu iş bitsin” mi deniyor? “Bu iş, ben buradayken tamamlansın” mı isteniyor?

Bu salonda yaşananlar gerçekten zorluk, bizim adımıza büyük bir zorluk. Adil bir mahkeme de olma talebimizin feryadıdır bu, bunu unutmayın. İtham değil, yaşadıklarım karşısında oluşan kanaatimi ve endişemi ifade eden sorulardır bütün bunlar, hatırlatmalardır, uyarılardır. Bu sözlerin 87 milyon yurttaşıma iletilmesi için bunları anlatıyorum. Milletini, devletini düşünen bütün yargı camiasının duyması için anlatıyorum. Milletimizin şahit olması için anlatıyorum. Gerçeği ortaya çıkarmak istiyorsanız savunmaya soru kısıtı getirilmemeli, avukatların mikrofonları kapatılmamalı, sorular tamamlanmadan sorgu bitirilmemeli, iddia makamının sanıkların ifadelerine müdahale ederek onları baskı altına almasına izin verilmemeli.

"Canlı canlı yaşadık bu acı manzarayı"

Hatırlatacaklarım var. Farklı düşünseniz de bana göre hiçbir gerekçe olmadan iki kere duruşmadan çıkarıldım. İkinci çıkarılma kararı da çok ama çok haksızcaydı. Sonra devamındaki duruşmaya katılmama kararı yazılmaksızın karar devreye sokuldu. Benim için en önemli iki kişinin benim tarafımdan dinlenmesine fırsat vermediniz. Bu hakkımı elimden aldınız. Yine bu duruşmalarda vahim olaylar yaşadık. İddia makamının "Haddini bil, yoksa haddini bildiririz" dediğini duyduk. Ben hâlâ bu çoğul tarifte kimler ima edildi çok merak ediyorum. Bana kimler haddimi bildirecek? Kim var bu işin arkasında, merak ediyorum. En son ve çok vahim bir olay daha yaşandı. Geçen hafta ben sorularımı henüz tamamlamamışken, avukatımın sorgusuna geçilmemişken sizlerin huzurunda iddia makamı araya girdi ve sanığın tutuklanmasını talep etti. Sorgu daha bitmedi ya, sorgum bitmedi yani. Sorgusu devam eden bir insana daha savunma avukatlarının tek bir sorusu sorulmadan nelerle karşılaşabileceği sorgulama anında bir tehdit gibi yaşatıldı. Canlı canlı yaşadık bu acı manzarayı.

Bunun sadece o etkinlik pişmanlıkçı sanık üzerinde değil, Daha sonra ifade verecek bütün sanıklar üzerinde de nasıl bir baskı oluşturulduğunu anlamak zor değil. Sonrasında o itirafçının yüz halinin, beden dilinin ne hale ve ne duruma düştüğünü burada oturarak otururken izledim. Tutsaklıkla tehdit edilince nasıl yığıldığını gördüm. Bir gün sonra, önceki sabah bu duruma düşen iftiracının, bir gün sonra nihai durumunu, ek ifade olarak eline tutuşturulan yazılı metni nasıl bir halde okuduğunu da gördüm. Yazık değil mi ya? İddia makamının önündeki yazılı bir metni, silahların eşitliğini darmadağın ederek bir tehdit şeklinde okuyup, tutuklama talebi yapması, buraya gelecek olan her itirafçı, iftiracı olmuş kişilere "Bu salonda gerçekleri söylersen başına gelecekleri görürsün" uyarısı mıdır? Buradan nasıl bir sonuç çıkabilir? Burada nasıl silahların eşitliği olacak? Nasıl bir yargılama olacak? Buradan adalet çıkar mı?

"Helalleşmeyi tutuklama ile cezalandırmak istedi"

Ben bu soruları aziz milletimin huzurunda soruyorum, sormaya da devam edeceğim. Bu salonda insanların aleyhte ifade vermeleri için savcılık tarafından aileleri ile nasıl tehdit edildiklerini biz defalarca dinledik. Ekrem İmamoğlu’na helallik verdiğini daha ben duymadan, Cumhuriyet Savcısı herkesi dehşete düşüren hızla helalleşmeyi tutuklama ile cezalandırmak istedi hepimizin gözünün huzurunda. Bu; malına, mülküne, ailesine tehdit ve gözdağıyla sınanmış olup henüz kürsüye gelmeyenlere, tekrar "Özgürlüğünüz dahil her şeyle sınanacaksınız" demektir. Sonrasında dikkatlice takip ettiğim itirafçıların, mahkeme heyetinden çok, "Söylediklerim doğru mudur?" diye nasıl iddia makamına baktıklarını ben buradan dikkatle izledim. Bir gözünün ucuyla hafif 45 derece oraya bakarak nasıl anlattıklarını ben buradan gözlerimle takip ettim. "Oldu mu?", "Tamam mıdır?" diye sorar gibiydiler. Ben gördüm, millet şahidimdir.

"Artık onlara soru sormamın hiçbir anlamı kalmadı"

Soru sorduğum, soru-cevap şeklinde, gayet düzenli yürüyen ortamda, ağır kalp hastası olduğunu bildiğim —ortaklık yaptım, biliyorum- genç yaşta kalp ameliyatı geçirdiğini bildiğim bir kişi, iddia makamı tarafından özgürlüğü ile tehdit edilmiş bir kişi, alelacele sabah ilk sırada korkuyla “ek beyan” diyerek elindeki metni özgür iradesiyle verdiğim cevaplarla burada ne yazık ki değiştirilmesi sağlandı. Bu çerçevede benim itirafçılara soru sormamın önü kesilmiştir artık. İftiracılara mesaj verilmiştir. Benim soru sormamın hiçbir anlamı kalmamıştır. Tam aksine; iftiracılar, daha önce olduğu gibi tüm varlıklarıyla, aileleriyle, özgürlükleriyle tehdit edilmiş, gözdağı verilmiş. Tekrar ifade ediyorum ki benim artık onlara, etkin pişmanlıkçılara, iftiracılara, itirafçılara soru sormamın hiçbir anlamı kalmamıştır.

"Dosyanın bel kemiği ilan edilen iftiracı dinleniyor, soruları bitmeden mikrofonlar kapatılıyor"

Savcılığın, dosyanın temel dayanaklarından biri olarak sunduğu, "dönüm noktası", "bel kemiği" olarak tarif ettiği kişilerin ifadelerindeki çelişkileri de gördük. Detaylarına elbette girmeyeceğim. Ertan Yıldız’ın duruşmada söyledikleriyle, daha önce savcılıkta söylediklerinin nasıl uyuşmadığını da gördüm. Görevinin iyi tarafını anlatırken kendisini Everest’in tepesine çıkaran kibrini, ama sorumluluğa geldiğinde nasıl pısırıkça kaçtığını gördük. Ve de savcılığın dosyanın bel kemiği ilan ettiği bir iftiracı dinleniyor, soruları bitmeden mikrofonlar kapatılıyor. Yetmiyor, benim avukatlarım dahil, soru soramamış tüm avukatların soru soramayacağına karar veriliyor.

Toplu cezalandırma kararları masum kararlar değildir. Gerçeklerin ortaya çıkarılması kimi rahatsız ediyor da “bel kemiği”, hatta “dönüm noktası” diye tarif edilen itirafçı, daha sözde örgüt liderinin avukatları soru sormadan buradan uğurlanıyor? Detayına girmeyeceğim dedim ya... Hani ben ona bir Bakırköy Belediyesi başkanlığı hususunda bir hatırlatma yaptım ya... Nasıl bu işi bana yalvarırca ima ettiğini hatırlattım ya, açın bakın, kendi ifadesinde nasıl kelime kelime anlattığını görebilirsiniz.

Hakim: Toparlayalım.

Ekrem İmamoğlu: Toparlıyorum. Naim Erol Özgüner adlı itirafçı dinlendi. Bakınız Sayın Heyet, Sayın Başkan; telefon haberleriyle biz burada insanlar hapis yattı. Yani sanki içinden bir şey çıkacakmış gibi insanlar meşgul edildi. Ama telefonla ilgili bundan daha acayip bir şey olduğunu önceki hafta Erol Özgüner’in avukatı itiraf etti. Düşünün, iddiaya göre; benim çok önemli veriler içeren sır bir telefonum olduğu tezi üzerinden, bu sır telefonla ilgili yetkililere ihbar yapılmış. İhbara göre telefon Erol Özgüner’deymiş. O saklıyormuş. Yani iddiaya göre sözde örgütün tutuklu liderinin telefonu, yine tutuklu sözde suç örgütü üyesinde... Sözde örgüt üyesi telefonu saklamış.

Sizce böyle bir ihbar geldiğinde dünya üzerinde telefonla aranmayacak kişi kim olur? Yani... Kim olur? Erol Naim Özgüner olur, öyle değil mi? Ama ne yapmış savcılık? Ne kadar güveniyorsa, nasıl bir iş birliği ve ilişki varsa avukatını arıyor. “Lütfen” diyor, diyor ki: "Ya senin müvekkilinde telefon varmış bir öğren bakalım bu neredeymiş?" Normalde ne yapılır? Evine gidilir. Operasyon yapıyorsunuz ya her sabah iddia makamı... Evi basılır, telefon aranır, bulunur değil mi? O avukat aranıyor, nasıl bir iş birliği varsa, nasıl bir ilişki varsa... Ayıptır. Yazıktır. Türk yargısına yazıktır!

Sözde suç örgütü liderinin avukatına tutuklama, diğer avukatlara gözaltılar, suçlamalar... Ama bazı avukatlarla gizli soruşturmanın en önemli delilinin telefonla aranıp haber verilmesi! Üstelik aynı avukatın telefonun modeline ilişkin burada göz göre göre hepimizin gözünün önünde, bu salonda nasıl yanıltıcı bir bilgi verdiğini, nasıl yalan konuştuğuna hepimiz şahitlik yaptık.

Biz ne yazık ki bugünleri burada yaşıyoruz, yaşadık. O bakımdan şunun altını çizeyim; gerçekten çok üzüldüğüm bir andır: Burada gencecik çocuklar geldi sanık diye ifade verdi; lise, üniversitede okuyan çocuklar. Yazıktır ya! Şok oldum yani kimsenin kimseyi tanımadığı... Troll mantığını, troll kültürünü bu ülkenin topraklarına taşıyanların kim olduğunu biz biliyoruz. Kendi gözlerimle 12-13 sene önce bu işi yöneten insanın, milletin cep telefonundaki kaydının "troll. Nokta, nokta" olduğunu ben biliyorum. Kendi gözlerimle gördüm iş adamlarının cep telefonunda, iktidara yakın insanların cep telefonunda. Troll. . troll. . 'nın bu ülkede, bu rejimde, saray kabinesinde nasıl bakan olduğunu da ben gördüm.

"Tek bir delil şurada ekrana yansısın, 87 milyon insanın huzurunda özür dileyeceğim"

Ama bu çocuklar masum çocuklar ve burada yargılandılar. Onun için ben bunları yapanları, bu insanları sanık konumuna koyup buraya getirenleri kınıyorum. Veri sızıntısı diye ortaya konan iddiaları dinlediniz, söze gerek yok. İBB Hanem verileri siyasi amaçla kullanıldı dediler, "Vip liste" dediler, çöktü. Rüşvet anlatılanlarının, ihaleye fesat iddialarının hepsi fos çıktı. Tarihler tutmadı, rakamlar tutmadı, iftiracıların beyanları birbirini yalanladı. Aylarca delil diye anlattıkları her ne varsa duruşma salonunda ortadan kaldırıldı. Geriye delillerle kurulmuş bir iddianame değil, çelişkilerle ayakta tutulmaya çalışılan bir senaryo kaldı. Süreç zaten böyle başlamıştı, daha da kötüye doğru gidiyor, kötü bir şekilde devam ediyor. Tekrar söylüyorum; tek bir delil şurada ekrana yansısın, ben 87 milyon insanın huzurunda özür dileyeceğim ve her şeye razı geleceğim. Dosyayla ilgili konuşmamı bitiriyorum. Çok az sayfam kaldı. Burada gerçekten usulüne uygun bir yargılama talebimizdir.

Dosyayı konuşmayı uzatırsam, geçmiş dönemi anlatmaya devam edersem, sanki usulüne uygun bir yargılama yapılıyormuş izlenimine katkı sunmak istemiyorum.

"Hukuki güven sorununun bedeli enflasyonla, yoksullukla, işsizlikle, açlıkla ödeniyor"

Bakınız, gerçekten siyasi bir operasyon başlatılmıştır. Muhalefete darbe yapılmıştır. Bu davada o büyük mücadelenin, o büyük operasyonun önemli bir ayağıdır. Tek derdi koltuğunu korumak olan zihniyet, demokrasi yarışından korktu, diplomamı iptal ettirdi. Tutuklanıp hücreye atılmamı sağladı. Sesimi, yüzümü, fotoğrafımı yasaklattı. Sosyal medya hesabımı defalarca kapattı. Yetmedi, mahkemede savunma hakkımı dahi engelledi. Sanıklara soru sormama bile tahammül gösterilmedi. Ki kitabım bile tutuklandı, kitabım. Türkiye hukuki güven sorununun bedelini, sadece Silivri'de, Edirne'de ya da diğer hapishanelerdeki 500 bine yakın tutsakla ödemiyor. Böyle ödüyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Mesele bu değil. Mesele bunun bedelinin 10 milyonlarca yurttaş tarafından ağır ekonomik zorluklarla, enflasyonla, artışı durdurulamayan yaşam maliyetiyle, yoksullukla, işsizlikle, açlıkla ödeniyor olmasıdır. Mesele toplumsal huzurun, umudun, barış ortamının her geçen gün daha da bozulmasıdır.

"Açıkça Anayasa'yı ihlal suçu işliyorlar"

Bugüne kadar iktidar mensupları tarafından dahi dile getirilmeye başlanan AİHM kararlarının önemini ve 73 yıllık emeği bir anda çöpe atan Cumhurbaşkanlığı açıklamasını duymak tehlikenin boyutunu daha da büyütmektedir. Çünkü adalet mekanizması iktidarın ve bu ucube rejimin kurduğu yargı kolları düzeni eliyle danışmanlar, bakanlar ve yargıdaki aparatların gözü dönmüş söz ve uygulamalar üzerinden ulusal ve uluslararası hukuk sisteminin olgunlaşmış medeni ve evrensel değerlerine olan bağlılığını, Anayasa'nın 90. maddesini yok saymaktadır. Açıkça Anayasa'yı ihlal suçu işlemektedirler. Bunun sorumluları mutlaka ama mutlaka yargı önünde bu suçlardan günü geldiğinde yargılanacaklardır.

Kibirli, azgın, kraldan fazla kralcı, menfaatçi muhterislerin yargı saldırıları ülkemizi büyük bir tehlike ve tehditle karşı karşıya bırakmaktadır. Defalarca söyledim, tekrar söylüyorum. Hukuka güven ortadan kalkarsa bunun bedelini bütün ülke öder. 87 milyon insan öder. Yatırımcı öder, esnaf öder, işçi öder, emekli öder, gençler öder. Bu ülkede refah olmaz, huzur olmaz, barış olmaz. Bu ülkede gelecek olmaz. İnsanların birbirine olan güveni ortadan kalkar. Yargıtay kararlarını okuyorum. Hakim, savcılar da yanlışların faturasını zamanı geldiğinde ödüyor. Böyle olmamalı. Adalete duyulan güven kaybolduğunda devlet ile millet arasındaki en temel bağlardan biri zarar görür. Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu ekonomik ve toplumsal sorunlarla hukuk üzerinde yaşanan bu ağır aşınmayı birbirinden bağımsız göremeyiz, görmemeliyiz. Adalet ekmektir, havadır, sudur. İş kadar, gelecek kadar önemlidir. Çünkü adalet çökerse devlet çöker.

"Buradaki insanlardan hangisi kaçacak Allah aşkına"

Bakın bu gerçektir. Adalet çökerse devlet çöker. Bu büyük riski milletçe yaşıyoruz. Sanmayın bu salondaki insanlar yaşıyor. 87 milyon insanımız yaşıyor. Bu ülkenin 3-5 bin insanı mutlu olsun diye 87 milyon insan bu cenderenin içindedir. Soruyorum. Buradaki insanlardan hangisi kaçacak Allah aşkına, soruyorum. Buradaki insanlardan hangisi delil karartacak? Aylar geçti. İddianame yazıldı. Dosyalar toplandı. Sanıklar dinleniyor. İnsanlar hangi somut gerekçe ile tutuklu yargılanıyor, soruyorum. Sayın Başkan, sayın heyet, soruyorum. Tutuklama tedbirdir. Herkes Anayasa'yı okuyor, kanunu okuyor, ben de okuyorum. Ceza değildir ama aylar, yıllar boyunca devam eden tutukluluk artık fiilen cezadır. 18 ay bitti, dile kolay, 1,5 yıl! İnsanların hayatları ellerinden alınıyor. Ailelerinden koparılıyor, aileler yıkılıyor. Ya yaşıyoruz biz bunları.

"Bu iş için her şeyi göze alanlar günü geldiğinde tek tek açıklanacak"

Sonra bir gün beraat ettiklerinde kaybettikleri bu zamanı kim geri verecek Sayın Başkan, sayın heyet? Gencecik çocukları, şoförleri, ismi iddianame dahil hiçbir yerde geçmeyen insanları atarak burada tutuklu tuttular. Yazık değil mi bu insanlara? Aylarca tutuklu kaldılar. Bütün bunların hesabını kim verecek? Bu iddianame tam hukuksuzluk, gerçekten hukuksuzluktur, kumpastır, uydurmadır. Birilerinin keyfi için yazılmıştır. Buradan tarifsiz bir kararlılık ve cesaretle söylüyorum: Bize yapılan operasyonlar, soruşturmalar, kovuşturmalar, yargılamalar, usulsüzlükler, süren, atanan hakimler, savcılar gerçekten bizi yormuştur, bu ülkeyi yormuştur. Bu süreci tezgahlayanlar makam, mevki ve menfaat için bu işi yapmışlardır. Her şeyi göze alan insanlar da... Bu iş için her şeyi göze alan insanlar da milletimize tek tek günü geldiğinde açıklanacak. Sorumlular milletimizin huzurunda hesap vereceği gün gelecektir.

"Kadınlara yapılan bu zulme lütfen son verin"

Bana tahliye talebinde bulunmam için söz verdiniz. İddiam şudur Sayın Başkan, sayın heyet: Bu dosyadaki adil yargılama ihlalleri giderilmeden benim tahliye ve talep hakkında talep etmemin hiçbir zemini yoktur. Hiçbir zemini yoktur. Mahkeme iki kez reddetti. Gerçeğe aykırı gerekçelerle re’sen reddedildi. Avukatlarımızın itirazlarına soru sorması engellendi. Dolayısıyla en fenası, en kötüsü, en kabul edilemezi vicdan sahibi herkesin isyan ettirmesi gereken bir uygulama var. Bu insanlar topluca tutsak edilmeye devam ediliyor. Buradaki insanların kaçmayacağını, delil karartmayacağını tekrar altını çizerek söylüyorum. Bu insanların dışarı çıkarsa bırakın kamu düzenini bozmayı yoksa tam tersine bu iyi ve güzel insanlar, dürüst yurttaşlar, tanıyorum, bunlar topluma katkı sunacak insanlardır. Bu güzel milletin adalet duygusunun onarılmayacak zararların verilmesine devam etmeyin. Toplumsal barışın bozulmasına katkı sunmayın. Toplumsal barışın tesis edilmesine katkı sunun. Ailesine, evladına kavuşacağı için gün sayan hiçbir günahı olmayan kadınları lütfen bırakın. Lütfen kadınlara yapılan bu zulme lütfen son verin.

Avukatımın benim 1,5 yıldır tutuklu. Savunma hakkımın takipçisi tutuklu. Savunma hakkımın kısıtlanması avukatımın tutuklanmasıyla başladı. Ben avukatımın avukatlık yapabildiği, avukatların tehdit edilmediği, avukatlara operasyon yapılmadığı bir Türkiye istiyorum. Ben avukatımı burada değil, avukatımı orada beni savunması için o koltuklarda oturmasını bekliyorum. Cumhuriyet tarihinde böyle bir şey var mı ben bilmiyorum. Gerçekten yok. Her şeyin ilkini yaşıyoruz.

"Türk yargısı esir tutar mı?"

Bırakın tek suçu milletin oyuyla seçilmiş olan belediye başkanlarını, gitsinler işlerini yapsınlar. Geçmiş dönem milletvekilini bırakın. Bırakın bu ülkenin namuslu, dürüst, onlarla çalışmaktan onur ve gurur duyduğum genel sekreter yardımcılarını, danışmanları, daire başkanlarımı, iş arkadaşlarımı, çalışma arkadaşlarımı... Bırakın bu insanları. Benim yol arkadaşlarım bunlar ya. Hakkım helal olsun, onlar da haklarını helal etsinler. Yazıktır. Bu insanlar, bu insanlar Türkiye'ye hizmet eden, bu ülkede en üst seviyedeki kurumların her birisi bu insanlara gönül rahatlığıyla emanet edilecek insanlar. Ben şahidim. Hiçbirisi benim babamın oğlu değil. Liyakatle yol arkadaşı olduğum insanlardır. Tamamlıyorum. Bırakın yalnızca akrabalık bağı nedeniyle burada duran insanları. Ağabeyi, kardeşi, yeğeni... Akrabalık bağıyla tutsak burada ya. Türk yargısı esir tutar mı? Türk yargısı esir tutar mı? Tutmaz. Esirlik savaşta olur, onun bile kuralları var. Burada esir tutuluyor insanlar. Artık bırakın, bu insanları ailelerine, evlatlarına, işlerine, hayatlarına kavuşturun. Burada sadece ticaretini sürdürmek için uğraşan 100 tane, 200 tane insanın ismi geçmiş, hiçbirisiyle ilgili hukuki bir müdahale yapılmamış, seçilmiş 5-10 tane iş insanına ve çalıştırdıkları maaşlı insanlara çektirilen zulümden artık vazgeçin.

"Aziz milletim, size sesleniyorum: Kanıksamayın, normalleştirmeyin"

Benimse yüzüm milletime dönük. Talebim onlardan. Yazarım, çizerim, anlatırım; onun için bir derdim yok. Ama yazar, çizer, öğrenci, işçi, sendikacı, sanatçı, akademisyen, avukat, siyasetçi, belediyeci, bürokrat, iş insanı... Siyasi suçlamalarla hapse gönderilen kim varsa, sosyal medyada orada burada iki satır fikrini açıkladığı için hapse gönderilen kim varsa... Aziz milletim, size sesleniyorum: Kanıksamayın, normalleştirmeyin! Allah korusun, normalleştirirsek bu ülkenin her aşaması, her ortamı tehlikeye girer. Asla ve asla bu haksız kararları, bu haksız hukuksuz hapsetmeleri kabul etmeyin. Bütün bunları milletime anlatıyorum, onlara sesleniyorum. Millet şahidim olsun! Çünkü aylardır burada ne yaşandığını, bize ne yapıldığını millet görüyor. Bu ülkede adaletin nasıl sınandığını, siyasetin yargının üzerine nasıl gölge düşürdüğünü, savunmanın nasıl engellendiğini, insanların özgürlüklerinden nasıl mahrum bırakıldığını, ailelerinden nasıl koparıldığına millet şahit oluyor.

"Bedeli hayatım da olsa sonuna kadar mücadele edeceğim"

Kim ne söyledi, kim sustu, kim susturuldu, kim iftira attı, kim gerçeği savundu, hangi iddia çöktü, hangi çelişkinin üzeri örtüldü... Hepsi milletin gözü önünde yaşandı, bitti; bundan sonra bir şey kalmadı. Onun için bugün bu kürsüde söylenecek son sözüm de şudur:

Bu davanın millet şahididir. Bu hukuksuzluk... hukuksuzlukların şahidi millettir. Bize yapılanların şahidi milletimdir. Millet şahidimdir! Buradan ilan ediyorum: Cumhuriyet, demokrasi, adalet için bedeli hayatım da olsa sonuna kadar mücadele edecek bir Ekrem İmamoğlu buradadır. Ben bu iddianameyi yazanları yargılamaya burada devam edeceğim."

Savcı tüm tutuklulukların devamını istedi

Ekrem İmamoğlu'nun beyanlarının ardından savcı mütalaasını verdi ve tutuklu sanıkların tümünün tutukluluk hallerinin devamını talep etti.

İki tahliye

Mütalaanın ardından mahkeme heyeti Ali Rıza Akyüz ve Serkan Öztürk'ün tahliyesine karar verdi. 51 ismin tutukluluğu sürecek.

Oturumda tahliye talebinde bulunan diğer isimlerin beyanlarından öne çıkanlar şöyle:

Fatos Ayık: Varlığından haberdar olmadığım bir örgüt yüzünden çile çekiyorum

"Medya AŞ’deki maaşım dışında tek bir kuruş uhdeme hiçbir zaman geçmemiştir. MASAK benim hakkımda bir rapor düzenlemedi. Hep anne babamla yaşadım. Bir evim, bir arabam yoktur. Banka kayıtlarım sanıyorum incelenmiştir. Şüpheli tek bir işlem yoktur. Çıkar amaçlı suç örgütü davasında tutukluyum ama benim uhdeme geçen hiçbir menfaatim yoktur. Dolayısıyla bir çıkarım da olmamıştır. Ben Kadir Topbaş döneminde işe başladım. Varlığından haberdar olmadığım bir örgüt yüzünden 1,5 yıldır çile çekiyorum."

Barış Kılıç: Benimle birlikte ailem de tutuklu

"Kişi kartımda mal varlığıma yazılanlardan bir tanesi de Kültür AŞ kurumunun 7 aracı da şahsi mal varlığımmış gibi iddianameye konulmuştur. Bunlar Kültür AŞ’nin malı değil, kiraladığı araçlar ama bunlar nedense benim kişi kartımda mal varlığım olarak yazılmıştır. İlk savunmamda kızım Alya’nın kreşten mezuniyetine denk gelmiştik, bugün de 1’inci sınıf arkadaşları ve ailelerinin tanışması olacak. Oğlum Kuzey ben tutuklandığımda emekliyordu, konuşamıyordu. Bugün koşuyor ve 1,5 senede 10 saat görebildiği bana çok şükür annesi öğretmiş, onun sayesinde babam diye seslenebiliyor. Benimle birlikte ailem de tutuklu. Biz sizden her türlü adli kontrolle tahliye etmenizi ve aklanıp beraatimi talep ediyoruz."

Güldem Şık: Dışarıda cüzzamlıymışım gibi davranılacağından da hiç şüphem yok

"Bu ifade vericilerin zaten vicdanları yeterince kararmıştır. Benim daha da karartmama ihtiyaçları yoktur. Ayrıca kendi teslim olmuş ve 18 aydır tutuklu olan birinin kaçma şüphesini hâlen barındırması da hayatın olağan akışında yoktur. Bununla beraber kaçmayı bırakın, bugün tahliye olsam evimde dışarı çıkabilecek ne bir işim ne bir ofisim ne de hayatımı idame ettirebilecek bir gelirim vardır. Zaten bu davada olduğumdan dolayı cüzzamlıymışım gibi davranılacağından da hiç şüphem yoktur. Buna arkadaşlarım ve tanıdıklarım da dahildir aynen şimdiki gibi. Sözün özü dışarıda bir yangın yeri beni beklemektedir ve bu yangına dökülecek bir bardak su, bu hazirunda yoktur. Bu yaşıma kadar ailemi ne maddi ne manevi bu kadar zor duruma sokmamıştım. Savunmalarda dinlediğiniz gibi ne tarafıma verilen ifadelerde ne de anlatımlarda istenen paralar, alınan arsalar, verilen villalar yoktur."

Kağan Sürmegöz: Artık çocuklarımın beni unutacağını düşünüyorum

"Bu süreç içerisinde bizlerin de yaşadığı zorlu süreçler bir tarafa, ailemizin de çektiği bir o kadar zulümdür. Bolu’dayken 5 saat yol gidiyorlar, 45 dakika görüşüyoruz, 5 saat geri dönüyorlar. 5, 7 ve 9 yaşlarında 3 erkek çocuğum var. Ortanca oğlum tutuklandığımda kreşe gidiyordu, şimdi ilkokul 2’ye başladı. En küçük oğlum 3 yaşındaydı, şimdi 5 yaşına geldi, anaokuluna başladı. Büyüyorlar ama bana en çok ihtiyaçları olduğu anlarda ben yokum. Dolayısıyla artık çocuklarımın beni unutacağını düşünüyorum. Annem ve babam da ilerlemiş yaşlarına rağmen peşimizde koşuyorlar. Dolayısıyla lütfen ve lütfen sizden tutuksuz yargılanmamızı istiyorum."

Murat Ongun: Öncelikle kadın arkadaşlarımın ailelerine kavuşturulmasını talep ediyorum

“Ben yaptığım işten ötürü Murat Ongun olarak değil, birlikte çalıştığım Sayın İmamoğlu’nun önemli bir siyasi aktör olmasından ötürü tabii ki rakip siyasi örgütlerle ciddi bir iletişim ve algı savaşına girmiş biriyim. Bu benim işim, ben ön cephedeydim. Benim bu ön cephede olmam ve bunu da başarıyla yapmış olmam kuşkusuz karşıdan bazı insanları kızdırmış, bana karşı öfkelendirmiş falan filan olabilir ama ben atfedilmiş algılar, büyütülmüş ifadeler üzerinden 18 aydır cezaevinde olmamalıyım. Biraz net, somut delil ararım. Varsa başımın üstünde yeri var, gider yatarım. Allah’a şükür bütün rahatsız olan arkadaşlarıma geçmiş olsun diliyorum. Çok sağlıklıyım, taşı sıksam sütünü çıkarırım. Kan tahlillerimiz iyi çıkıyor, değerlerimiz 15-20 yıl öncesine dönmüş, gayet iyiyiz yani. Allah nazar değdirmesin, herkese sağlık şifa versin. Herhangi bir sorun da yaşamıyorum. Yazıyorum, çiziyorum, üretiyorum ama ‘Ben burada haklı olarak yatıyorum’ demem lazım. Ben şu an haksız olarak yatıyorum. 18 aydır tutukluyum ben. Öncelikle gerçekten kendimden çok sevdiğim kıymetli çalışma arkadaşlarım, iş ahlaklarına, dürüstlüklerine şahit ve kefil olduğum kadın arkadaşlarımın bir an evvel ailelerine ve evlatlarına sizin tarafınızdan kavuşturulmasını talep ediyorum. Kendime gelince Ertan Yıldız’ın tabiriyle büyük zorluk, ızdırap, hatta çıldırtıcı bir ceza olan ev hapsi adli kontrol talebiyle tahliyemi talep ediyor, adil olmanızı temenni ediyor, saygılar sunuyorum.”

Buğra Gökce: Sizlerden merhamet falan dilenmiyorum, adalet istiyorum

"İddianamenin ruhunda olan bir şey var, sanki Beylikdüzü’nde çalışmak suç, Beylikdüzü’nden İstanbul Belediyesi’ne gelmek suç gibi terfi almış arkadaşlarımıza öyle bir ‘Beylikdüzü’nden bir ekip var, İstanbul’a geldiler, örgüt olarak yönetiyorlar’ suçlaması var. Bu doğru değil. Bu insanları tanıdım ama ben Beylikdüzü’nden de gelmedim. Beylikdüzü’nde de çalışmadım. İstanbul Belediyesi’nde 2022-2023 arasında 17 ay çalıştım. Sonra da memuriyetten istifa ettim, aday oldum. Örgütte olmadığımın en temel belgesi benim İzmir adaylığımdır. Ben İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldum. Örgüt lideri dediğiniz insan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve onun desteklediği kişi dediğiniz o dönemin CHP Genel Başkanı’na adaylık başvurusunda bulundum partiye, resmi. Beni aday yapmadılar.

Biz adam mı öldürdük? Bir kuruş para mı almışım? Ben boğazından haram lokma geçmemiş, beytülmale el uzatmamış, şerefli bir kamu görevlisiyim. Hiçbir suç işlemedim. Hayatımın bu zamanına kadar en ufak bir suça bulaşmadım, örnek bir yaşam sürdüm. Hayatımın 18 ayını da kürek mahkûmu olarak geçiriyorum, böyle hissediyorum. Sizlere anlattım daha önce savunmamda yaşananları, acıları. Belki dinlediniz, belki dinlemediniz ama ben kayıt düştüm. 15 ayı geçti, cezaevindeyim ben. Buradan her gün işini gücünü bırakıp gelmek zorunda olan eşime bakıyorum. Ona mı yanayım? Buraya gelemeyen tekerlekli sandalyedeki anama mı yanayım? Sizlerden merhamet falan dilenmiyorum. Hiç öyle bir talebim yok. Hastalıklarımı falan söyleyecek de değilim. Ağzımı açmak niyetinde değilim. Sağlıklıyım, turp gibi. Kronik hastalıklarım 20 senedir var, umurumda da değil. Ailem için istiyorum bunları. Sizden adalet istiyorum. Başka bir talebim yok."

Ramazan Gülten: Bundan sonra kızımla yaşayabileceğim anların eksilmemesini istiyorum

"Meslek hayatım boyunca imar mevzuatını uygulamak, kaçak ve hukuka aykırı yapılaşmayla mücadele etmek, kentin ve kamunun hakkını korumak için çalıştım. İmar alanında görev yapan herkes bilir ki bu görev zaman zaman büyük ekonomik beklentilere ‘Hayır’ demeyi gerektirir. Projesini mevzuata uygun hazırlamayan, yükümlülüklerini yerine getirmeyen veya istediği yapılaşma hakkını elde edemeyen kişilerin tepkileriyle çok kez karşılaştım. Buna rağmen görevimi yaparken kişilerin kim olduğuna değil, mevzuatın ne söylediğine baktım. Bugün hakkımda ileri sürülen bu dört başlığın hiçbirinde kişisel bir menfaat sağladığıma, bir başkasına menfaat sağlamak amacıyla hareket ettiğime, hukuka aykırı bir talimat aldığıma veya suç oluşturabilecek kişisel bir müdahalede bulunduğuma ilişkin somut bir fiil ortaya konulmuş değildir. Ayrıntılı savunmamı yaptım. Belgeler dosyaya girdi. Görev ve yetki alanlarım ortaya konuldu. Suçlamaya konu idari işlemler, ihale süreçleri ve hakkımdaki örgüt üyeliği iddiası mahkemeniz huzurunda tartışıldı. Bu aşamadan sonra tutukluluğumun delillerin korunması bakımından sağlayabileceği bir yarar kalmadığını düşünüyorum.

Savunmamda, ben tutukluyken dünyaya gelen kızımdan bahsetmiştim. Onun birçok ilkini kaçırdığımı, hiç değilse ilk yaş gününü ve ilk adımlarını kaçırmak istemediğimi söylemiştim. Tutukluluğumun devamı nedeniyle onları da kaçırdım. Sevgili eşim, yokluğumu kızımıza hissettirmemeye çalışarak onu büyütürken benim yerime onun ilklerine tanıklık etti. Sonra gördüklerini ve yaşadıklarını haftalık bir saatlik görüşlerimizde ve 10 dakikalık telefon konuşmalarımızda bana anlatarak beni kızımın hayatının içinde tutmaya, babalığımı eksiltmemeye çalıştı. İlk adımlar ve ilk yaş günü artık geride kaldı. Biz de geride kalanları saymak yerine birlikte atacağımız binlerce adımı düşünmeyi öğrendik. Bugün sizden geçmişte kaçırdığım anları geri vermenizi istemiyorum. Bunun mümkün olmadığını biliyorum ancak bundan sonra kızımla yaşayabileceğim anların da eksilmemesini istiyorum. Geldiğimiz aşamada tutukluluğumun devamının gerekli ve ölçülü olmadığını düşünüyorum. Gerekli görülmesi halinde hakkımda uygun adli kontrol tedbirleri uygulanarak tahliyeme karar verilmesini saygılarımla arz ediyorum."

Davada kaç kişi tahliye edildi?

İBB davası 9 Mart'ta görülmeye başladığında 107 kişi tutuklu yargılanıyordu. Dört ay süren birinci celsede ara kararlarla 54 tahliye edilmiş, tutuklu sayısı 53'e düşmüştü. Bugünkü ara kararla tahliye edilenlerin sayısı 56'ya çıktı, 51 kişinin tutukluluğu sürüyor.