08 Ekim 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 02.10.2026 10:13 | Son Güncelleme: 02.10.2026 15:50

İş dünyası, diplomasi ve akademi "İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru" Zirvesi'nde bir araya geldi

Oksijen tarafından COP-31 İklim Zirvesi'ne kısa süre kala düzenlenen "İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru” buluşmasında, iklim politikalarının ekonomi, enerji güvenliği ve rekabet gücüne etkileri ele alındı
İş dünyası, diplomasi ve akademi "İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru" Zirvesi'nde bir araya geldi

Talia Boşnak - Baran Can Sayın - Damla Uğantaş

Dünya her geçen gün etkisini daha çok hissettiren bir iklim kriziyle karşı karşıya. Ve bu kriz sadece hava sıcaklıklarını ya da su kaynaklarını etkilemiyor; enerji güvenliğinden yatırımlara, temiz enerjiye geçişten teknoloji ve inovasyona, ekonominin temel dinamiklerini yeniden şekillendiriyor. Şirketler büyüme ve yatırım kararları alırken iklim krizinin yarattığı dönüşümü değerlendirmek durumunda kalıyorlar. Bu kapsamda gerçekleştirilen Oksijen Zirveleri'nin ikincisi olan "İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru” buluşmasında iklim politikalarının ekonomi, enerji güvenliği ve rekabet gücüne etkileri ele alındı.

"İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru” Zafer Mutlu'nun konuşmasıyla başladı

Zirve, Oksijen Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu'nun açılış konuşmasıyla başladı. Mutlu, enerji güvenliği ve sanayi politikalarının yeniden ülkelerin gündeminin merkezine yerleştiğine dikkat çekti. Devletlerin kritik teknolojiler ve enerji kaynakları için giderek daha sert bir rekabete girdiğini belirten Mutlu, şirketlerin de bu yeni düzende daha rekabetçi olmak zorunda kaldığını ifade etti.

Türkiye açısından meselenin birden fazla boyutu aynı anda içerdiğini vurgulayan Mutlu, “Artık sadece ‘Daha sürdürülebilir bir ekonomiyi nasıl kuracağız?’ diye sormuyoruz. Çünkü Türkiye bir taraftan büyümek, üretmek ve enerji ihtiyacını karşılamak zorunda. Diğer taraftan ihracat pazarlarındaki yeni kurallara uyum sağlamak, sanayisini dönüştürmek ve çok büyük yatırımları finanse etmek zorunda. Üstelik bütün bunları aynı anda yapması gerekiyor” dedi.

Buluşmanın bu yıl ikinci kez düzenlendiğini hatırlatan Mutlu, etkinliğin fikir babası olarak nitelendirdiği Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’a da teşekkür etti. Birol’un vizyonu ve Türkiye’ye yaklaşımının buluşmanın ikinci kez gerçekleştirilmesinde önemli katkısı olduğunu söyledi.

İklim dönüşümünün Türkiye için artık yalnızca bir çevre politikası olmadığının altını çizen Mutlu, bu sürecin ülkenin nasıl büyüyeceğini, nasıl üretim yapacağını ve dünya ekonomisinde nerede konumlanacağını da belirlediğini ifade etti.

Önümüzdeki dönemde Antalya’da düzenlenecek COP31’e işaret eden Mutlu, zirvede emisyonlar, iklim hedefleri ve politikalarının yanı sıra küresel ekonominin geleceğinin de tartışılacağını söyledi. Mutlu, “Aslında masada çok daha büyük bir konu olacak: Enerjinin, sermayenin, sanayinin ve rekabetin yeni düzeni” diye konuştu.

Oksijen’in bu dönüşümü farklı başlıklar arasındaki bağlantıları kurarak takip etmeyi amaçladığını belirten Mutlu, “Bizim işimiz hazır cevaplar vermek değil, doğru zamanda doğru soruları sormak. Yalnızca bugün anlatılanları değil, yarını şekillendirecek gelişmeleri bugünden görmenin peşindeyiz. İklimi, enerjiyi, ekonomiyi ve coğrafyayı ayrı başlıklar olarak değil, aynı büyük dönüşümün parçaları olarak okumaya çalışıyoruz” dedi.

Fatih Birol'un açılış konuşması

Fatih Birol: İran savaşı şimdiye kadarki en büyük enerji krizini yarattı

Zafer Mutlu'nun ardından söz alan Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Dr. Fatih Birol, "Enerjiyle iklim ikiz kardeşler gibi. Dünyadaki iklim sorununun en büyük sebebi enerji sektörü” dedi. 28 Şubat’ta İran’da savaşın başlamasıyla enerji piyasalarında yeni bir dönemin başladığını belirten Fatih Birol, İran’da savaşın başlamasıyla dünyanın yeni bir enerji dönemine girdiğini belirterek mevcut krizin 1970’lerdeki petrol krizinden ve Rusya-Ukrayna savaşının ardından yaşanan doğal gaz krizinden daha büyük olduğunu söyledi.

Dünyanın bugüne kadarki en büyük enerji kriziyle karşı karşıya olduğunu savunan Birol, bunu gösteren iki temel unsur bulunduğunu söyledi. Bunlardan ilkinin enerji fiyatları olduğunu belirten Birol, petrolün varil fiyatının 100 dolar civarında seyrettiğini, ancak asıl dikkat edilmesi gereken noktanın rafine petrol ürünleri olduğunu kaydetti.

Özellikle dizel fiyatlarının savaş öncesine kıyasla iki katına çıktığına dikkat çeken Birol, “Enflasyon rakamlarını tüm dünyada dizel fiyatları baskılayacak” dedi. Birol, fiyat artışlarının arkasında ham petrolün pahalanmasının yanı sıra Orta Doğu’daki savaş sırasında çok sayıda rafinerinin hasar görmesi ve Rusya-Ukrayna savaşında bölgedeki rafineri kapasitesinin zarar görmesinin bulunduğunu söyledi.

Krizin büyüklüğünü gösteren ikinci unsurun ise ülkeler, şirketler ve tüketicilerin enerji tercihlerini değiştirmeye başlaması olduğunu belirten Birol, yeni enerji politikalarının, ortaklıkların ve teknolojilerin gündeme geldiğini ifade etti. Ülkelerin temel kaygısının enerjiyi mümkün olduğunca kendi sınırları içinde üretmek haline geldiğini söyleyen Birol, bu eğilimin elektrifikasyonu hızlandıracağını kaydetti.

Birol, “İki yıl önce ‘Petrol ve doğal gaz kullanmaya devam edeceğiz ancak dünya elektrik çağına giriyor’ demiştim. Bu kriz elektrik çağına girişi daha da hızlandıracak” diye konuştu.

COP31’de elektrifikasyon hedefi

COP31’in ana hedeflerinden birinin elektrifikasyon konusunda ortak bir küresel hedef ortaya koymak olduğunu ifade eden Birol, hedeflerin uygulamaya dönüşmesi için piyasalara güçlü bir sinyal verilmesi gerektiğinin altını çizdi. Birol, “Eğer COP31’de 150-200 ülke elektrifikasyon konusundaki hedefe imza atarsa bu, yatırımcılara ve şirketlere güçlü bir sinyal verir. Uygulama da bunun ardından gelir” dedi.

“Enerji güvenliği ile iklim artık aynı yönde ilerliyor”

Güneş ve rüzgar enerjisi ile elektrikli araçların maliyetlerindeki düşüşün bu değişimde kritik rol oynadığını belirten Birol, şirketlerin temiz enerji teknolojilerine yalnızca iklim hedefleri nedeniyle değil, maliyetlerini azaltmak ve dışa bağımlılıklarını düşürmek amacıyla da yöneldiğini ifade etti.

“Artık enerji güvenliği için iyi olan, iklim için de iyi olmaya başladı” diyen Birol, “Enerji güvenliği, maliyetler ve iklim değişikliği hedefleri artık bir arada. Bu da Antalya için güzel bir gelişme. Umarız Antalya, dünyanın iklim serüveninde uzun yıllar iyi anılacak” diye konuştu.

Antalya’ya Doğru: Dr. Fatih Birol ve Ali Koç

Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Dr. Fatih Birol'un açılış konuşmasının ardından Barçın Yinanç'ın moderatörlüğünde Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanvekili Ali Koç ve Fatih Birol'un katılımıyla gerçekleştirilen "Antalya'ya Doğru" başlıklı panele geçildi.

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç, enerji dönüşümü ve iklim politikalarının küresel rekabetin kurallarını değiştirdiğini belirterek enerji maliyetlerinden finansmana, teknolojiden kamu teşviklerine kadar şirketlerin faaliyet gösterdiği ekosistemin rekabette giderek daha belirleyici hale geldiğini söyledi.

New York’ta gerçekleştirdiği temaslardan umutlu döndüğünü söyleyen Koç, “CEO’muz ve ben topluluğumuzu temsil ettik. Birleşmiş Milletler’de bakanlarımızın toplantılarını dinledik. Sonra Cumhurbaşkanı’mızla bir yuvarlak masa toplantısı yaptık. Orada gördüğüm, hissettiğim şeyler heyecan vericiydi. Tünelin sonundaki ışık parlak” dedi.

"Hiç görmediğimiz doğal afetlerle karşılaşıyoruz"

Enerji arzı ve enerjiye erişimin küresel ekonomi açısından kritik hale geldiğini vurgulayan Koç, jeopolitik risklere, fiyat ve arz dalgalanmalarına, elektrifikasyona ve doğal afetlerin ekonomik etkilerine dikkat çekti.

“Daha önce hiç görmediğimiz, alışık olmadığımız doğal afetlerle karşılaşıyoruz. On binlerce insanı kaybediyoruz” diyen Koç, “2025 yılında doğal afetler dünya ekonomisinde 224 milyar dolarlık tahribata yol açtı. Bunun sadece 108 milyar doları sigorta kapsamındaydı” ifadelerini kullandı.

Risklerin büyüklüğüne rağmen iklim dönüşümünün yarattığı fırsatların da bulunduğunu belirten Koç, “İşin ekonomik tarafı var, riskler var, ümitsizlik var. Ama kötü şeylerden iyi şeyler de çıkıyor diyebiliriz. Daha gidecek çok yolumuz, kat edecek çok mesafemiz var” diye konuştu.

New York’taki temaslarında COP31 başkanlığının yaklaşımını da gözlemlediğini söyleyen Koç, önümüzdeki dönemin uygulamaya odaklanacağını belirtti:

“Benim New York’ta gördüğüm, COP31 başkanlığının net bir yol haritası var. Paris Anlaşması’ndan sonraki 10 yıl niyet beyanları, hedef belirlemeler, istikamet tespitleriyle geçti. Şimdi önümüzdeki 10 yılda, Fatih Bey’in söylediği gibi, artık eyleme geçme zamanı. Söylemesi kolay, gerçekleştirmesi zor.”

"Daha rekabetçi bir hale gelebiliriz"

Enerji dönüşümünün özellikle ithalata bağımlı ülkelerin rekabet gücünü artırabileceğine işaret eden Koç, “Ajansın verdiği rakamlardan biri, hedefe ulaşıldığı takdirde özellikle bizim gibi enerjisi ithalata bağlı ülkelerin yakıt maliyetlerinin 2035 yılında 400 milyar dolar daha azalacağını söylüyor. Bu ne demek? Daha rekabetçi olabileceğiz demek” dedi.

Küresel rekabetin tarih boyunca teknolojik dönüşümlerle şekillendiğini belirten Koç, yapay zekanın bugünün belirleyici teknolojilerinden biri olduğunu söyledi. Önümüzdeki 20-30 yıl açısından ise iki alanın öne çıktığını vurguladı:

“İnsanoğlu hep rekabet içinde oldu. Değişik dönemlerde değişik konularda rekabet etti. Devrimler yaşandı ve hepsinin içinde bir teknoloji vardı. Bugün tabii ki bu yapay zeka. Önümüzdeki 20-30 yılın ekonomilerini belirleyecek iki konuda rekabet olağanüstü bir yere geldi: Biri enerji, biri savunma sanayisi.”

Geçmişte rekabet gücünün büyük ölçüde üretim kapasitesi, kalite, hız ve maliyet üzerinden ölçüldüğünü söyleyen Koç, “Eskiden rekabette malını çok üretebilmek ve en iyi maliyetlerle kaliteli, hızlı bir şekilde sunmak önemliydi. Şimdi bu yeterli değil. Enerji, finansman, teknoloji, sanayi ve bunun yanında iklim birer faktör” dedi.

Koç, iklimin de doğrudan rekabet unsuruna dönüştüğüne dikkat çekerek, “İklim eskiden bu kadar rekabetin bir faktörü değildi. Şimdi rekabet açısından hiç olmadığı kadar iç içe bağlı ve bağımlı bir dönemden geçiyoruz” ifadelerini kullandı.

“Ayak uyduramazsanız rekabet cezalandırıcı”

Ülkeler arasındaki iklim düzenlemeleri ve enerji maliyetlerindeki farklılıkların şirketlerin rekabet koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Koç, “İklim düzenlemeleri ülkeden ülkeye değişiyor. Sınırda karbon maliyetleri veya iklimle ilgili teşvikler farklı. Avrupa’daki enerji maliyeti Amerika’nın üzerinde, Çin’in ise yüzde 70 daha fazlası” dedi.

Yenilenebilir enerji yatırımlarında da aynı teknolojinin farklı ülkelerde farklı maliyetlerle kurulabildiğine dikkat çeken Koç, “Solar enerji diyoruz; paneller aynı, santraller aynı. Bir ülkede daha pahalıya mal oluyor, başka bir ülkede çok daha rekabetçi fiyatlara kurulabiliyor” diye konuştu.

Türkiye’nin bu dönüşümdeki konumuna ilişkin ise Koç, “Türkiye olarak bu rekabetin neresindeyiz, konuşuruz. Ama doğru istikamette olduğumuzu söyleyebilirim. Rekabet hiç olmadığı kadar dinamik, hızlı. Aynı zamanda ayak uyduramazsanız bir o kadar da cezalandırıcı” değerlendirmesinde bulundu.

“Sadece şirketlerle değil, arkalarındaki ekosistemle rekabet ediyoruz”

Finansmana erişimin yeni rekabet düzenindeki en önemli başlıklardan biri olduğunu vurgulayan Koç, Türk şirketlerinin uluslararası rakipleriyle aynı koşullarda finansmana erişememesinin önemli bir dezavantaj yarattığını söyledi.

“Biz bugün şirket olarak global pazarda rekabet ettiğimiz zaman sadece şirketlerle rekabet etmiyoruz. Aynı zamanda o şirketlerin arkasındaki ekosistemle de rekabet ediyoruz” diyen Koç, finansman koşullarındaki farkı şöyle anlattı:

“Biz yüzde 10’dan daha kısa vadede borçlanabilirken, başka bir ülkede yüzde 3’ten, yüzde 4’ten çok daha iyi koşullarda, çok daha az teminatla ve çok daha uzun vadeli finansman bulabiliyorlar. Dolayısıyla orada zaten 1-0, 2-0 geriden başlıyoruz.”

Kamu desteklerinin de rekabette önemli bir avantaj yarattığını belirten Koç, Çin’i örnek gösterdi:

“Çin, OECD ülkelerine göre sekiz kata kadar varan kamu desteği alıyor. Çin şirketlerinin dünyada pazar payını bu kadar artırmasının arkasında bu realite de var.”

Bu yaklaşımı eleştirmek yerine rekabet stratejisinin bir parçası olarak değerlendirdiğini söyleyen Koç, “Bu kınanacak bir şey mi, alkışlanacak bir şey mi? Bana göre saygı duyulacak, alkışlanacak bir şey. Bazıları ‘Çok fazla kamu desteği var, rekabet adil değil’ diyor. Ama sonuçta ülkeler şirketleriyle beraber rekabet ediyorlar” dedi.

Ali Koç "Rekabet artık yalnızca şirketler arasında değil; şirketlerin arkasındaki ekonomik sistemler arasında yaşanıyor. Hızla değişen dinamiklere ayak uyduramayanlar ise rekabette giderek geride kalıyor" değerlendirmesinde bulundu.

"Yapay zeka rekabetinin kazananını iki şey belirleyecek"

Ali Koç'un ardından söz alan UEA Başkanı Birol "Kimin yapay zeka rekabetini kazanacağını, birincisi yazılım konusu, ikincisi ise kimin hazır ve ucuz elektriği olduğu belirleyecek" dedi. Türkiye ve Avustralya’nın eşbaşkanlığında düzenlenecek COP31’de elektrifikasyon konusunda ortak bir hedef belirlenmesinin hem enerji güvenliği hem de iklim açısından kritik olduğunu söyleyen Birol, Antalya’da ülkelerin elektriğin toplam enerji tüketimindeki payını 2035’e kadar yüzde 35’e çıkarma taahhüdünde bulunmasının piyasalar ve yatırımcılar açısından güçlü bir sinyal yaratacağını belirtti.

Türkiye ve Avustralya arasındaki işbirliğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Birol, iki eşbaşkanlı yapının başlangıçta kendisinde soru işaretleri yarattığını ancak gelinen noktadan memnun olduğunu söyledi.

“Dürüst olmak gerekirse, iki başkanlı bu iş nasıl gidecek, sonunda başarılı olur mu olmaz mı, bunları çok düşündüm” diyen Birol, “İki forvetle oyunuyoruz” ifadelerini kullandı.

“Elektrifikasyon iki ülkenin de önemsediği bir konu”

Türkiye ve Avustralya’nın ortaklaşabileceği en güçlü alanlardan birinin elektrifikasyon olduğunu vurgulayan Birol şunları söyledi:

“Bazı çetrefil konularda ülkelerin onayını almak zorlaşır. Ama elektrifikasyon böyle değil. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımız ve Avustralya Başbakanı’nın destekleri bu işi kolaylaştıracak.”

“Hayalim Antalya’da ülkelerin bu bildirgeye imza atması”

COP31 için hedeflediği sonucu “35’te 35” olarak tanımlayan Birol, “Hayalim şu: Antalya’da zirve bittiği zaman ülkeler, ‘Dünyada şu anda elektriğin toplam enerjideki yüzde 23’lük payını 2035’te yüzde 35’e çıkarmayı taahhüt ediyoruz’ diye bir bildirgenin altına imza atarlarsa bu sadece siyasi bir belge olmaktan çıkacak. Piyasalara, yatırımcılara yön verecek” dedi.

Böyle bir taahhüdün ardından yatırım kararlarının da değişeceğini belirten Birol, “Bundan sonra yapılacak yatırımlar, alınacak tedbirler bu bakımdan son derece önemli” diye konuştu.

“Çin bunu çevre için değil, petrol bağımlılığını azaltmak için yapıyor”

Elektrifikasyonun Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkeler açısından ekonomik etkisine de dikkat çeken Birol, “Bizim gibi enerjiyi ithal eden ülkeler için ithalat rakamları düşecek. Cari açığımızın hatırı sayılır bir kısmını oluşturan petrol ve doğal gaz kalemleri düşecek. Çevreye olumlu etkisi olacak ve enerji güvenliği açısından da son derece önemli” ifadelerini kullandı.

Elektrifikasyonun yalnızca iklim politikası olarak görülmemesi gerektiğini belirten Birol, Çin’deki elektrikli araç dönüşümünü örnek verdi:

“Şu anda Çin’de satılan her 100 arabanın 60’ı elektrikli. Elektrikli kamyonlar da geliyor. Çin’in bunu yapmasının nedeni çevreyi korumak değil, tamamıyla Orta Doğu petrolüne olan bağımlılığını azaltmak.”

Ali Koç: Çin’i hayranlıkla izliyorum

Türkiye’nin enerji tüketiminde fosil yakıtların ağırlığının devam ettiğini belirten Koç, “Türkiye için enerjinin 2015’te yüzde 90’ı fosil yakıtlardan sağlanıyordu. 2020’de yüzde 88 oldu. Geçen sene ise yüzde 86. Dolayısıyla daha gidecek çok yolumuz var” diye konuştu.

Temiz enerji teknolojilerinde Çin’in ulaştığı üretim kapasitesine dikkat çeken Koç, “Çin’i hayranlıkla izliyorum. Güneş panellerinin yüzde 92’lik üretim kapasitesi Çin’de. Batarya depolamanın yüzde 84’ü, rüzgar türbini üretim kapasitesinin yüzde 74’ü, ısı pompalarının yüzde 95’i Çin’de” dedi.

Çin’in bu yatırımlarının arkasında enerji bağımsızlığı hedefinin bulunduğunu söyleyen Koç, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi kritik geçiş noktalarında yaşanan risklere işaret etti.

“Son olarak ‘kritik mineraller’ diye bir konsept girdi hayatımıza. Kritik mineraller nedir, neye yarar? Çok az konuşuyoruz. O kadar çok şeye yarıyor ki...” diyen Koç, Çin’in bu alandaki konumunu şöyle anlattı:

“Bugün Çin bu mineral rezervlerinin yüzde 80’ine sahip. Daha da önemlisi rafinaj kapasitesinde de yüzde 80’lerde. Yani Çin, Batı’nın 10 yıl ötesinde. Belki de geleceğin petrolünün sahibi Çin diyebiliriz.”

“Dünyada büyük bir likidite var ama finanse edilecek yeterince proje yok”

COP31 başkanlığının geliştirdiği “Küresel İklim Uygulaması Köprüsü” yaklaşımına da değinen Koç, iklim finansmanındaki sorunun yalnızca kaynak eksikliği olmadığını söyledi.

“Dünyada büyük bir likidite var. Ülkelerin iklim hedefleri, vizyonları, dönüşüm planları, enerji güvenliği ve bağımsızlığı planları var. Tüm bunlar için finansman ihtiyacı var. Finans kuruluşlarının da finansman vermek istediği projeler var. Fakat finanse edilebilecek yeterince proje bulamıyorlar.”

Koç, “Bridge” yaklaşımının bu iki tarafı buluşturmayı hedeflediğini belirterek, “Hedef çok basit: Finans kuruluşlarıyla finansmana ihtiyacı olan ülkeleri bir şekilde birleştirip aradaki farkı kapatmak. Finansman arayan ülkelerin de proje geliştirme kapasitesini yükseltmek. Ben bunu çok değerli buluyorum” dedi.

“Elektrifikasyon deyince neden bahsediyoruz?”

Elektrifikasyonun yalnızca elektrikli otomobillerden ibaret olmadığını vurgulayan Koç, “Elektrifikasyon deyince aslında neden bahsediyoruz? Elektrikli mobiliteden, ısı pompalarından, sanayi süreçlerinin elektrifikasyonundan, daha verimli binalardan bahsediyoruz. Hepsinin ardında da yenilenebilir enerjiler var” diye konuştu.

Türkiye’nin 2035 hedeflerine ulaşabilmesi için 108 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulduğunu belirten Koç, dönüşümde şebeke ve enerji depolama yatırımlarının kritik olacağını söyledi.

“Türkiye’nin şu an yenilenebilir enerji üretim kapasitesi 127 gigawatt. Aslında ihtiyacımızın yüzde 60’ını karşılayabilecek oranda. Ama doğası gereği yenilenebilir enerji yüzde 100 üretim yapamıyor, yedi gün 24 saat çalışamıyor. Bugün geldiğimiz noktada bu yüzde 60’lık üretim kapasitesi, tüketilen enerjinin yüzde 40’ını karşılayabiliyor.”

“Bu, iş dünyası için büyük fırsatlar demek”

Üretim kapasitesi ile fiili üretim arasındaki farkı azaltmak için altyapı yatırımlarına ihtiyaç olduğunu vurgulayan Koç, “Bu farkı kapatabilmek için ciddi anlamda şebeke yatırımlarına, şebeke yenilemeye ve depolama yatırımlarına ihtiyacımız var. Bu da iş dünyası için büyük fırsatlar demek” dedi.

Koç, küresel ölçekte ihtiyaç duyulan yatırımların büyüklüğünü ise şöyle anlattı:

“Bugün Fatih Bey’in anlattıkları, gelecekle ilgili konuştuklarımız ulaşması zor hedefler. Ama aynı zamanda iş dünyası için inanılmaz potansiyelli projeler. Ajansın verilerine göre dünyanın 80 milyon kilometre yeni şebeke veya şebeke yenilenmesi ihtiyacı var. Şu an dünyadaki depolama kapasitesinin altı misline ihtiyaç var.”

Bu yatırımlarda özel sektörün belirleyici rol oynayacağını vurgulayan Koç, kamuya da yatırım ortamının oluşturulması konusunda görev düştüğünü söyledi:

“Bunları devletler yapmayacak, iş dünyası yapacak. Dolayısıyla kamunun da yatırımcıyı cezbedecek ortamı sağlaması gerekiyor. Özetle elektrifikasyon konusuna neresinden bakarsanız bakın çok heyecan verici.”

Fatih Birol: Kritik minerallerdeki Çin hakimiyeti yeterince fark edilmeyen bir risk

Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, kritik minerallerde Çin’in ulaştığı hakimiyetin küresel ekonomi açısından yeterince fark edilmeyen bir risk olduğunu söyledi. Yapay zeka ve veri merkezleriyle birlikte elektrik talebinin de hızla arttığına dikkat çeken Birol, COP31’de elektrifikasyonun yanı sıra Sıfır Atık ve Afrika’da temiz yemek pişirme imkanlarına erişim gibi geniş uzlaşı sağlanabilecek başlıkların öne çıkacağını belirtti.

Barçın Yinanç’ın elektrik tüketimindeki hızlı artışa ilişkin sorusunu yanıtlayan Birol, “Elektrik tüketiminde her ülkede çok hızlı bir artış var. Her ülkede bu artışın nedeni farklı” dedi.

ABD’de yapay zeka ve veri merkezlerinin elektrik talebi üzerindeki etkisinin siyasi tartışmaların da merkezine yerleştiğini söyleyen Birol, “Amerika’da çok kısa süre sonra ara seçimler olacak. Ara seçimlerin en ihtilaflı ve en alengirli konusu yapay zeka ve data merkezlerinin topluma etkisi. Cumhuriyetçi olsun, Demokrat olsun, herkes buna karşı bir pozisyon alıyor. Şu an elektrik tüketimindeki artışın yarısı yapay zekadan geliyor” diye konuştu.

Dünyanın farklı bölgelerindeki enerji talebinin ise farklı ihtiyaçlardan kaynaklandığını belirten Birol, Nijerya örneğini verdi:

“Birkaç hafta evvel Nijerya Cumhurbaşkanı ile bir aradaydım. Nijerya 240 milyonluk bir ülke ve halkın sadece yüzde 5’i klima cihazına sahip. Japonya ve Amerika’da bu oran yüzde 90. Nijerya’nın ne kadar sıcak olduğunu söylemeye de gerek yok.”

“Çin’in elinde beş tane Hürmüz var”

Kritik minerallerin küresel enerji ve güvenlik denklemindeki yerine dikkat çeken Birol, Çin’in hakimiyetini Hürmüz Boğazı üzerinden yaptığı benzetmeyle anlattı:

“Çin’in kritik minerallerdeki dominasyonu son derece önemli ama yeterince fark edilmeyen bir husus. Tek cümleyle özetleyeyim: İran’ın elinde bir tane Hürmüz varsa Çin’in elinde beş tane Hürmüz var.”

Çin’in nadir element ihracatında atacağı olası bir adımın Batı ekonomileri üzerinde ciddi sonuçlar yaratabileceğini söyleyen Birol, “Çin bir karar alsa ve ‘Nadir element ihracatını gelecek ay itibarıyla yarı yarıya düşürüyorum’ dese bütün Avrupa ve Amerika’da otomotiv sektörü sekteye uğrar” dedi.

Birol, “Bu mineraller sadece temiz enerji için değil, savunma sanayisinden otomotive, tıbba kadar birçok alanda mühim” ifadelerini kullandı.

COP31’de elektrifikasyonun yanında Sıfır Atık

Antalya’daki COP31’in ana hedeflerinden birinin elektrifikasyon olacağını yineleyen Birol, zirvede başka somut başlıkların da gündeme geleceğini söyledi.

“Bir tanesi Cumhurbaşkanı’mızın eşinin önderlik ettiği Sıfır Atık projesi. Bu konuda bir çalışma yapıyoruz. Eğer önümüzdeki 10 yıl içerisinde dünyadaki atıklar yarıya inerse bunun emisyon düşüşüne katkısı ne olur, bunu araştırıyoruz” dedi.

Birol’un dikkat çektiği bir diğer alan ise Afrika’da temiz yemek pişirme imkanlarına erişim oldu:

“Afrika’da her beş aileden dördü yemek pişirirken yakıt olarak odun ve tezek kullanıyor. Bu kulağa basit geliyor ama orada yemeği ocakta pişirenler çıkan toksik hava yüzünden ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Afrika’da her sene 850 bin kadın bu yüzden ölüyor.”

COP31’de ülkelerin üzerinde daha kolay uzlaşabileceği somut alanlara odaklanmak istediklerini belirten Birol, “Antalya’da dünyadaki bunca çelişki ve krizden herkesin ortaklaştığı şeyleri önermeye uğraşacağız. Hem elektrifikasyon hem Sıfır Atık hem de Afrika’daki bu sorun hemen hemen herkesin birleşebileceği konular” diye konuştu.

Ali Koç: Yaşanan ölümler önlenebilir

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç ise Afrika’da temiz yemek pişirme imkanlarının yetersizliği nedeniyle yaşanan ölümlerin teknolojik açıdan çözülebilir olduğuna dikkat çekti.

“Afrika’daki ölümler aslında basitçe çözülebilir” diyen Koç, finansmanın toplumsal ihtiyaçlara yönelmesindeki soruna işaret ederek, “Bunlar birer pazar değil. Oysa temiz yemek pişiremedikleri için 850 bin kadın ölüyor” dedi.

Klima kullanımının giderek temel bir ihtiyaç haline geldiğini belirten Koç, kendi sektörlerinden de örnek verdi: “Arçelik Ar-Ge’deki arkadaşlar yıllardır A++ klimalarımız var diye bahsederdi. Bugün bizim ürettiğimiz klimaların yüzde 66’sı A++. Yazın Avrupa’ya giderseniz klimanın ne kadar önemli olduğunu anlarsınız.”

“Yapay zeka, insanlığın karşılaştığı en büyük devrim”

Yapay zekanın iklim ve enerji üzerindeki etkilerine de değinen Koç, “Yapay zeka bana göre insanoğlunun, artısıyla eksisiyle, karşılaştığı tartışmasız en büyük devrim” dedi.

Yapay zekanın istihdam üzerindeki olası etkilerinin yanı sıra enerji tüketiminin de önemli bir risk yarattığını belirten Koç, “Şu aralar korkutucu yanları çok konuşuluyor. Doğru mu? Doğru. Özellikle istihdam için korkutucu. Ama bir de iklim bakımından tükettiği enerji korkunç seviyede” diye konuştu.

Küresel enerji talebini yalnızca yapay zekanın artırmayacağını hatırlatan Koç, “Bir taraftan ekonomiler büyüyor. 2040’a kadar nüfus 1 milyar artacak, şehirlerde yaşayan nüfus yüzde 40’tan yüzde 70’e çıkacak. Orta gelirli kesim yüzde 40’tan yüzde 57’ye çıkacak. Bunlar da enerji ihtiyacı getirecek ama en büyüğünü yapay zeka getirecek” dedi.

“Yapay zekanın da karbonsuzlaşması gerekiyor”

COP31 kapsamında “Antalya Yapay Zeka Taahhüdü” adı verilen bir yaklaşım üzerinde çalışıldığını açıklayan Koç, “Ana hedefi dünyaya yapay zekanın iklim üzerindeki etkilerini anlatıp farkındalık yaratmak, tartışmaya açmak” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka sektörünün kendi çevresel etkisini azaltması gerektiğini vurgulayan Koç, “Yapay zekanın da kendi karbon ayak izini azaltması ya da karbonsuzlaştırması gerekiyor. Belki bugün hiç bilmediğimiz materyallerin kullanılması lazım” dedi.

Koç, önlem alınmaması halinde ortaya çıkabilecek riski ise “Aksi takdirde yapay zekanın iklim üzerinde çok kötü tahribatı olacak” sözleriyle özetledi.

Fatih Birol: Yapay zeka yarışının kazananını bu iki şey belirleyecek

Fatih Birol, yapay zekanın bugüne kadarki teknolojik inovasyonlar arasında en büyük sonuçları yaratacak gelişme olduğunu belirterek ABD ile Çin arasındaki yarışta elektriğin belirleyici olacağını söyledi. Birol, “Yapay zeka rekabetini kimin kazanacağını iki şey belirleyecek. Biri yazılım, diğeri de kimin ucuz ve her an hazır elektriği olacağı” dedi.

Yapay zekanın enerji ihtiyacının boyutuna dikkat çeken Birol, “Orta ölçekli bir data merkezi 100 bin kişilik bir şehir kadar elektrik tüketiyor. Bunlar orta ölçeklileri bırakın, devasa merkezler kullanıyorlar” diye konuştu.

Bu yarışta Çin’in önemli bir avantaja sahip olduğunu belirten Birol, “Çin’in en büyük avantajı çok fazla elektrik üretebilmesi ve fiyatların düşük olması. Çin’de bir data merkezi kurulduğunda pek fazla regülasyon da yok. Batı’da ise hem fiyatlar yüksek hem de izin almak gibi konular epey çetrefilli” dedi.

Birol, “Elektrifikasyonda, data merkezlerinde ve yapay zekada kimin belirleyici olacağı konusunda Çin’in pozisyonu önemli” ifadelerini kullandı.

Ali Koç: Taahhüt değil, gerçek uygulamalarla ne yapılabileceğini göstermek istiyoruz

Koç Topluluğu’nun COP31’in küresel iş ortağı olarak zirveye nasıl katkı sağlayacağına ilişkin konuşan Koç, topluluğun faaliyetlerinin iklim dönüşümünün merkezindeki sektörlerde yoğunlaştığını söyledi.

“Topluluk gelirimizin yüzde 95’i otomotiv, beyaz eşya, enerji ve finanstan geliyor. Dönüşüm de bu dört sektörden kaynaklanıyor” diyen Koç, “Biz de kendi sektörlerimizde yatırımlar yaptık. Taahhüt değil, gerçek uygulamalarla Türkiye’de bir şirket neler yapabilir, bunu göstermek istiyoruz” ifadelerini kullandı.

İklim Finansmanının Yeni Mimarisi: Ümit Leblebici

TEB Genel Müdürü Leblebici: Yenilenebilir enerjide Avrupa'nın önündeyiz

Oksijen Yazarı Elif Ergu moderatörlüğünde “İklim Finansmanının Yeni Mimarisi” panelinde konuşan Türk Ekonomi Bankası Genel Müdürü Ümit Leblebici, Türkiye’nin yatırım ihtiyacını, yeşil finansmanın yeni kurallarını, KOBİ’lerin dönüşümünü ve bankacılık sektörünün rolünü değerlendirdi. Leblebici "COP31 kâğıt üstündeki sözleri aşıp taahhütleri yeni nesil finansman modellerine ve somut projelere bağlayan bir milat olmalıdır" ifadelerini kullandı. Leblebici, Türkiye’nin yeşil dönüşüm için daha fazla yatırıma ihtiyaç duyduğunu belirterek finansman tarafında temel bir sorun görmediğini söyledi.

Dünyada geçen yıl enerji sektörüne 3,4 trilyon dolarlık yatırım yapıldığını belirten Leblebici, bunun 2,2 trilyon dolarının fosil yakıt dışındaki kaynaklara yöneldiğini söyledi.

Türkiye’de ise yeşil enerji yatırımlarının yaklaşık 5,5 milyar dolar, yeşil enerji ile elektrifikasyon birlikte değerlendirildiğinde yatırımların yaklaşık 13 milyar dolar seviyesinde olduğunu aktaran Leblebici, “Dünyada 2,2 trilyon dolarlık yatırım yapılıyorsa, bizim 13 milyar dolarlık yatırımımız kısmen az yatırım yaptığımız anlamına geliyor. Daha fazlasını yapabiliriz” diye konuştu.

Türkiye’de yenilenebilir enerjinin kurulu kapasitedeki payının yüzde 60-61 seviyesinde olduğunu ve bu açıdan Avrupa’nın üzerinde bulunulduğunu söyleyen Leblebici, üretimde ise oranın yüzde 40-41 civarında olduğunu belirtti.

“Dönüşüm için regülasyona ihtiyacımız var”

İklim finansmanında düzenleyici çerçevenin kritik önem taşıdığını vurgulayan Leblebici, enerji sektörünün temel dinamiğinin arz ve talep olduğunu söyledi. Leblebici, “Finansman ve dönüşüm sağlayacaksak bir regülasyona ihtiyacımız var” dedi.

Dünyadaki düzenlemelerden Türkiye’ye örnek olabilecek uygulamalara ilişkin soruyu yanıtlayan Leblebici, Çin ziyaretinde karşılaştığı elektrikli araç politikalarını örnek gösterdi. Fosil yakıtlı araçlar için plaka edinmenin yıllar alabildiği, elektrikli araçlarda ise yeşil plakaya çok daha hızlı erişilebildiğini anlatan Leblebici, bu tür düzenlemelerin tüketici davranışını ve dönüşümün hızını doğrudan etkileyebildiğini söyledi.

Leblebici, “Regülasyonda kısıt zamana konmuş durumda. Regülasyon iyi uygulanırsa ilham verici olabilir. Erişilebilirliği değiştirerek eğilimleri de değiştirebilirsiniz” ifadelerini kullandı.

“Türkiye’de likidite sorunu yok”

Paris Anlaşması sonrasında belirlenen 2030 hedeflerinin dahi henüz tam olarak gerçekleştirilemediğini hatırlatan Ergu’nun yeni finansman araçlarına ilişkin sorusunu yanıtlayan Leblebici, Türkiye açısından temel meselenin finansman kaynağından önce vizyon ve standartların oluşturulması olduğunu söyledi.

“Türkiye’nin likiditesinde sorun yok. İlk defa kredi-mevduat oranı yüzde 100’lerin altına düştü” diyen Leblebici, şöyle devam etti:

“COP31 ve finansman projeleri için önce vizyonu oturtmalıyız. 2026-2029 arasında yapacaklarımız belli. Bir standardizasyona ihtiyacımız var. Yeşil finansmanda bu standart olmazsa hareket edemeyiz. Bu sağlandıktan sonra vizyonu nereye koyacağız, hedefimiz ne, ona bakacağız.”

Dönüşüm süreçlerinin aşamalı ilerlediğine dikkat çeken Leblebici, “Her yeni devrimde önce kabul gelir ama idrak ve izah zaman alır. Bu akışın doğal hali. Plan gelmeye başladı, idrak ediyoruz, izah da etmeye başlayacağız” ifadelerini kullandı.

KOBİ’lere yeşil dönüşüm desteği

Türkiye ekonomisinin omurgasını oluşturan KOBİ’lerin dönüşümünün de yalnızca küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinden değerlendirilemeyeceğini belirten Leblebici, büyük şirketlerle tedarikçileri arasındaki ilişkinin önemine dikkat çekti.

Büyük kurumların KOBİ'leri tedarikçi olarak kullandığına dikkat çeken Leblebici, yeşil dönüşüm için kurumların KOBİ'lere belli kurallar koyması gerektiğini, bunun bankalar ve finansman aşamasında da geçerli olduğunu belirterek dönüşüm sürecinin son dönemde hızlandığını kaydetti.

“Yeşil dönüşümü desteklemek öznel bir karar olmamalı”

Ergu, aynı finansal göstergelere sahip iki şirketten birinin yeşil dönüşüm yatırımlarını tamamlaması ve sürdürülebilirlik raporlaması yapması halinde bunun kredi kararlarında fark yaratıp yaratmadığını da sordu.

Leblebici, bankacılık sektöründe yeşil dönüşümün kişisel tercihlerden bağımsız, belirli kriterlere bağlanması gerektiğini belirterek, “Verdiğimiz kredilerin belirli oranları dönüşümü destekleyecek projelere gitmeli diyoruz. Yönetim kurulları da CEO’lar da bu konuda kriterler koymalı. Dönüşümün desteklenmesi öznel bir karar olmamalı” dedi.

“Yenilenebilir enerjiye iştahımız kabarık”

Yenilenebilir enerji yatırımlarının finansmanına ilişkin konuşan Leblebici, bankanın bu alandaki yatırım iştahının yüksek olduğunu söyledi. Ancak teknolojik dönüşümün hızına dikkat çeken Leblebici, yatırımın hangi teknolojiye ve hangi zamanda yapılacağının önem taşıdığını belirtti. Leblebici, talep ile yatırım arasındaki ilişkinin sürdürülebilir olması halinde finansman sağlamaya hazır olduklarını ifade etti.

COP31 beklentisi: Bize verilecek vizyon çok önemli

COP31’e sayılı günler kala bankacılık sektörünün zirveden beklentisini de anlatan Leblebici, düzenleyici çerçeve ve uzun vadeli vizyonun finansman kararlarının merkezinde olacağını söyledi.

“Düzenleme nereye gelecek, regülasyon nedir? Zaten düzenleme geldiğinde regülasyonu hep beraber konuşuyor olacağız” diyen Leblebici, “COP31’de bize verilecek vizyon çok önemli. Bu vizyon verilince altı rahatlıkla doldurulacak. Finansman sıkıntısı olacağını düşünmüyoruz” ifadelerini kullandı.

Türk şirketlerinin küresel ölçekte faaliyet alanlarını genişlettiğine de dikkat çeken Leblebici, “Türk firmaları son derece global olmaya başladı. Asya’da, Amerika’da, tüm dünyada Türk şirketleri var. Global açılımı destekleyip finansman kaynaklarını genişleterek iyi yol alacağımızı düşünüyorum” dedi.

Antalya’ya Giden Yol: Yeni Bir İklim Diplomasisi | Büyükelçi A. Berris Ekinci ve Büyükelçi Sally-Anne Vincent

İklim diplomasisi de "İklimin Ötesinde: Antalya’ya Doğru" Zirvesi'nde ele alınan başlıklar arasında yer alırken Oksijen yazarı Sedat Ergin'in moderatörlüğünde Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Berris Ekinci ve Avustralya'nın Ankara Büyükelçisi Sally-Anne Vincent'ın katılımıyla gerçekleşen panelde COP31’e giden diplomatik süreci, Türkiye-Avustralya işbirliğini ve farklı ülke grupları arasındaki uzlaşma arayışını değerlendirildi. Panelin açılışında Sedat Erdin, diplomasinin daha önce erkek egemen bir alan olduğuna dikkat çekerek, iki kadın büyükelçi ile bu panelinin gerçekleşmesinden duyduğu mutluluğu ifade etti.

Büyükelçi Ekinci: COP31’e değişik bir konfigürasyonla gidiyoruz

Dışişleri Bakan Yardımcısı Berris Ekinci, iklim değişikliğinin Türk dış politikasındaki ağırlığının yıllar içinde nasıl arttığını Bakanlığın kurumsal yapılanması üzerinden anlattı:

“80’li, 90’lı yıllarda çevre ve enerji konuları Ekonomi Genel Müdürlüğü’nün altındayken, yıllar itibarıyla çevre boyutu büyüdükçe büyüdü. Bugün ayrı bir çevre ve iklim değişikliği genel müdür yardımcılığımız var. Çevre ve iklim ayrı bir birim oldu.”

Türkiye ile Avustralya arasında anlaşma sağlanamaması halinde COP31’in Almanya’da düzenleneceğini hatırlatan Ekinci, ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekildiği bir ortamda bunun çok taraflı sistem açısından olumsuz bir mesaj yaratabileceğini belirtti.

“COP31’e değişik bir konfigürasyonla gidiyoruz. Anlaşmaya varamasaydık COP31 Almanya’da gerçekleşecekti. ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekildiği bir ortam da mevcuttu. Bu, çok taraflılığın alacağı ciddi bir yara olacaktı. Biz Avustralya ile el ele vererek ciddi bir adım atmış olduk.”

İki ülke arasındaki görev paylaşımını da anlatan Ekinci, “Türkiye COP31 Başkanı olarak süreçte rol alıyor, Avustralya müzakereler başkanlığını yapıyor” dedi.

COP’un yalnızca Antalya’da başlayıp sona erecek bir toplantı olmadığını vurgulayan Ekinci, “COP bir süreç. Antalya’daki toplantıların ilk haftasında geçmişten gelen 160’a yakın karar var. Bunlar gözden geçirilecek, hangileriyle devam edilebileceğine bakılacak. İkinci haftada COP’un gündemine gelecek. Uzlaşı sağlanamazsa gelecek COP’a kalacak” diye konuştu.

Avustralya Büyükelçisi Vincent: Bu bir uzlaşma ortaklığı değil

Ergin, Türkiye ve Avustralya işbirliğinin, büyük güç rekabetinin arttığı bir dönemde “orta güçlerin” uluslararası sistemde artan etkisinin bir örneği olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini sordu.

Avustralya’nın Türkiye Büyükelçisi Anne Vincent, COP31 modelini “benzeri görülmemiş bir döneme yönelik benzeri görülmemiş bir çözüm” olarak tanımladı.

“Biz kesinlikle orta güçleriz. Ancak her iki ülkenin de ayrı ayrı dünyayı etkileme kapasitesi, potansiyeli ve nüfuzu bulunuyor. Biz COP31’de bir araya gelmeyi seçtik” diyen Vincent, ortaklığın zorunlu bir taviz olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı:

“Bu bir uzlaşma ortaklığı değil. Biz Avustralya olarak Türkiye-Avustralya ortaklığını, Türkiye’nin COP31 Başkanı olarak daha güçlü eylem sonuçlarına, daha güçlü gündem çıktılarına, daha güçlü ve daha verimli müzakerelere öncülük etmesini sağlayacak bir ortaklık olarak görüyoruz.”

Vincent, süreçteki öncelikleri ise “Şeffaflık, hesap verebilirlik ve kapsayıcılık konularına kesinlikle odaklanıyoruz” sözleriyle anlattı.

“Türkiye Akdeniz’i, biz Pasifik perspektifini getiriyoruz”

İki ülkenin farklı coğrafyalardaki diplomatik bağlarının COP31 için önemli bir avantaj yarattığını belirten Vincent, “Her iki ülkenin de dünyanın dört bir yanında derin kökleri ve güçlü ortaklıkları var” dedi.

Türkiye’nin Akdeniz’deki konumu ile Avustralya’nın Pasifik’teki deneyiminin birbirini tamamlayabileceğini söyleyen Vincent, “Biz Akdeniz bölgesindeki Türkiye’nin uzmanlığına ve enerjisine — enerji derken diplomatik enerjiyi kastediyorum — güvenirken, biz de Pasifik’ten bir perspektif getiriyoruz” diye konuştu.

Vincent, “Bunun hem karşı karşıya olduğumuz zorlukları daha görünür hale getirdiğini hem de çözümleri ve diplomasinin bu süreçteki rolünü daha yapıcı bir şekilde ilerletmek için fırsat yarattığını düşünüyorum” dedi.

“Ortalama bir Avustralyalı orta güç olmayı düşünmüyor”

“Orta güç” kavramının diplomatik önemine rağmen toplumların gündelik beklentilerinin çok daha somut olduğuna dikkat çeken Vincent, şöyle konuştu:

“Avustralya’daki ortalama bir Avustralyalı, Avustralya’yı bir orta güç, süper güç ya da başka herhangi bir güç kategorisi olarak düşünmüyor. Ortalama bir Avustralyalı enerji maliyetlerinin düşmesini istiyor. Çocukları için bir gelecek istiyor. Deniz seviyesinin yükselmesini önlemek istiyor. Ekonomilerimizin çevresel açıdan sürdürülebilir bir geleceği destekleyecek şekilde dönüşmesini istiyor.”

Türkiye ile Avustralya’nın bu hedeflerin aynı anda gerçekleştirilebileceği bir gelecek üzerinde çalıştığını belirten Vincent, “Orta güçlerin seslerinin bu dönemde önemli perspektifler sunduğunu düşünüyorum. Ancak özellikle Türkiye’nin ve Avustralya’nın sesleri bu dönemde önemli” dedi.

İki ülkenin oluşturduğu modelin daha geniş bir anlam taşıyabileceğini söyleyen Vincent, “Bir bakıma bu, dünyanın geri kalanı için bir emsal oluşturacak. Bence aslında dünyanın geri kalanı için şimdiden bir emsal oluşturdu” ifadelerini kullandı.

Büyükelçi Ekinci, MIKTA'yı örnek gösterdi

Ekinci de Vincent’a katılarak iki ülke arasındaki işbirliğinin yalnızca COP31’le sınırlı olmadığını söyledi.

“Bence bu ciddi bir emsal yarattı. Çok iyi bir işbirliğini temsil etti. Ankara’daki COP31 çalışma grubunda Avustralya’dan da temsilciler var. Sürekli beraber çalışıyoruz” diyen Ekinci, Türkiye ve Avustralya’nın çok taraflı sisteme yaklaşımında da ortak noktalar bulunduğunu belirtti.

“Türkiye ve Avustralya, küresel düzenin devamını savunan, belli reformlardan geçmesi gerektiğine inanan ama devamının önemini de vurgulayan ülkeler. Bu güçleri bir araya getirip birtakım şeyleri ortaya koyabiliriz.”

Ekinci, MIKTA’yı da bu tür işbirliklerine örnek göstererek, “Avustralya, Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Endonezya’dan oluşan bu beş ülke çok daha önceden bir araya gelmişti” dedi.

Ergin’in uluslararası sistemin giderek bu tür “esnek koalisyonlara” yöneldiği değerlendirmesi üzerine Ekinci, “Bugün yavaş yavaş MIKTA olarak açıklamalar yapılıyor, görüşler bildiriliyor. İlk kurulduğunda sessiz bir yapıydık, uluslararası farkındalığı artık artıyor” diye konuştu.

Büyükelçi Vincent: Rolümüz platform oluşturmaya yardımcı olmak

Oksijen Yazarı Sedat Ergin’in Avustralya’nın COP31’de hangi başlıkları öne çıkarmayı planladığı sorusunu yanıtlayan Vincent, “Bizim rolümüz yalnızca ve öncelikli olarak Avustralya’nın dünyaya ilişkin perspektiflerini ortaya koymak değil. Bizim rolümüz, Türkiye ile birlikte küresel eylem için bir platform oluşturmaya yardımcı olmak” dedi.

COP süreçlerinde daha önce kararlaştırılmış ancak uygulamaya geçirilememiş çok sayıda başlık bulunduğuna dikkat çeken Vincent, “İklim değişikliği konusunda uygulamaya yönelik sonuçlar ortaya koyan bir platform arıyoruz. Mesele, uygulamaya yönelik sonuçlar ortaya koymak ve iklim diplomasisine, çok taraflılığa duyulan güveni oluşturmak ve sürdürmek” diye konuştu.

Avustralya’nın kendi ulusal iklim gündeminin bulunduğunu ancak COP31’de önceliğin bu olmadığını vurgulayan Vincent, “Bizim odağımız, birlikte çalışacağımız küresel bir platform oluşturmak. Eylem gündemi ve bu gündemin 10 maddesi bu odağı yönlendiriyor. Aynı şekilde müzakereler yoluyla alınması gereken 180’den fazla karar da bu sürecin parçası” dedi.

"Pasifik’in seslerine bir platform oluşturmak istiyoruz"

Avustralya açısından COP31’in önemli başlıklarından birinin küçük ada devletlerinin iklim krizindeki kırılganlığı olacağını belirten Vincent, “Bizim için önemli bir odak noktası da COP31 aracılığıyla Pasifik’in seslerine dikkat çekmek ve bu sesler için bir platform oluşturmak” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin de katılacağı görüşmelerde küçük ada devletlerinin finansmana erişiminin ele alınacağını söyleyen Vincent, “Mesele yalnızca Pasifik’ten değil, dünyanın dört bir yanındaki küçük ada devletlerinden mevcut finansmana erişmenin zaman zaman ne kadar zor olduğuna ilişkin perspektifi almak. Bunu nasıl daha basit ve erişilebilir hale getirebiliriz?” dedi.

Türkiye ile Avustralya’nın bu alanda birlikte çalıştığını belirten Vincent, “Türkiye, küçük ada devletlerinin kendi sahip oldukları, tasarladıkları ve uyguladıkları projeler aracılığıyla iklim değişikliğinin etkilerini finanse etmek ve azaltmak için gerekli finansmana erişebilmelerini sağlayacak uygulama köprüleri konusunda bizimle çok güçlü bir şekilde çalışıyor” diye konuştu.

Büyükelçi Ekinci: Artık uygulamaya geçmemiz lazım

Ergin’in, pek çok COP’un karar ve bildiriler üretmesine rağmen uygulamada yeterli ilerleme sağlayamadığını hatırlatarak Antalya’nın nasıl farklılaşabileceğini sorması üzerine Ekinci, Paris Anlaşması’nın üzerinden geçen 10 yılın ardından odağın uygulamaya çevrilmesi gerektiğini söyledi.

“Biz elimizden geldiğince Antalya’nın hatırlanması için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Paris Anlaşması’ndan 10 yıl geçti. Evet, birçok konu konuşuyoruz ama artık uygulamaya geçmemiz lazım” diyen Ekinci, jeopolitik ortamın dönüşümü zorlaştırdığına dikkat çekti.

“Çok çalkantılı; jeopolitik, enerji güvenliği ve savaşlar açısından zor dönemlerden geçiyoruz. Bugün savaş ekonomisinden söz ediliyor. Almanya, Japonya gibi yıllardır farklı politika güden ülkeler bugün değişik hedeflere yönelmiş durumda.”

Avrupa Birliği’nin iklim hedeflerinden uzaklaşıp uzaklaşmadığının da tartışıldığını belirten Ekinci, buna karşılık iklim kaynaklı afetlerin ülkeler üzerindeki baskısının arttığını söyledi. “Türkiye’de de daha önce karşılaşmadığımız birçok afetle karşılaşıyoruz. Herkes uygulamaya gidilmesi konusunda hemfikir” dedi.

“Alınan kararların reel ekonomideki etkisini göstermek istiyoruz”

İklim politikalarının artık sanayi ve ekonomiden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Ekinci, “Uygulama sırf iklim alanında değil. Karbon vergisi gibi sanayi ve ekonomi alanındaki uygulamalardan bahsediyoruz. Bizim COP31’de göstermek istediğimiz, alınan kararların reel ekonomideki etkisi ve bununla ilgili adımlar atılması” diye konuştu.

Finansman tarafındaki temel problemin kaynak bulunmamasından ziyade finansman ile uygulanabilir projelerin buluşturulamaması olduğunu belirten Ekinci, şöyle devam etti:

“Piyasada para var; BM sisteminde, kalkınma bankalarında para var. Ama o parayı uygulamayla eşleştiremiyoruz. Hedefimiz bu iki tarafı birleştirmek. Projeyi ortaya koyabilmek bile bir sınama.”

COP31 kapsamında oluşturulacak mekanizmanın ülkelerin proje geliştirme kapasitesini de artırmayı hedeflediğini söyleyen Ekinci, “Bu mekanizma çevresinde ülkelerin proje geliştirme kapasitesi ortaya çıkacak” dedi.

“35’te 35 ulaşılabilir görünüyor”

Elektrifikasyonun da Antalya’nın önemli başlıklarından biri olacağını belirten Ekinci, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin bu hedefleri tamamlayacak bir girişim başlattığını söyledi.

“Sıfır Atık ve metan azaltımı arasında da bir koalisyon ortaya çıkacak” diyen Ekinci, Türkiye’nin elektrifikasyondaki “35’te 35” hedefine ilişkin, “Biz kendi rakamlarımıza baktığımızda 35’te 35 hedefi ulaşılabilir gözüküyor” ifadelerini kullandı.

COP31’in başarısı için farklı kalkınma önceliklerine sahip ülkeler arasında ortak zemin yaratılması gerektiğini vurgulayan Ekinci, “En önemli şey diyalog, farklı ülkeleri ortak noktada birleştirebilmek. Her ülkenin kendi kalkınma kriterleri, özel kriterleri var; bunları dikkate almak lazım. Hep beraber hareket edebilmemiz lazım” dedi.

Taahhütten Somut Çıktılara: Antalya COP31 | İklim ekonomisti Gernot Wagner ve Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Dr. Uygar Özesmi

Gernot Wagner: Eksik olan şey teşvikler

Columbia Business School'dan iklim ekonomisti Gernot Wagner, emisyonların azaltılmasından sürdürülebilir dönüşümün finansmanına kadar iklim politikalarının önündeki temel sorunun “eksik teşvikler” olduğunu söyledi. Tek ve küresel bir karbon fiyatının teoride etkili bir çözüm olabileceğini ancak bunun yeterince hızlı hayata geçirilmesinin gerçekçi olmadığını belirten Wagner, dönüşümün günlük hayattan ulaşıma kadar farklı alanlarda uygulanacak teşvik ve düzenlemelerle hızlandırılması gerektiğini vurguladı.

İklim ekonomisti Gernot Wagner, iklim politikalarında emisyon, finansman ve sürdürülebilirlik tartışmalarının merkezinde doğru teşviklerin yer alması gerektiğini söyledi. İklim dönüşümünde asıl ihtiyacın ne olduğu sorusuna Wagner, “Hepsi. Ama eksik olan teşvikler” yanıtını verdi.

Teşviklerin davranışları nasıl değiştirdiğini İstanbul’daki günlük hayat üzerinden anlatan Wagner, etkinliğe yürüyerek geldiğini belirterek, “Bu sabah buraya yürüdüm. Ayakkabılarım hâlâ ıslak. Çok güzel, 45 dakikalık bir yürüyüştü” dedi.

Kaldırımlara araçların park etmesini önlemek amacıyla yerleştirilen bariyerlere dikkat çeken Wagner, “Yürümek istiyorsanız harika. Bu bariyerlerin olmadığı her sokakta ise yolda yürümek zorunda kaldım çünkü arabalar kaldırıma park etmişti. Teşvikler işe yarıyor” diye konuştu.

“Küresel karbon fiyatı olmayacak”

İklim kriziyle mücadelede küresel karbon fiyatlandırmasının teorik olarak güçlü bir araç olduğunu ancak kısa vadede hayata geçirilmesini beklemediğini söyleyen Wagner, “Bir ekonomist olarak elbette size her şeyi bir kerede çözecek o güzel küresel ‘tek boynuzlu at’ karbon fiyatından söz etmem gerekir. Evet, işe yarardı. Ama kötü haber şu: Bu olmayacak” dedi.

Wagner, “En azından iklim değişikliğini bir kerede çözmek için gereken nihai teşvikleri sağlayacak kadar hızlı oraya varamayacağız” ifadelerini kullandı.

Bu nedenle farklı politika araçlarının birlikte devreye girmesi gerektiğini belirten Wagner, New York’taki trafik sıkışıklığı ücretini örnek gösterdi:

“Yaşadığım yerde artık Manhattan’a giren araçlar için trafik sıkışıklığı ücreti var. Bu işe yarıyor. Çünkü bu bir teşvik. Diğer bütün önlemler de böyle olacak; bizi doğru yöne itecek, yönlendirecek ve teşvik edecek.”

Wagner, iklim politikalarında gördüğü temel eksikliği ise “Sorunuza tek kelimeyle yanıt vermem gerekirse: Eksik teşvikler” sözleriyle özetledi.

Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Özesmi: Piyasada gördüğümüz fiyat aslında yanlış

Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Uygar Özesmi ise ulusal iklim taahhütleriyle sahadaki uygulama arasındaki farkın politika ortamından kaynaklandığını söyledi.

“Sonuçta mesele politika ortamı; politikayı nasıl belirlediğimiz ve bu politikanın içindeki ve etrafındaki fiyatlar, kurallar ve teşvikler” diyen Özesmi, Good4Trust'taki ekolojik üreticilerin karşılaştığı rekabet koşullarını örnek gösterdi:

“Good4Trust’ta ekolojik çiftçiler günün sonunda konvansiyonel çiftçilerle rekabet ediyor. Konvansiyonel çiftçilerin bütün o sübvansiyonları var ve devasa ölçekte üretim yapabiliyorlar, bütün maliyetlerini çevreye ve bize dışsallaştırarak.”

Ekolojik üretimde ise maliyetlerin doğrudan ürün fiyatına yansıdığını söyleyen Özesmi, “Ekolojik çiftçi bunu biyodinamik yöntemle, organik yöntemle yapmak zorunda. Bu daha pahalıya geliyor. Ama topluma maliyete baktığınızda durum farklı. Biz bu maliyetleri hesaba katmıyoruz. Hesaba katmadığımız için de piyasadaki fiyat aslında yanlış. Burada gördüğümüz fiyat yanlış fiyat” dedi.

“Kömüre 60 dolar öderken toplum ve iklim olarak 100 dolar kaybediyorsunuz”

Özesmi, Gerze’de planlanan kömürlü termik santral yatırımından vazgeçilmesini de uzun vadeli öngörünün önemine örnek gösterdi.

“Tuncay Özilhan yıllar, yıllar önce Gerze kömürlü termik santraline girmeme yönünde büyük bir karar aldı. Girmedi. Onun sayesinde o yatırımın iklim değişikliği üzerindeki etkilerini görmüyoruz, çünkü o yatırım hiç gerçekleşmedi” diyen Özesmi, “Peki neden gerçekleşmedi? Çünkü biraz öngörümüz vardı. Ama bugün bütün enerji yatırımcılarında bu öngörü yok” ifadelerini kullandı.

Fosil yakıtların piyasa fiyatının toplumsal ve çevresel maliyetlerini içermediğini savunan Özesmi, “Mesela piyasada kömür sattığınızda fiyatı 60 dolar. Ama topluma gerçek maliyetine bakarsanız 100 dolar. Yani esasen kömür yatırımına 60 dolar öderken toplum ve iklim olarak 100 dolar kaybediyorsunuz. Buradaki politika açığını görüyorsunuz” dedi.

Özesmi, fosil yakıtların insan sağlığı ve güvenliği üzerindeki maliyetlerinin de hesaba katılması gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

“Soma’ya kömür sağlayan madenlerde ne oldu? Kömür madenindeki bir göçükte beş işçi öldü. O hayatların değeri nedir? Güneş enerjisi yüzünden ölen birini hiç gördünüz mü? İşte açık bu, politika açığı bu.”

Gernot Wagner, emisyon azaltımını hızlandırmak için kamu kaynaklarının özel sektör yatırımlarındaki riski azaltacak şekilde kullanılması gerektiğini söyledi. Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Uygar Özesmi ise çevresel ve toplumsal maliyetlerin ürün fiyatlarına yansıtılması gerektiğini belirterek KOBİ’lerin kendi enerjilerini üretmelerinin vergi teşvikleriyle desteklenmesini önerdi.

Yeşil dönüşümün üç kaynağı

Oksijen Yazarı Güzem Yılmaz Ertem’in karbon fiyatı, sübvansiyon ve düzenleme arasında hangi politika aracını tercih edeceği ve yatırımların başlangıç riskinin nasıl paylaşılması gerektiği sorusunu yanıtlayan Wagner, finansmanın üç temel kaynağı olduğunu söyledi:

“Dünyada yalnızca üç para kaynağı var: Hissedarlar, enerji sektöründe elektriğin ve enerjinin bedelini ödeyen aboneler ve vergi mükellefleri. Bunların nasıl bir araya getirileceği elbette siyasettir.”

İklim yatırımlarında asıl hedefin özel maliyetlerle toplumsal maliyetleri birbirine yaklaştırmak olduğunu belirten Wagner, “Oyunun adı doğru türden yatırımları teşvik etmekse, yani dışsallığı içselleştirmek, kişisel maliyetlerin toplumsal maliyetlere, faydaların da toplumsal faydalara daha yakın olmasını sağlamaksa, sınırlı vergi mükellefi parasını akıllıca harcayıp kaldıraç olarak kullanmalıyız” dedi.

“Hükümetlerin yapamayacağını özel yatırım yapabilir”

Kamu kaynaklarının küresel ölçekte ihtiyaç duyulan yatırımları tek başına karşılayamayacağını vurgulayan Wagner, “Sanayicilerin, varlık yöneticilerinin, varlık sahiplerinin, küresel ölçekte milyarlarca, trilyonlarca doları yönlendirenlerin muazzam yatırımlarını teşvik edip hızla büyütmek gerekiyor. Hükümetler bunu asla tek başına yapamaz” diye konuştu.

Bunun için kullanılabilecek somut araçlardan birinin sübvansiyonlu krediler olduğunu söyleyen Wagner, “İlk zararı üstlenen, türünün ilk örneği olan yatırımı ve yeni teknolojiyi daha az riskli hale getiren sübvansiyonlu krediler” dedi.

Wagner, “Oyunun adı yine özel yatırım; özel yatırımı doğru yöne itecek teşvikler” ifadelerini kullandı.

Kamunun özellikle yeni teknolojilerin ilk aşamalarındaki riski üstlenmesi gerektiğini belirten Wagner, “Hükümetler ve vergi mükellefleri için oyunun adı, türünün ilk örneği olan yatırımların riskini azaltmak, öğrenme eğrisini tırmanmak, maliyet eğrisinden aşağı kaymak ve sonunda piyasa güçlerinin devralıp her şeyi kendi başlarına yapmasını sağlamak” dedi.

"Ekolojik üretimle yıkıcı üretim arasında eşit rekabet koşulları yaratılmalı"

Ertem’in “üreten tüketici” ekonomisinde ekolojik üreticilerin geleneksel üreticilerle rekabet edebilmesi için teşviklerin ve fiyat sinyallerinin nasıl değişmesi gerektiği sorusuna Özesmi, “Yine politika ortamı ve gerçekten eşit rekabet koşulları yaratmak” yanıtını verdi.

Çevresel ve sosyal maliyetlerin fiyatlara dahil edilmesi gerektiğini vurgulayan Özesmi, “Piyasada ekolojik ve sosyal açıdan adil üretimin fiyatının, yıkıcı olanlarla aşağı yukarı aynı, hatta aslında daha düşük olmasını sağlamanız gerekiyor. Bunun için vergiyi de buna göre koymanız lazım” dedi.

Dijitalleşmenin üretimin çevresel maliyetlerini ölçmeyi kolaylaştırdığını belirten Özesmi, “Şu anda dijital çağda yaşıyoruz, neredeyse her şeyi ölçebiliyoruz. Bir üretim yönteminin dışsallıklarının ve bunların maliyetinin ne olduğunu biliyoruz. O halde ona göre vergilendirin” diye konuştu.

Türkiye’de yayıncılıktaki vergi politikasını örnek gösteren Özesmi, “Türkiye’de yayıncılıkta KDV sıfır. Bir kitap yayımlıyorsanız KDV ödemiyorsunuz. Bu, yayıncılığın ve öğrenmenin toplumda teşvik edilmesi için alınmış doğru bir karardı. Harika. Aynı şeyi bütün sektörlerde yapalım” dedi.

Özesmi: KOBİ’lerin kendi enerjilerini sıfır KDV’yle üretmesinin önünü açın

“Üreten tüketici” modelinin enerji sektörüne de uygulanabileceğini belirten Özesmi, bireylerin, kooperatiflerin ve KOBİ’lerin kendi elektriklerini üretmelerinin kolaylaştırılmasını istedi.

“Kendi enerjinizi çatınızda ya da bahçenizde üretiyorsunuz. Ya da bir kooperatifsiniz; kooperatif olarak kendi enerjinizi üretebilirsiniz. Bir KOBİ’siniz. Türkiye ekonomisi KOBİ’lerle dönüyor” diyen Özesmi, “3 milyondan fazla KOBİ’miz var ve bütün ekonominin yüzde 60’ını oluşturuyorlar. O halde KOBİ’lerin kendi enerjilerini sıfır KDV’yle üretmesinin önünü açın” ifadelerini kullandı.

Özesmi, böyle bir teşvikin yaratabileceği etkiyi, “Görün bakın. O zaman o düzeyde nasıl bir dönüşüm, nasıl bir uygulama yaşandığını göreceksiniz” sözleriyle anlattı.

“Neyi finanse ettiğimiz de önemli”

Finans kuruluşlarının yatırım tercihlerini de dönüşümün önemli araçlarından biri olarak gösteren Özesmi, “Bir diğeri finans. Neyi finanse ettiğimiz” dedi.

Avrupa’daki bazı bankaların finansman politikalarını örnek veren Özesmi, “Triodos Bank ya da GLS Bank gibi bankalar, ‘Yalnızca yenilenebilir olanı, rejeneratif olanı ve topluma faydalı olanı finanse edeceğiz’ diye karar veriyorlar” ifadelerini kullandı.

Özesmi, “Bu aktif bir dönüşüm kararı. Dolayısıyla bunu gerçekleştirmek için doğru finansmanı sağlamamız gerekiyor” dedi.

Wagner ilim krizinin yarattığı belirsizliğe dikkat çekti

Gernot Wagner, iklim değişikliğinin Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler açısından yatırım ortamındaki risk ve belirsizliği artırdığını belirterek, elektrifikasyonun fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmanın enflasyonist etkilerine karşı önemli bir araç olduğunu söyledi. Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Uygar Özesmi ise COP31 sonrasında bireyler, kooperatifler ve KOBİ’lerin kendi enerjilerini üretip satabilmelerinin önünün açılmasını istedi.

İklim değişikliğinin ekonomik maliyetinin önemli bir bölümünün yarattığı belirsizlikten kaynaklandığını söyleyen Wagner, enflasyon hesaplamalarını örnek gösterdi:

“Ekonomistler enflasyonu ölçerken bazen gıdayı ve yakıtı dışarıda bırakır. ABD Merkez Bankası faiz oranlarını enflasyon göstergelerine dayanarak belirlerken bunu çoğunlukla gıda ve yakıtı dışarıda bırakan çekirdek enflasyona göre yapar. Neden? Çünkü fazla öngörülemez, dalgalanıyor.”

Jeopolitik gelişmelerin enerji üzerinden ekonominin geri kalanına hızla yayıldığını belirten Wagner, “28 Şubat’ta bir şey oluyor, yakıt fiyatları yükseliyor, bunun sonucunda gıda fiyatları yükseliyor ve işler çok öngörülemez hale geliyor” dedi.

Ancak tüketicilerin bu kalemleri hayatlarından çıkaramadıklarına dikkat çeken Wagner, “Geri kalanımız, tüketiciler, üreten tüketiciler, kim olursa olsun, yani gerçek dünyada yaşayanlar bu dalgalanmaları bizzat yaşıyor” diye konuştu.

Wagner, “Maliyetli olan risk, belirsizlik, öngörülemezlik; hem de birden fazla açıdan. İklim değişikliği neden bu kadar maliyetli? Çünkü işleri daha öngörülemez, daha riskli, daha belirsiz hale getiriyor. Çoğu zaman ölçülemeyecek derecede” ifadelerini kullandı.

“Elektrifikasyon fosil enflasyonuna bir cevap”

Türkiye açısından da büyük resme bakılması gerektiğini belirten Wagner, çözüm yollarından birinin elektrifikasyon olduğunu söyledi:

“Aslında daha iyi bir yol var. Elektrifikasyondan burada daha önce defalarca söz edildi; bu Antalya için bir hedef, dünya için bir hedef. Elektrifikasyon fosil enflasyonuna, yani dalgalanan fosil yakıt fiyatlarından kaynaklanan enflasyona bir cevap.”

Özesmi: Bireylerin kendi enerjilerini üretip satmasının önünü açın

Ertem’in COP31’den beklentisini sorduğu Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Uygar Özesmi ise tek bir somut uygulama önerisini öne çıkardı:

“Benim beklentim elbette zirve sonrası uygulama. Uygulamada görmek istediğim tek bir şeyi soruyorsanız, aslında hayata geçirilmesi çok kolay. Enerji Bakanlığı EPDK ile birlikte bireylerin, kooperatiflerin ve KOBİ’lerin kendi enerjilerini üretip serbestçe satabilmesinin önünü açmaya karar verir.”

Bunun ölçülebilir bir politika hedefine dönüştürülebileceğini belirten Özesmi, “Sonra da uygulamayı her çeyrekte ölçerler. Bireylerin, kooperatiflerin ve KOBİ’lerin ürettiği enerjinin payı çeyreklik bazda ne kadar arttı? Ve büyük bir değişim göreceksiniz” dedi.

Almanya’daki enerji kooperatiflerini örnek gösteren Özesmi, “Almanya’da binden fazla enerji kooperatifi var. Bireyler ve kooperatifler yenilenebilir enerjiye toplamda sanırım 3,9 milyar dolar civarında yatırım yapmış” diye konuştu.

Dönüşümün alım garantili tarifelerle başladığını belirten Özesmi, “Orada yapılan şey esasen alım garantili bir tarife, yani feed-in tarifesi uygulamaktı. Altmış ülke bu yüksek feed-in tarifesi mekanizmasını kopyaladı. Bütün dönüşümü başlatan da buydu. Peki neden biz de aynısını yapmıyoruz, Türkiye için aynı uygulama hedeflerini koymuyoruz?” dedi.

“Bütün faydayı birkaç büyük şirket almamalı”

Enerji dönüşümünün mülkiyet yapısını da değiştirmesi gerektiğini savunan Özesmi, “Aksi takdirde mülkiyet yapısı değişmez. Yine kâr etkiden önce gelir. Güçlenen kooperatifler ve bireyler olmaz; sonunda bütün faydayı birkaç büyük şirket alır” ifadelerini kullandı.

Bireysel tasarrufların yenilenebilir enerji yatırımlarına yönlendirilebileceğini belirten Özesmi, “Neden insanların paralarını borsaya değil de somut yenilenebilir enerji projelerine yatırmalarına izin vermiyoruz ki bu projeler ortaya çıksın? Bence uygulama açısından beklediğimiz şey bu” dedi.

Wagner: Antalya’dan sonra mesele ülke içinde uygulama

COP31’den beklentilerini anlatan Wagner de uluslararası taahhütlerin ulusal ve yerel politikalara dönüşmesinin önemini vurguladı.

“Günün sonunda mesele ülke içinde uygulama. İklim müzakerelerinin ötesine geçip Antalya’dan, taahhütlerden fiili uygulamaya baktığımızda mesele ülke düzeyindeki, yerel düzeydeki kuralların, düzenlemelerin ve fiyatların doğru yönü göstermesi.”

COP31’de gündeme gelmesi beklenen küresel elektrifikasyon hedefine değinen Wagner, “Küresel elektrifikasyon hedefi, 2035’e kadar nihai enerji tüketiminin yüzde 35’inin elektrikten karşılanması. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre şu anda yüzde 23’teyiz” dedi.

Ancak elektriğin verimlilik avantajı nedeniyle bu oranın tek başına bütün tabloyu göstermediğini belirten Wagner, şöyle devam etti:

“Bu yüzde 23, faydalı enerjinin yüzde 40’ını üretiyor. Neden? Çünkü ısı pompaları doğalgaz kazanlarından o oranda daha verimli. Çünkü elektrikli araçlar, elektrik motorları içten yanmalı motorlardan o kadar daha verimli. Yani o yüzde 23’ten faydalı işin yüzde 40’ını şimdiden elde ediyoruz.”

Bunun yüzde 35 hedefinin şimdiden yakalandığı anlamına gelmediğinin altını çizen Wagner, “Hiç de değil. Yüzde 23’ü yüzde 35’e çıkarmamız gerekiyor” dedi.

Wagner, COP31 sonrasında dönüşümün enerji ve ulaşımın ötesine taşınması gerektiğini belirterek, “Gidilecek yol elektrifikasyon; sadece elektrik sektöründe değil, sadece ulaşımda değil, sanayide, çelik ve çimento üretiminde de. Burada çok daha büyük bir teşvik var. Neden? Fizik yüzünden, kimya yüzünden” diye konuştu.

Oksijen Yazarı Güzem Yılmaz Ertem’in ABD’deki siyasi gelişmelerin iklim politikalarına etkisine ilişkin sorusunu yanıtlayan Wagner, ABD’nin COP31 müzakerelerinde resmi olarak yer almayacağını belirterek, Trump yönetiminin katılımına ilişkin eleştirel bir değerlendirmede bulundu:

“ABD resmi olarak Antalya’da olmayacak iki üç ülkeden biri. Müzakerelerden çekildi. Bu arada bu iyi bir haber, çünkü orada bir Trump heyetinin yapacağı tek şey her şeyi bloke etmek olurdu. Bırakın geri kalanımız aklı başında bir sohbet yapsın.”

“Texas neden California’yı geçiyor?”

ABD’deki enerji dönüşümünü değerlendirmek için Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu Texas’a bakılması gerektiğini söyleyen Wagner, “Belki en uç örnek olarak, ABD’de ilerici politikalarıyla pek tanınmayan Texas’a bakalım. Koyu kırmızı, Cumhuriyetçi bir eyalet” dedi.

Texas’ın güneş enerjisinde ulaştığı noktaya dikkat çeken Wagner, “Texas, Ekim 2024’te toplam güneş fotovoltaik kurulumunda California’yı geçti ve artık geri dönüşü yok” diye konuştu.

California’nın güneş enerjisindeki öncü konumunda eski Vali Arnold Schwarzenegger döneminde uygulanan politikaların etkili olduğunu belirten Wagner, “Schwarzenegger 2010 civarında bütün doğru yasaları imzalayıp yürürlüğe koydu ve California o zamandan beri istikrarlı biçimde yükseliyor” dedi.

Texas’taki yükselişin ise farklı bir dinamiğe dayandığını söyleyen Wagner, “Texas neden California’yı geçiyor? Çünkü güneş fotovoltaik dünyadaki en ucuz, en kârlı elektrik kaynaklarından biri” ifadelerini kullandı.

“Bazı teknolojilerde oyunun adı yoldan çekilmek”

Güneş enerjisindeki dönüşümün iklim politikalarından bağımsız olarak ekonomik bir dinamik kazandığını savunan Wagner, “Bunların hiçbiri ilerici, iklim yanlısı politikalar sayesinde değil; iklim teknolojileri zamanla daha iyi ve daha ucuz olabilen teknolojiler olduğu için. Güneş fotovoltaik bu eşiği çoktan aştı” dedi.

Wagner, “Bazı teknolojiler için, hepsi için değil, oyunun adı yoldan çekilmek” diye konuştu.

Trump yönetiminin güneş enerjisinin önüne de engeller çıkardığını savunan Wagner, buna rağmen piyasa dinamiklerinin dönüşümü sürükleyebildiğini söyledi:

“Trump yönetimi güneş fotovoltaiğin de önünde duruyor ve bu bir sorun. Ama bazen politika gerekmiyor. Güneş fotovoltaik Texas gibi koyu Cumhuriyetçi bir eyalette bile, hatta belki özellikle orada gelişebiliyor.”

Özesmi: Fosil yakıt tüketimi hâlâ her yıl artıyor

Tüketim Ekonomisi Derneği Başkanı Uygar Özesmi ise COP31’den çıkması gerektiğini düşündüğü başlıklardan birinin fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesi olduğunu söyledi.

“Çıkması gereken bir başka şey de fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesi. Ne yazık ki çıkmayacak ama çıkmak zorunda” diyen Özesmi, yenilenebilir enerji kapasitesindeki artışa rağmen küresel fosil yakıt tüketiminin yükselmeye devam ettiğine dikkat çekti.

“Fosil yakıtlar hiçbir yere kaybolmuyor. Dünyada toplam fosil yakıt tüketimimizi hâlâ her yıl artırıyoruz. Güneş enerjisini artırıyor olabiliriz, güneş enerjisi çok ucuz. Ama fosil yakıt tüketimimizi de o düzeyde artırmaya devam edersek, bahsettiğimiz felaketler de artacak.”

Özesmi, iklim kaynaklı afetlerdeki artışın ekonomik sistem üzerinde ciddi riskler yaratacağını savunarak, “İklim riskleriyle birlikte felaketler böyle sürekli artarsa bugün bildiğimiz haliyle ekonominin çöküşünü göreceğiz” dedi.

Fosil yakıtlardan çıkışı ekonomik istikrar açısından da gerekli gördüğünü belirten Özesmi, “Ekonomiyi istikrara kavuşturmanın ve bir geleceğe sahip olmanın tek yolu fosil yakıtları aşamalı olarak terk etmek. Başka yolu yok” ifadelerini kullandı.