18 Nisan 2026, Cumartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 09.04.2026 17:22 | Son Güncelleme: 09.04.2026 18:45

İmamoğlu'nun danışmanı Necati Özkan, İBB davasında savunma yaptı: "Sanık haline getirilmemin nedeni işimi hakkıyla yapmam"

İBB davasının 19. gününde Ekrem İmamoğlu'nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan savunma yaptı. Özkan, "Huzurdaki davada sanık haline getirilmemin nedeni çok belli: Yaptığım işi hakkıyla yapmak" dedi
İmamoğlu'nun danışmanı Necati Özkan, İBB davasında savunma yaptı: "Sanık haline getirilmemin nedeni işimi hakkıyla yapmam"
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Tutuklandıktan sonra görevinden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da aralarında bulunduğu İBB davası 19. gününde de devam etti. Duruşmada bugün İmamoğlu’nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan'ın savunması alındı. Özkan savunmasında "387 gündür suçsuz, günahsız, delilsiz ve ispatsız şekilde bugünü bekliyorum" dedi. Vatandaşlık haklarından mahrum bırakıldığını ifade eden Özkan işine, özgürlüğüne, ailesine ve hayatına yeniden kavuşmak istediğini dile getirdi. Özkan, mahkeme başkanına yönelik "Ben bütün bu süreçte hukuk dışı ve ayrımcı pek çok muameleye maruz kaldım" diye konuştu.

"387 gündür suçsuz, günahsız, delilsiz ve ispatsız şekilde bugünü bekliyorum"

Özkan'ın savunmasının tamamı şu şekilde:

Mahkeme Başkanı: Evet Necati Bey, iddianame kapsamında hakkınızda 4 ve 13 nolu eylemlerden suç istinadı bulunuyor. İddianameyi tebliğ aldınız, suçlamayı biliyorsunuz.

Necati Özkan: Evet başkanım, savunmam hazır halde bekliyoruz. Başkanım, bu süreçte mübaşir beyin emeğini rica edeceğim; çünkü hem size çeşitli belgeler vereceğim hem de çeşitli görseller göstereceğim. İnşallah tahliye olursak ve siz de izin verirseniz bir gün bir tepsi baklavayla gelir, emeklerinin karşılığını öderiz. Sayın başkan, sayın iddia makamı; bugün 387 gün. Ben tam 387 gündür bugünü bekliyorum. Çünkü ilk defa kendimizi ifade edebileceğimiz bir ortamdayız. Sabrınızı rica edeceğim, dikkatinizi rica edeceğim; çünkü çok yorgunsunuz biliyorum. Hem çok sayıda sanık var hem çok sayıda detay var ve herkes haklı olarak uzun uzun savunmasını yapıyor. Ben de bu yüzden biraz uzunca bir savunma yapacağım. Sabır ve metanetle, aslında adalete olan saygıyla bugünü bekliyorum ben. Ve bu 387 gündür suçsuz, günahsız, delilsiz ve ispatsız şekilde bugünü bekliyorum. Tam 387 gündür vatandaşlık haklarından mahrum bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kendimi ifade edebilmek istiyorum. İşime, özgürlüğüme, aileme ve hayatıma yeniden kavuşabilmek adına aslında bugünü bekliyorum.

"450 kişiden sadece 37 kişiyi tanıyorum"

19 Mart günü başlayan operasyon ve bunlardan sonra anladığım kadarıyla soruşturmaya 800 insandan fazla —826 saydım ben— 826 kişi dâhil edilmiş. Bunlardan 450 kişi iddianame kapsamında sanık haline getirilmiş. Bu 450 kişiden sadece 37 kişiyi tanıyorum. O yüzden de 13. eylem boyunca ifade veren herkese tek tek sordum ki mahkeme bu fotoğrafı en azından ben daha başlamadan önce görebilsin diye. Bu 37 kişiden üçünü, gazeteci olduğum için meslek hayatım boyunca Karadeniz'den dolayı tanıyorum. Beşini, seçilmiş siyasetçi oldukları için hayat boyu onları izlediğim ve takip ettiğim için tanıyorum. Altı kişiyi iş dünyasından dolayı tanıyorum. Geriye 23 kişi kalıyor; bu 23 kişi de İBB'nin ya üst yönetimindeler ya da iletişim birimindeler. Geri kalan hiç kimseyi hayatım boyunca tanımadım, görmedim. Telefon irtibatım ya da e-posta veya herhangi bir vasıtayla herhangi bir irtibatım olmadı. Bunun özellikle, bu verilerin altını çiziyorum; çünkü iddianamede çok sıkça bahsediliyor. Atılı suçların vasıf ve mahiyetine ilişkin konulardan bahsediyorum; ben de savunmamı aslında buradan kurmak istiyorum.

"Yaptığım yegane iş, İmamoğlu'nun seçim kampanyasına dışarıdan hizmet vermek"

Biraz önce söylediğiniz gibi bana üç suç burada atılıyor: “Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak”, “Rüşvete aracılık etmek” ve “Eylem 13'teki kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi, verilmesi ya da ele geçirilmesi.” Bu 3 konu. Ana savunmama başlamadan önce şu konunun altını özellikle çizmek istiyorum: Benim İBB'de herhangi bir kadrom, herhangi bir unvanım, herhangi bir sorumluluğum yok. Hiç olmadı. Beylikdüzü Belediyesi'nde de olmadı, İBB'nin iştirak şirketlerinde de olmadı. Ben bir kamu çalışanı değilim. En azından 1984'ten bu yana kamu çalışanı değilim; öncesinde kamu çalışanıydım, anlatacağım. Dolayısıyla imza yetkim yok, herhangi bir ihaleye karışmışlığım yok. İleride de söyleyeceğim; tek bir ihalesine bile girmişliğim yok ne İBB'nin ne iştirak şirketlerinin ne de Beylikdüzü Belediyesi'nin. Benim yaptığım yegane iş, Sayın Ekrem İmamoğlu'nun seçim kampanyasına dışarıdan hizmet vermek; ona dışarıdan yardım etmek. Bunları durumu netleştirmek için söyledim. Yoksa burada bulunan ya da bulunmayan sanıkların İBB çalışanı olmasıyla doğrudan bir şey ilişkilendirebileceğimi ima etmek amacıyla söylemiyorum. Sadece kendi durumumu netleştirmek amacıyla size söylüyorum.

"Meseleyi anlasınlar diye ayda bir dilekçe göndermeye başladım"

Sayın Başkan; kollukta, savcılıkta ve sulh ceza hakimliğinde verdiğim ifadelerde bütün detayları anlattım. Ben Ekrem İmamoğlu'nun 30 Mart 2014 Beylikdüzü Belediye Başkanlığı seçimlerinin kampanyasını yürüttüm. Arkasından 31 Mart 2019 seçim kampanyasını yürüttüm. Arkasından 23 Haziran 2019 seçim kampanyasını yürüttüm ve nihayetinde 31 Mart 2024 seçim kampanyasını yürüttüm. Sayın İmamoğlu cumhurbaşkanlığı için partisinin içerisinde bir yarışa girdiğinde o kampanya hazırlıklarına da biz başlamıştık; arkasından başımıza gelenleri biliyorsunuz. Bütün bu çalıştığım süre boyunca yaptığım işi Sayın Başkanım, Cumhuriyet Halk Partisi'ne yaptım. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi ile yaptığım sözleşmeleri ya da İstanbul İl Başkanlığı ile yaptığım sözleşmeleri dosyanıza ibraz ettim. İçeride tutukluyken verdiğim ilk dilekçe buydu. Şunu düşündüm; yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başı çok kalabalık, çok büyük bir operasyonla uğraşıyorlar, onlara yardımcı olayım. Meseleyi anlasınlar diye ben Kandıra 2 No'lu F Tipi Cezaevi'nden itibaren neredeyse ayda bir dilekçe göndermeye başladım.

Sonradan bir televizyon kanalında Profesör Doktor Ersan Şen'i dinlerken —iki hafta önceydi— şöyle bir şey söyledi: "Ya," dedi, "sanıklar içerideyken otururlar, akıllarına bir şey gelir, yazarlar dilekçe. Kimse de ona bakmaz." O bunu söylediği için bugün aslında yanımda bazı şeyleri getirdim; bir kısmını size tekrar tekrar vereceğim Sayın Başkanım. Bu davada 1+1 eylemden dolayı sorumlu tutuluyorum. Aslında 1+1 değil, yarım+0. 13. eylemin neden 0 olduğunu ayrıntılarıyla anlatacağım, zaten buna başladım. 4. eylemin neden yarım olduğunu da söyleyeceğim; çünkü 4. eylemde illiyet bağı diyebileceğimiz bir şey var, en azından etkin pişmanlıktan yararlanan 1 kişinin ifadesi mevcut. Onun dışında o da yok. Sayın savcılık ve iddia makamı, sonuç kısmında benden bir parça bahsediyor ancak dosyanın ortasında hiçbir yerde yokum. Bunlara geleceğim efendim.

"Hem Türkiye'deki milyonlarca vatandaş hem de dünya buradan bir adalet bekliyor"

Tarafıma isnat edilmiş olan iddiaların mesnetsizliği, soyutluğu ve delilden yoksunluğuna geçmeden önce; sayın mahkemenizin vereceği kararların tarih olacağını, tüm milletin ve dost düşman tüm dünyanın bu kararları beklediğini vurgulamak isterim. Umulan ve beklenen, kararlarınızın adalet dağıtımı yönünde olmasıdır. Hem Türkiye'deki milyonlarca vatandaş hem de dünya buradan bir adalet bekliyor. Türkiye Cumhuriyeti yargı sisteminin çok önemli ve istisnai bir organı olan bu mahkemenin; binlerce sayfadan oluşan iddianameyi, on binlerce sayfadan oluşan ekleri, bizlerin ek olarak sunduğu yeni belgeleri ve burada ifade veren yüzlerce insanın beyanlarını dikkatle dinlemesi çok kritiktir. Meseleyi detaylıca anlamanız ve ondan sonra bir hüküm kurmanız, 100. yılını geride bıraktığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünü ve geleceği için çok ama çok önemli olacaktır. 85 milyon vatandaş bu salondan adalet bekliyor.

Ancak mahkeme kararları tek başına adaleti tesis edemezler. Çünkü adalet dediğimiz kavram, sürecin tamamıyla ilgilidir. Daha yargılama başlamadan, soruşturma evresinden itibaren işler doğru, düzgün ve hukuka uygun yapılıyorsa orada adaletten bahsedebiliriz. Bu da yetmez Sayın Başkanım; toplumun büyük çoğunluğunun orada adalet olduğuna ikna olması lazım. Adil soruşturma ve yargılamaya tam riayet edilmelidir. İlk gün bu mahkeme salonunda her iki tarafta bulunan avukatlar özellikle usul meselesini gündeme getirdiler. Siz tabii kendi bildiğiniz gibi davrandınız ki bu sizin hakkınız; ama bunun söylenme nedenini gittikçe daha iyi anlıyorum: Usul, adaletin temelidir. Hukukta "Usul esastan gelir" derken tam da bu kastedilir. Sağlık Bakanlığımızın da en temel birinci prensiplerinden biri budur.

"Twitter'da kendisine gazeteci diyen bir beyefendi var"

Sayın başkanım, ne yazık ki geride bıraktığımız 1 yıldan uzun süre boyunca bu davada usul adaletinin gereği olan pek çok konuya riayet edilmedi. Dosya size gelmeden önce, şahsen ben bütün bu süreçte hukuk dışı ve ayrımcı pek çok muameleye maruz kaldım. Bunlardan bazı örnekler göstermek istiyorum. Mümkünse 1. ve 2. görseli sırayla gösterelim; dün verilmişti. Bu birinci örnek Sayın Başkanım. Toplam 11 tane örnek göstereceğim ya da söyleyeceğim. Görsel dil bu Sayın Başkanım. Twitter'da kendisine gazeteci diyen bir beyefendi var; Emre Erciş. Tarihe dikkatinizi çekiyorum, en altta yazıyor: 29 Ocak 2025. Beyefendi bir liste yayınlıyor. Anladığım kadarıyla Ekrem İmamoğlu ile ya da onun hesaplarını kullanan birileriyle bir atışma yaşıyor ve bir liste paylaşıyor: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Murat Ongun, Tuncay Yılmaz vesaire... Bu davadaki hemen her tutuklu —ya da o an tutuklu olmayan bir kişi— o listede var. Sayın Başkanım, bu tek bir örnek değil. Bu, Kasım 2024 tarihinden itibaren gördüğümüz yüzlerce trol tweetinden sadece biri. Sadece Twitter'da da değil, hemen her platformda buna benzer pek çok içerik gördük.

"O toplantıyı Ekrem Bey kendi sosyal medyasında paylaşmıştı"

Şimdi, sosyal medyada başlatılan bu saldırıyla ve yaklaşmakta olan bir operasyonda tutuklanacağımıza dair iddialarla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurduk. 2 numaralı görseli de gösterelim lütfen. Görsel 2'de "Heybedeki turplar" deniliyor. Tarihe bakın; bu, Ekrem Bey ile Beylikdüzü Belediyesi'nde yaptığımız bir toplantı fotoğrafı. O toplantıyı Ekrem Bey kendi sosyal medyasında paylaşmıştı. O tarihten beri bu fotoğraf, troller tarafından defalarca kullanıldı. Operasyona yaklaşıldığı günlerde, yani 29 Ocak tarihinde, bu arkadaşımız "Heybedeki turplar" diye yeniden ilan yapıyor. İkinci örnek; Sayın Başkanım, 19 Mart 2025 tarihinde gözaltına alınırken gerekçe gösterilen suçların hiçbirisi katalog suç değil. Dolayısıyla katalog suç olmayan durumlarda devlet ve yargı sistemi; bir mahkeme kararı yoksa malınıza mülkünüze el koyamaz, çünkü henüz suçlu değilsiniz. Ancak terör suçu gibi katalog suçlarda bu olabilir. Bizimle ilgili ise sadece bir mali suç şüphesinden bahsediliyor.

"Vatan Emniyet'e gittiğimde televizyonlar 'Necati Özkan tutuklandı' diye yazmaya başlamıştı bile"

19 Mart 2025 tarihinden 2 hafta önce cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesaj Beşiktaş İmar Müdürlüğü'nden geliyor ve "Mülkünüze ilişkin işlem yapılmaktadır" diyor ancak nedenini söylemiyor. Önce bir sahtekarlık durumu olduğunu düşünüp inanamadım. Avukatım Sayın Altan Demir'e "Altan, şuna bir bakar mısın? Galiba bir sahtekarlık işi, bir araştırır mısın?" dedim. Araştırdı ve "Evet, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir operasyon başlatmış, bu yüzden şerh koymuşlar" dedi. Ben iletişimciyim Sayın Başkanım. Dedim ki: "O zaman hemen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gidelim, konu neyse anlayalım ve ifademizi verelim." Gittik ama 7. kat kapı duvar, geçemiyorsunuz. Bununla ilgili zaten 3 kez dilekçe verdik. "Ben buradayım, ifade vermek istiyorum, lütfen bizi içeri alın" dedim ama alınmadık. Arkasından sabah operasyonuyla gözaltına alındık. Vatan Emniyet'e gittiğimde saat henüz 06:00 olmamıştı ama televizyonlar "Necati Özkan tutuklandı" diye yazmaya başlamıştı bile. Dolayısıyla bu, daha iş başlarken bizim için yapılan bir başka usulsüzlük örneğiydi.

"Tarlalardan her birini 5 bin liraya satabilirim"

Tüm banka hesaplarıma ve tüm gayrimenkullerime el konuldu. Şimdi size tapu kaydından çıkarılan listeyi vereceğim Sayın Mübaşir. Efendim, orada 20 tane gayrimenkul var. Bu 20 gayrimenkulün 17'si dedelerimin dedesinden kalma mirastır; yani nesiller boyu bize intikal etmiştir. Ayrıca MASAK raporu var; rapor diyor ki: "Necati Özkan'ın bu tarlalardaki hissesi %2,85'tir." Yani o tarlalarda benim mülküm sadece %2,85 oranındadır. Geri kalan kısımlar 100'e yakın akrabamla ortak olduğum köy tarlalarıdır. Ekonomik bir değerleri yok. Bugün benim buradaki bu 17 tarlanın tamamını, eğer sayın iddia makamından herhangi biri ya da herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı satın almak isterse, her birini 5.000 liradan satabilirim; satışa hazırım. Hikaye bu. Orada babamdan kalma 2 tane daha mülk var; Ankara'daki 2 küçük arsa. Biri 300 metrekare, diğeri 150 küsur metrekare. Orada da benim hisselerim %14 ve %12'dir. Gerçekten tek bir mülk var, o da Akmerkez’deki ofisim. Akmerkez E Blok 6. katta bulunuyor. Bu ofisi 2006'da şirketim adına satın aldım. Emin olun, kimden satın aldım? Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nden satın aldım.

"Ekonomi nezle olsa, reklam sektörü beyin ameliyatı geçirir"

Dolayısıyla, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdiğim ilk dilekçede de bunu bütün belgelerle beraber anlatıyorum. Diyorum ki: "Ben Sayın Ekrem İmamoğlu ile tanışmadan 12 yıl önce, buradaki tek gayrimenkulümü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nden satın aldım." Bütün evrakını da koydum; nasıl teklif vermişiz, süreç nasıl ilerlemiş, bankadan nasıl ödemişiz, hepsi mevcut. Bunun dışında başka hiçbir gayrimenkulüm yok. 2006'dan bu yana aldığım başka gayrimenkuller oldu ama onları aldım ve sattım. Çünkü Türkiye ekonomisi, özellikle reklam sektörü için çok zor bir ekonomidir. Ekonomi nezle olsa, reklam sektörü beyin ameliyatı geçirir; öyle bir durumdur. Dolayısıyla işi nakit olarak sürdürebilmeniz için bir şekilde sağlam olmanız lazım. Elinizdeki belgede, Akmerkez'deki ofisin 2009'da şahsıma geçtiğini göreceksiniz. Bunun sebebi şudur: 2006'da şirket adına satın almıştım ancak 2008'de büyük bir dünya krizi oldu. Şirketin finansmana ihtiyacı olunca, mülkü şirketten şahsım adına satın aldım ve böylece şirketin içine finansman eklemiş oldum.

Üçüncü örnek Sayın başkanım: Defalarca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gidip "Biz buradayız, meseleyi öğrenelim, size yardım edelim" diyoruz; ancak kalemi dahi geçemiyorsunuz. Bize sadece "Gizlilik kararı var, bekleyeceksiniz" diyorlar. Dördüncü örnek; bu durumu öğrendikten sonra Başsavcılığın bizi belli bir gün sonra çağıracağını ya da gazetelerde ısrarla bahsedilen o operasyon ihtimalinin gerçekleşeceğini beklemeye başladık. Bu süreçte, eşim ve oğlumdan habersiz şekilde oturduğum sitenin güvenliğine gittim. Dedim ki: "Arkadaşlar böyle bir operasyon beklentisi var. Eğer emniyet görevlileri gelirse onları doğrudan bana getirin, vakit kaybetmesinler; beni aramakla uğraşmasınlar, doğrudan buraya getirin." Ve bekledik. Hakikaten bir sabah, biraz önce söylediğim gibi saat 05.00'e doğru gözaltına alındık ve Vatan Emniyet'e götürüldük.

"İstesem pekala yurt dışında kalabilirdim"

Beşinci örnek Sayın başkanım: Sosyal medyada hakkınızda defalarca kampanya yapılıyor; "Geldi, geliyor, gelecek", "Silivri soğuktur" gibi aklınıza gelen her türlü şey yazılıyor. On binlerce tweet atılıyor. Öylesi bir ortamda, ben normalde her ay en az 2 kez yurt dışına gidip gelen bir insanım; istesem pekala yurt dışında kalabilirdim. Lütfen şu belgeleri de size sunayım: 24-26 Ocak tarihlerinde Berlin'de bir siyasi iletişim konferansının açılış konuşmasını yapmaya gittim. Ardından 11-14 Şubat tarihlerinde Riyad'da bir konferansa, 20 Şubat - 3 Mart tarihlerinde ise Londra'da bir iş toplantısına gittim. Yani hakkımdaki el koyma kararından sadece 3 gün önce Türkiye'ye döndüm. Buna rağmen hakkımda "yurt dışına kaçma riski" gerekçesiyle tutuklama kararı verildi.

"İddianame çıktı ve isnatlar bir kez daha değişti"

Altıncı örnek; el koyma ve gözaltına alma kararlarında tarafıma isnat edilen suçlar; suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet almak, ihaleye fesat karıştırmak, edimin ifasına fesat karıştırmak, irtikap ve nitelikli dolandırıcılıktı. Hem gözaltı kararında hem de tedbir kararında bunların hepsi yazılıydı. Ancak tutuklama kararına geçince, bu suçlar birdenbire "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak" ve "rüşvet vermek" olarak değiştirildi. Peki, neden "rüşvet vermek"? Çünkü iddia makamı o sırada şunu düşünüyordu: "Burada bir reklam ajansı var, öte tarafta da Kültür AŞ ve Medya AŞ var. Bu şirketlerin yıllar içinde yüzlerce ihalesi var; bu ajansın sahibi de bu ihalelere girmiş, muhakkak bir şeyler almıştır ve fesat karıştırmışlardır." Oysa ilerleyen süreçte görüldü ki aslında böyle bir şey yok. Üstelik rüşvet suçu bakımından Eylem 4'e dayanak alınan Adem Kameroğlu'nun iftirası henüz ortada bile yokken, Sayın Başkanım, ben peşinen tutuklanıyorum ve arkasından bir gerekçe ihdas ediliyor. Sonra iddianame çıktı ve isnatlar bir kez daha değişti. Bu kez "rüşvet verme" suçlaması da gitti, yerine "rüşvete aracılık etme" isnadı geldi. Ayrıca sürpriz bir şekilde TCK Madde 135 (kişisel verilerin kaydedilmesi) ve Madde 136 (verileri hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme) suçlamaları eklendi.

Esasa ilişkin savunmama geldiğimde; Eylem 13 ve hatta Eylem 4 ile ilgili bana hiçbir soru sorulmadığını, Eylem 4 hakkındaki sorunun ancak benim ısrarla iki dilekçe vermemden sonra sorulduğunu ayrıca anlatacağım Başkanım. Gelelim yedinci örneğe: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine 23 Mart 2025 günü gönderdiği tutuklama talepli bir müzekkere var. Hem o müzekkerede hem de İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliğinin tutuklama kararında gerekçe olarak şunlar yazılıdır Sayın Başkanım: "Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi." Ben buyum yani, anlatıldığı kadarıyla. Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun yönettiği; Murat Ongun ve diğer suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim ileri sürüldü. Aynı zamanda bazı toplantılara Akmerkez’de bulunan ofisimde ev sahipliği yaptığım, buraları yönettiğim ya da katıldığım; Tevdi Raporu'nda belirtilen usulsüz ihaleler, hizmet alımları ve haksız olarak kazanılan paranın aklanması suretiyle örgüte haksız kazanç sağlandığı iddia edildi.

"Paraşütle bu davaya indirilen Hüseyin Gün diye bir şahıs var"

Sonra iddianame aşamasına gelindi. İddianamede şunu gördük: Paraşütle bu davaya indirilen Hüseyin Gün diye bir şahıs var. Bu sefer suçlama şuna dönüştü: "Hüseyin Gün’e bağlı olarak hareket eden özel vasıflı üye." Ancak bunlar yapılırken; o gizli toplantılar, usulsüz ihaleler, usulsüz hizmet alımları ve sahte fatura gibi iddiaların hiçbirisi kalmadı. Bunlarla ilgili herhangi bir somut eylem ya da isnat da bulunmuyor; hepsi yok olup gittiler. Dolayısıyla sormak istiyorum: İddianamede yer verilmeyen bu iddialar, eğer benim tutuklanmamı gerektirecek ağırlıktaysa neden dava konusu yapılmadı? Neden herhangi bir aşamada bana bunlarla ilgili tek bir soru bile sorulmadı?

"İddianameyi yazan kim? Bu beyefendi yazıyor olamaz herhalde"

Burada lütfen Görsel 3 ve arkasından Görsel 4’ü gösterelim. Aleyhimde verilen tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarında; tarafıma isnat edilen suçların yasal unsurlarının oluştuğu ve kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan somut tek bir delil ya da olgu olmadığı halde, 387 gündür bir istisna olması gereken tutukluluk hali cezalandırılmaya dönüştü ve her seferinde tahliye talebim reddedildi. Bu örnekte, yani Örnek 8'de; gizli kalması gereken soruşturma evrakının parçaları... Önce ilkine bakalım lütfen, 3'e bakalım. Şimdi burayı lütfen dikkatli okuyalım; gizli kalması gereken soruşturma evrakı. Diyor ki Sayın Emre Erciş: 'Bu tweetim burada kalsın. Ekrem İmamoğlu’nun kendi kadrosunu yerleştirdiği ilçe belediyelerine yapmış olduğu tüm illegal faaliyetler... Bireysel zenginleşme için değil, İmamoğlu, belki de ileride, Ekrem İmamoğlu suç örgütü olarak anılacak bu network’ü önce CHP’yi ele geçirmek, ardından da kendisini Cumhurbaşkanı yaptırmaya çalışarak Türkiye’yi ele geçirmek için kullanıyor.' Şimdi bu ifade iddianamenin girişinde yazıyor. Bunun tarihi 27 Şubat 2025. İddianame Kasım başında çıkıyor. İddianameyi yazan kim? Bu beyefendi yazıyor olamaz herhalde. Eğer bu beyefendi yazmıyorsa, bu beyefendi süper akıllı, süper zeka; ya da bu beyefendiye birileri bir şekilde bunu servis ediyor.

Bir sonrakine geçelim lütfen. Bakın, bu en vahimlerinden bir tanesi: 'Murat Ongun, Fatih Keleş ve İlbakların eş zamanlı şekilde Medya A.Ş. ve Kültür A.Ş. ihalelerini organize etmek için Necati Özkan’ın Akmerkez’deki ofisinde düzenli olarak buluştukları belirtildi. İlbaklar falan filan...' Şimdi bu o kadar enteresan bir konu ki Sayın Başkan... Şimdi size vereceğim. Ben bunu görünce bana tabii ailem, avukatlarım -biz o sırada tutukluyuz-... Bunları getirince 'Ya biz temayülle para veriyoruz Akmerkez’in yönetimine. Demek ki şunlara bir şey çekin, bir ihtarname çekin. Nasıl oluyor da Akmerkez güvenliğinin kamerasını bir tane trolle sızdırıyorlar? Böyle bir şey olabilir mi?' Bakın Sayın Başkan; 5 Mayıs 2025’te avukatım Sayın Ahu Üstü Yılmaz ve Başar Kaya, Akmerkez yönetimine bir ihtarname çekti. Akmerkez yönetimine dedi ki: 'Sen bunu hangi hakla yapıyorsun? Bu KVKK meselesinde en azından 5 yıllık bir suç.'

Akmerkez yönetimi bana 8 Mayıs 2025’te, yani avukatıma karşı ihtarname çekti. Ve dedi ki: 'Sayın Başkanım, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bizden bunları Ocak ayında talep etti. Biz de Akmerkez’in bütün güvenliğinden aldığımız görüntüleri, bankodaki kayıtları, bir yıllık bütün kayıtları tamamını tutanakla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettik.' Ne zaman? Ocak'ta. Bunun üzerine yine avukatım, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bu sefer suç duyurusunda bulundu. Ne zaman? O da işte yine Mayıs ayı içerisinde. Dedi ki: 'Verilerin hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme... Eylem 13'te benim yargılandığım konu. Ve Türk Ceza Kanunu’nun işte ilgili maddeleri falan; bunlar suçtur, bu suçun karşılığı 5 yıllık cezadır. Ama bunu kamuda çalışan birileri yaparsa %50 artırılır, yani 7,5 yıldır. Yani bunu nasıl yapıyorsunuz?' diye sordu. Şu ana kadar bunlara herhangi bir cevap alabilmiş durumda değiliz.

"Emre Erciş bütün bu olaylardan bir yıl sonra tanık olmaya karar vermiş"

Şimdi tabii Sayın Emre Erciş; yetenekli bay Emre Erciş... Yani gazeteci diye tanımlıyor kendisini. Bir sürü şey var hakkında ama benim konum olmadığı için çok dallandırıp budaklandırmak istemiyorum. Ama şunu anlıyoruz Sayın Başkan; bu beyefendi 26 Mart 2026'da, yani bütün bu olaylardan bir yıl sonra tanık olmaya karar vermiş. Bu davanın tanıklarından biri olmaya karar vermiş. Ve orada diyor ki -bunları da vereceğim size, bu yakışıklı beyefendiyi Sayın Başkanımız da görsün-: 'Ben 5 Ocak 2025 tarihinde -biz bütün bu şeyleri veriyoruz ya belgeleri veriyoruz ya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına- ben 5 Ocak 2025 tarihinde Havadis Durum Paylaşımları diye bir İnstagram hesabından buldum Akmerkez’deki ofisle ilgili. Bu kişinin de adını soyadını da bilmem.' Kimi kurtarıyor, niçin bunu yapıyor? Bunu anlamak imkansız.

"200’e yakın delil ekledim, hiçbirisi iddianamede hiçbir şekilde konu edilmedi"

Evet... Şimdi Örnek 9 Sayın Başkan. Usul adaletine ilişkin karşılaştığım muamelelere ilişkin Örnek 9. Tabii hakikatin ortaya çıkması ve soruşturma makamının iş yüküne yardım etmek dedim ya biraz önce Başkanım; ben bu maksatla oturduğum yerden, cezaevinden, tek kişilik hücremden ailemi zorluyorum, ofiste çalışan arkadaşları zorluyorum, avukatlarımı zorluyorum, belge istiyorum. Bana 'şunların şunların belgesini getirin' diyorum. Neticede 8 Haziran 2025 tarihinde, 21 Ağustos 2025’te, 5 Eylül 2025’te ve 22 Eylül 2025’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile Sulh Ceza Hakimliklerine -tam Profesör Doktor Erşan Hoca'nın dediği gibi- gönderiyorum dilekçelerimi. Ve diyorum ki 'Bunlara bakılır, hakikat ortaya çıkar.' Bu dilekçelere Sayın Başkanım, 200’e yakın delil ekledim. 200 adet! Bu dilekçelerin ekinde, bunların hepsi dosyanızda mevcut. Fakat bunların hiçbirisi iddianamede hiçbir şekilde konu edilmedi. Görülmemiş! Bu dilekçeler yok. Bu dilekçelerin ekleri de yok. Dolayısıyla hani bütün bunlar bize şunu söylüyor: Ya Sayın İddia Makamı, sizin tarafsız olmanız gerekiyor. Aynen Sayın Mahkeme gibi, Sayın İddia Makamı da Türk milleti adına karar veriyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti adına değil bakın, Türk milleti adına. Keza Türkiye Cumhuriyeti hükümeti adına da değil, Türk milleti adına. Dolayısıyla her şeyden önce Sayın İddia Makamının her şeye tarafsız başlaması ve tarafsız yürütmesi lazım. Adalet dediğimiz hani adaletin sembolü dediğimiz o kadının gözleri niye kapalı? Senin kim olduğunu bilmeden karar verecek. Senin kökenine, soyuna sopuna bakmadan 'Bir suç var mı, bir eylem var mı, bunun kanıtı var mı?' ona göre karar verecek.

"Bir gece ansızın aldılar götürdüler"

Hiç gerekçe gösterilmeden, hiç haber verilmeden Sayın Başkanım, burada Silivri’de tutukluyuz. 1 ayı geçti veya 5 hafta geçti. Bir gece ansızın beni aldılar, götürdüler. "Sağlık muayenesi" dediler, niçin olduğunu da söylemiyorlar. Sonra sabah saat 07.00’de geldiler, dediler ki: "Gidiyoruz." Nereye? Bilmiyoruz. Gittiğimiz ana kadar nereye gittiğimizi bilmeden nakledildim. İstanbul’dan 140 küsur kilometre uzakta, Kocaeli 2 No'lu F Tipi Cezaevi’ne gittim. Ve hem avukatımdan hem de ailemden uzak bir şekilde savunma haklarım kısıtlandı. Ya ne yaptım ben burada? Hangi disiplinsizliği yaptım da beni gönderdiniz? Bu irade kimin iradesi? Bilmiyorum, hâlâ da bilmiyorum. Burada da biliyorsunuz; siz 20 gün ve üstü ara verirseniz tekrar gideceğim, sonra tekrar geleceğim. Bu arada Sayın Başkanım, 11 Mayıs’ta —eğer siz Mayıs sonunda ara verecekseniz— 11 Mayıs’ta casusluk davası nedeniyle buradan yine duruşmam var. Tedbir rica ediyorum, önceden tedbir rica ediyorum; bir daha gidip gelmeyelim.

"Biz tutuklandık Sayın Başkanım ya, tutuklandık!"

Ve nihayet, on birinci örnek, hakikat dışı gerekçelerle, asla ciddiye alınamayacak bir içerikle "siyasi casusluk" diye bir casusluk davası icat edildi. Bana bu iftira atıldı. Ve casusluk gibi milli güvenliğimiz adına, devletimiz adına, ülkemiz adına son derece ciddiye alınması gereken bir konu sulandırıldı ve haftalarca medyaya malzeme haline getirildi. Ya ilk duyduğum zaman anlayamadım; bir Cuma sabahı, CHP’nin "butlan davası" ile ilgili karar bekleniyor Ankara’daki bir mahkemeden. Dolayısıyla ilgiliyim, ne karar verecek diye bakıyorum. Sabah televizyonu açtım; Merdan Yanardağ hakkında casusluk iddiası falan... Alt yazı geçiyor, sonra "Necati Özkan var, İmamoğlu var." Yani ne casusluk davası? Bir de Hüseyin Gün var. Ya kim bu Hüseyin Gün? Ya bu adam kim? Ben neden Hüseyin Gün’le... Başkanım, size her şey adına yemin ederim; adamı hatırlayamadım. Akşam üzeri Erkan Bey burada o gün... Aynı gün, 26 Ekim sanıyorum. 26 Ekim Cuma günü Erkan Bey beni ziyarete geldi. Çünkü casusluk gibi bir konu var, ben de orada potansiyel ifade sağlayacak kişilerden bir tanesiyim. Ve bana bir fotoğraf getirdi: Ekrem İmamoğlu’yla Ekrem İmamoğlu’nun ofisinde çekilmiş bir fotoğraf. Adamı asla hatırlayamadım ama kadını anında hatırladım. Çünkü o kadın 1850’lerin, 1860’ların moda stiliyle, Paris sokaklarından gelme birisi gibi. Unutmak imkansız o kadını; tipini değil ama kılığını, kıyafetini, şapkasıyla... Tamam dedim hocam, tamam; bu iş komedi falan. Fakat komedi olmadığı ortaya çıktı. Yani biz tutuklandık Sayın Başkanım ya, tutuklandık!

"Bu ülke, bu yargı sistemi, bu devlet ne zaman bu hale gelebildi?"

Biraz sonra anlatacağım Eylem 13’ü anlatırken. Onun üzerine dedim ki: "Ya biz neyle tutuklandık? Neyle muhatabız?" Çünkü bir sürü İngilizce kelime kullanıyorlar. Yine Erkan Bey’den rica ettim; dedim ki: "Lütfen bir uzman bulun ve benim için... Ben anlayayım önce." Çünkü ben anlamıyorsam, büyük olasılıkla mahkemece de anlaşılamayacak; Türk milleti için oynayacaklar zaten. Çünkü o sırada televizyonlarda adamla ilgili şeyler gösteriyor: "FBI’ı bilmem ne yapmış, işte İngiliz parlamentosunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yetkilileriyle buluşmuş..." Bir sürü hikâye! Yok CIA var, yok MOSSAD var falan... "Ya şu meselenin ne olduğunu bir anlayın, bana burada bahsedilen şu konuları lütfen birisi anlatsın," dedim. Sağ olsunlar, bir uzman buldular ve o uzman da bize 2-3 ay çalışarak bir mütalaa yazdı. O zaman —hani vardır ya, bir doktor röntgeni kaldırır bakar— ne var ne yok, o zaman anladık ki bomboş! Bomboş. Bu ülke, bu yargı sistemi, bu devlet ne zaman bu hale gelebildi? Bu nasıl oldu? Nasıl bunu fark etmedik? Nasıl bunu engelleyemedik? Bu devlet hepimizin devleti Sayın Başkanım, hepimizin! Hepimizin bu ülke. Ve bu ülkenin medya organları, kamu kurumları böyle bir şeye nasıl alet edilebilir? Derdiniz ne? Ne oluyor yani?

"Orada adamın biri 'casus' diyor; 'senin baban, sensin' diyemiyorum"

Eşim geldi, dedi ki —eşim de tabii ilk bu casusluk şeyinden sonra, onun detayları çok uzun, burada uzatarak hem konuyu dağıtmak hem de vaktinizi almak istemiyorum— eşim dedi ki: "Ya niye bu kadar ciddiye almışsın ki, millet inanmıyor." Yok, bir de millet inansaydı yani... Şeye bakıyorsunuz, araştırma raporlarına bakıyorsunuz; toplumun %80’i inanmamış. Millet ona bakıyor, ben diyorum ki: "%20’si buna inanmış ya!" Ya ben sokakta gezerken her 5 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından biri bana "casus" diye bakacak. Tutuklandık, Kandıra’ya yeni gittik; tam 24 saat boyunca o sefaleti anlatamam. Sabah saat 05.00’te Kandıra’ya tekrar geliyoruz; oradaki koruma görevlileri, infaz görevlileri "Hoş geldin 007" dediler bana. "Hoş geldin 007..." Ben önce hakarete uğradığımı sandım fakat baktım ki hiçbir kötü niyetleri yok. Böyle saçma sapan bir şey olur mu? Bakın, bugün hâlâ hem burada hem başka yerlerde devletin görevlileri, güvenlik görevlileri gülüyor; onlar biliyorlar, trajikomik olduğunu biliyorlar. Ama ben şuna bakıyorum: Yarın ben sokakta gezerken, her 5 kişiden biri bana "casus" diye bakacak ve ben o lekeyi asla silemeyeceğim. Çünkü 2 hafta boyunca, 3 hafta boyunca bütün televizyon kanalları, bütün gazeteler "casus, casus" diye manşet attılar. Orada adamın bir tanesi "casus" diyor; "Yahu senin baban, sensin!" diyemiyorum Sayın Başkanım, diyemiyorum. Yani şu hale bakın; bize "vatan haini" diyorlar. Vatan haini, casus bu demek. Geleceğim daha sonra, anlatacağım.

"Bu zulüm neden? Bu insanlara bunu niye yapıyorsunuz?"

Neden bu? Yani bu zulüm neden? Bu insanlara bunu niye yapıyorsunuz? Derdiniz ne yahu? Niye yapıyorsunuz bunu? Tabii kamuoyu vicdanında bunun cevabı çok net, çok açık. Burada bir beyefendi var, Sayın Ekrem İmamoğlu. 'Ben bu ülkeyi daha iyi yönetirim' iddiasıyla yola çıkmış ve bunun önü kesilmek isteniyor. Bütün hikaye bu ve bunu bütün bu millet de biliyor. Dolayısıyla bu davanın hukuki olmadığı, bu davanın siyasi bir dava olduğu ve siyasi amaçlar için kurgulandığı toplumun çok büyük bir bölümü tarafından kabul ediliyor. İstediğiniz kadar televizyon kanallarında tersini anlatın. Bakın, İran savaşı çıktı da bizim şahane medyamız çok rahatladı. Çünkü konu var. O yüzden de bu davayla ilgili tek bir satır göremiyorsunuz bir tane kanal hariç. Zaten içeri girdikten sonra medya okuma ve izleme alışkanlıklarım değişti. Bazı kanalları ve bazı gazeteleri özellikle geleceğin nasıl geldiğini görmek için okuyorum. Çünkü her şeyden önce onlar diyor ki 'Şu gün şu olacak, bugün bu olacak' ve onlar dedikleri de oluyor. Böyle bir ülkede yaşıyoruz.

"Bu gidiş hiçbirimiz adına doğru değil"

Sayın Başkanım, durumumuz felaket. Çok felaket. Bakın, bu ülkede yaşayan her beş kişiden dördü adalete artık inanmıyor. Her yüz kişiden seksen dördü, bakın, suçsuz bir şekilde hapse atılma korkusuyla yaşıyor. Böyle bir ülke olur mu? Nasıl yaptık bunu ya? Nasıl oldu bu iş? Gerçekten hepimizin şapkayı önümüze koyup düşünmesi lazım. Nereye gidiyoruz? Şu İran savaşı bize başka bir şey daha öğretti sayın başkanım. Millet bir arada olursa bırakın Amerika’yı, İsrail’i, başka güçleri; o millet defeder onları. Eğer siz milleti parçalarsanız, ülkeyi ve devleti kaybedersiniz. Dolayısıyla herkesin bir kendine gelmesi lazım. Olmuyor yani, bu doğru değil. Bu gidiş doğru değil. Hiçbirimiz adına doğru değil; muhtardan en tepedeki Sayın Cumhurbaşkanımıza kadar hiç kimse adına burada bir fayda yok sayın başkanım. Bu tek tek sıraladığım ve sadece bana karşı yapılmış bu on bir usul hatası ya da usul adaletsizliğine ilaveler var tabii burada. Ailece tutuklananlar var, sülalesiyle beraber burada olanlar var. Var oğlu var. Dolayısıyla onları ben çok saymayacağım. Ama artık şu aşikar; evet, bu dava bir hukuk davası değil. Sizler değerli hukukçularsınız. Vicdanınızla ve kanunun emrettiği şekilde karar vereceksiniz, bu kesin. Buna inanıyoruz hepimiz. Ama siz hangi kararı verirseniz verin, bu millet bugüne kadar olanları unutmayacak. Bugüne kadar yapılan haksızlığı, hukuksuzluğu ve zulmü unutmayacak. Böyle bir şeye izin vermemek lazım.

"Hepimiz, bütün bir millet adalet bekliyor"

Özetle sayın mahkemenize tekrardan söylemek istiyorum; hepimiz, bütün bir millet sizden adalet bekliyor ve adalet beklentilerimizi diri tutmak için çok gayret ediyoruz hepimiz. Sayın başkanım, ben 66 yaşındayım, 67 yaşıma giriyorum önümüzdeki ay. Benim için her bir gün değerli. Daha kaç yıl burada kalacağız ki bu dünyada? Ortalama ömür 70 yıl. Ortalama ömre bakarsanız, iki yıl sonra en baba haliyle ben bu dünyada bile yokum. Böylesi bir durumda ister istemez diyorsunuz ki; evet, bunlar yapılıyor ama bu devletin hatası değil. Bu devlet adına uygulamaları yapan insanların hatası, uygulayıcıların hatası. Biraz sonra anlatacağım; bu başıma gelen ilk iş de değil. 1980’li yıllarda daha başkasını da yaşadım, anlatacağım sayın başkanım biraz sonra.

"Bu müesses medya bir yıldır bana, aileme, itibarıma, şerefime saldırıyor"

Tabii bu süreç içerisinde bir diğer konu, adaletsizlik meselesinin, adaletsizlik duygusunun bu kadar doruğa çıkmış olmasının bir diğer konusu da müesses medya. Bu ülkenin medyası... Perişan haldeki medya. Gazete diye alıyorsunuz, bomboş. Kamu ilanlarından başka bir şey yok. Kamu ilanlarına bakıyorum sadece, sayıyorum. Her gün kamu ilanları, her gün kamu bankalarının ilanları. Uzun yıllar Halkbank reklam kampanyası yaptı, asla böyle bir şey yapılamaz. Normal bir zamanda bu iş olmaz. Televizyon kanallarına bakın... Bu müesses medya sayın başkanım, bir yıldır bana, aileme, itibarıma, şerefime saldırıyor ve 7/24 sanki burada anlatılan olaylar hakikatmiş gibi her gün her gün anlat, anlat, anlat... Yüz milyar dolarlık bütçem olsa, televizyon kampanyalarına bunları versem bu kiri temizleyemem. Bizim itibarımız, bizim vatandaşlık haklarımız, doğduğumuz andan itibaren devredilemez olan haklarımız, kanunla tanımlanmış haklarımız, anayasayla tanımlanmış haklarımız... Bunlara ne oluyor? Bunların bir sahibi yok mu? Bunların bir koruyucusu yok mu? Sayın Cumhuriyet Başsavcılığı bunlarla ilgilenmez mi?

"120-130 dava açtım, hepsine 'kovuşturmaya gerek yok' kararı verildi"

Yüz küsur tane dava açtım sayın başkanım. 120-130 tane dava açtım; yine Didem Hanım burada. Hepsine 'kovuşturmaya gerek yok' kararı verildi şikayetlerimin hepsine, biraz önce gösterdiğim beyefendi dahil olmak üzere hepsine. Ben ısrarla açmaya devam ediyorum. Tarihe not düşüyorum, hukuka not düşüyorum ve biliyorum ki devlet eninde sonunda devlet olacaktır. Olmak zorundadır. Başka türlü yaşayamayız. Bu gidişin sonu yok, buradan bir şey çıkmaz. Her gün her gün... Sayın başkan, dinime küfreden bari Müslüman olsa. Ya sen kendine bak sayın medya, kendine bak! Hangi parayla aldın o kanalı? Sayın uzman, televizyonlarda konuşan sayın uzmanlar, ya bir kendinize bakın. Her şeyin uzmanısınız. 'Bunlar hırsız, bunlar hırsız, asrın soygunu, asrın yolsuzluğu...' Ya bana sen mi ayar vereceksin? Sen mi ayar vereceksin sen? Önce bir kendine dön bak. Derler ya; ele verir talkını, kendi yutar salkımı. Hikaye bu."

"Sanki bu ülkede anayasa yok, hukuk yok"

Hayat boyu ne yaptıysam, yaptığım işi tutkuyla yaptım, hangi işi yaparsam yapayım. Ama başıma gelmeyen kalmadı bu örnekte de görüldüğü gibi. 19 Mart'tan bu yana yaşadıklarımız ortada. Ya sanki bu ülkede demokrasi yokmuş; sanki bu ülkede anayasa yok, hukuk yok sanki bu ülkede. Ya sanki ana muhalefet partisinin adayına seçim kampanyası yapmak; dışarıdan parasıyla, üstelik parasını da ondan değil, onun partisinden almak, sözleşmesiyle, banka makbuzlarıyla bunlar ortadayken sanki bunlar suç. Başımıza gelene bakın! Yani hep biz devleti birleştirelim, milletin demokrasiye olan inancını, devlete olan inancını artıran milli birliği atalım diyoruz ama böyle akıl almaz, mantık dışı, inanılmaz suçlarla karşı karşıya kalıyoruz.

"Sen daha devleti anlamamışsın, demokrasiyi anlamamışsın, siyaseti anlamamışsın"

Ve bu yeni bir şey de değil; 2014'te Sayın Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü'nde ilk seçim kampanyasını kazandığı günden beri, medyada, -Sayın İmamoğlu'nu bir tarafa bırakalım ama- ben de… O sıralarda bu kampanyayı yapan kişinin ben olduğum ortaya çıktı. Bana da tahsis edilmiş her gazetede bir muhabir, her televizyon kanalında bir şey var, bir sözcü var. Yani televizyon kanallarına bakıyorsunuz; uzmanlar, siyaset uzmanları falan da var aralarında. Çıkıyorlar ve bizi yargılıyorlar. Yahu sen daha dünkü çocuksun. Sen daha yani devleti anlamamışsın, demokrasiyi anlamamışsın, siyaseti anlamamışsın. Nasıl bu lafları edebiliyorsun? Ya Sayın Başkanım, "içi dolu başakların başı öne eğik olur" derler. Buna “kafaseptik, teptik”; çünkü içi boş. Dolayısıyla Sayın Başkanım, 2014'ten beri bana dönük bu kampanyaların yapılmasının ve nihayetinde huzurdaki davada sanık haline getirilmemin nedeni çok belli: Yaptığım işi hakkıyla yapmak.

"90’lardan beri kurulan her hükümetle çalıştım"

Biraz sonra anlatacağım. Devletle, bu ülkedeki 90’lardan beri kurulan her hükümetle çalıştım. Hiçbirisinin kapısını ben çalmadım Sayın Başkan. Onlar geldiler, benimle çalışmak istediler. Bunun tek bir nedeni var: Yaptığım işi düzgün yapmak. Çünkü aziz Atatürk'ün bir lafı var: "Vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır." Ve bunu da yetiştim, böyle çalışıyorum. Dolayısıyla ya dışarıdan profesyonelce yönettiğim bir kampanya için ve bu ülkede demokrasi olduğuna inandığım için, hukukun üstünlüğüne inandığım için suçlanıyorum. Yanlış mı yaptım Sayın Başkanım? Yanlış mı yaptığım bir şey? Bu kampanyaları yönettim, çünkü bu ülkede muhalefet partisinin de kazanabilme umudunun millet tarafından görülmesinin hem Türk Ceza Kanunu'nda herhangi bir suça karşılık gelmediğini biliyorum hem de milleti birleştirmenin bir gereği olarak görüyorum. Hep böyle oldu. Yaptığım kampanyaların arka planlarını Başkanım; yani sadece siyasi iletişim kampanyasından bahsetmiyorum, 42 yıldır iş yapıyorum, iş hayatımdayım. 40 yıldır reklamcılık yapıyorum. Yaptığım her işin arkasında neyi nasıl yaptığımı gazetelerde, televizyonlarda, makalelerde hep anlattım, hep yazdım.

"Reklamcılıkta ustam yok, el yordamıyla öğrendim"

Çünkü yani ben bu işe başladığımda, biraz sonra anlatacağım, ordudan atılmış birisi olarak bu işe başladım. Elimde kaynak yoktu, el yordamıyla sokakta öğrendim ben. Bir ustam da yok reklamcılıkta. Oradan buradan bulduğum kitaplarını okudum sonradan. Meğerse ordu bana aslında her şeyi öğretmiş. Çünkü ordunun bütün literatürü sonradan… Orduların çünkü literatürü 3000-4000 yıllık literatürdür. Yaklaşık olarak 100 yıllık pazarlama dünyası tarafından kopya çekilmiştir. Anladım ki aslında ben eğitimimi almışım. Ve bu nedenle de yaptığım her şeyi sadece eleştirmedim; kitaplara dönüştürdüm, makalelere dönüştürdüm, televizyon kanallarında konuştum. Ve bunun tek bir nedeni var: Elbette ki kendimi de tanıtmak istiyorum, tartışmasız. Ama istiyorum ki bilgi devam etsin, sonraki nesillere aksın bu bilgi. Bunu yanlış mı yaptım Sayın Başkan? Yanlış mı bunları yapmak?

Sayın Başkanım, şimdi size bazı örnekler göstereceğim. Yani yaptığım işlerle ilgili olarak örnekler göstereceğim. Şu gördüğünüz kitap, 1998-2000 arası haftalarca vaktimi Türkiye Büyük Millet Meclisi kütüphanesinde geçirmemin sonucu arşiv taramasıyla yazdığım bir kitap: Seçim Kazandıran Kampanyalar. Bu kitap 2000 yılında yayınlandı. O günden bugüne siyasi iletişim ya da iletişimle ilgili ders veren iletişim fakültelerinin tamamında ya ders kitabı ya da yardımcı ders kitabı olarak kullanıldı. Yani bu kadar önemli bir konuda defalarca baskı yaptı bu kitap. Bunu ilk olarak sizin dikkatinize sunuyorum. İlgi duyarsanız tümden sizde kalabilir, dosyaya ekleyebilirsiniz, kütüphanenize ekleyebilirsiniz. Dikkatinizi çekiyorum, yıl 2000 Sayın Başkanım. Sonra bu iş dünyada nasıl yapılıyor diye araştırmaya başladım. 2004 yılında hem Türkçe hem İngilizce "Seçim Zamanı: Avrupa Siyasal Kampanyalar Yıllığı 2004" yılında bu kitabı yayınladım Sayın Başkanım. Buyurun. Sonra 2005 yılında Sayın Başkanım; bunlar aslında tecrübe aktarımı için Türk demokrasisine, Türkiye'deki akademik dünyaya, Türkiye'deki medya dünyasına, Türkiye'deki siyasetçilere ve Türkiye'deki öğrencilere tecrübe için yazılan kitaplar.

"23 ülkede Türkiye'nin tanıtım kampanyasını yaptım"

2005'te "Seçim Zamanı 2005: Avrupa Seçim Kampanyaları Yıllığı". O yılda Avrupa'nın hangi ülkesinde hangi demokrasi işi, hangi seçim işi olmuş onu anlatıyorum. Bana da Başkanım, kısa bir dönem kitap pazarlaması işi de yaptım, böyle kitap pazarlaması gibi oluyor. Yani bunun için yapmıyorum, sadece beni tanıyın diye anlatıyorum. Sonra 2008'de Sayın Başkanım, ben o sırada Türkiye Cumhuriyeti Turizm Bakanlığının yurt dışı tanıtım kampanyalarını yapıyorum. 23 ülkede Türkiye'nin tanıtım kampanyasını yaptım Sayın Başkanım. O sırada Kuzey Amerika pazarları, yani Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika'da Türkiye tanıtımı yapıyorum. Burada her ay 2 defa Amerika’ya gidiyorum. Gidişte Obama’nın ekibiyle tanıştım ve “Obama Seçimi Nasıl Kazandı?” bunu yazdım. Sevgili dostum, 15 Temmuz’da kaybettiğimiz meslektaşım Erol, daha çok bu kitaptan sonra beni davet etti ve kendi ekibine bununla ilgili ders vermemi istedi. Ben de gittim ve o dersi verdim.

"101 prestijli ödülü bu ülkeye kazandırdım, yanlış mı yaptım?"

Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği'nin başkanlığını yaptım ve dedim ki: Bu dernek 25 yıllık bir dernek, bütün Avrupalı ülkelerden siyasi danışmanlar var. Hadi gelin bir 25 yıllık en önemli şeyleri çıkaralım, kampanyaları çıkaralım; bunun kitabını yazalım. Burada benim fotoğrafımı da göreceksiniz; iki tane önemli makalem de var. Bu bir ortak eser. Dolayısıyla bütün bunları yaptıktan sonra... Bu arada çeşitli ülkelerde de, Türkiye dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde çeşitli seçim kampanyaları da yönetmeye başladım. Sonra 2014 yılına geldi ve biz 2014 yılında Sayın Ekrem İmamoğlu ile tanıştık ama o sırada ben CHP’nin seçim kampanyalarını yönetiyorum, o kapsamda tanıştık Sayın Ekrem İmamoğlu ile. Ve yaptığım kampanyaları, özellikle seçim kampanyalarını yurt dışındaki en prestijli yarışmalara gönderdim ve bugüne kadar 101 tane büyük ödül kazandık Başkanım. Şimdi bir Türk'ün yurt dışında, uluslararası dünyada itibar görmesi, hele ki ödül kazanması öyle kolay bir iş değildir. Onların yaptığı işin kat kat iyisini yapmanız lazım ki size ödül versinler. 101 tane çok prestijli ödülü bu ülkeye kazandırdım. Yanlış mı yaptım Sayın Başkan? Bunlar yanlış mıydı?

"Ekrem Bey sadece Türkiye'de değil bütün dünyada bir demokrasi kahramanına dönüştü"

Ve Ekrem Bey'in arkasından 2019'da seçim kampanyasını yönettik. Aslında 31 Mart seçim kampanyası, 31 Mart'a kadar olanlar; Ekrem Bey gibi çok tanınmayan birisinin başarmış olması nedeniyle çok önemliydi. Ama asıl önemi; seçimin YSK tarafından iptal edilmesiyle ortaya çıktı. Hani çok hepimizin bildiği, hepimizin yaşadığı bir örnek: Birer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tek bir zarfa dört tane oy attık ve bize Yüce Mahkeme, YSK dedi ki: 'Necati Özkan, senin attığın üç oy doğru ve problemsiz ama dördüncü oy hileli. Dördüncü oy siliyorum, iptal ediyorum' dedi YSK, biliyorsunuz seçimi iptal etti. Ondan sonra asıl Ekrem Bey'in hikayesini büyüten olay oldu. Yani aslında şunu söylemeye çalışıyorum: Örneğin 31 Mart seçimlerinde, 2019 seçimlerinde 13 bin oyla Ekrem Bey kazanan bir Belediye Başkanı olsaydı gücü ne olurdu? 800 küsur bin oyla ikinci kez kazandıktan sonra gücü ne oldu? Dolayısıyla ben bunun da hikayesini yazdım Başkanım. Türkiye'de bugüne kadar yazılmış, bir seçim kampanyasının bütünüyle arka planını anlatan; ne yapılır, ne zaman yapılır, nasıl yapılırı anlatan bu kitap: Kahramanın Yolculuğu kitabı. Çünkü Ekrem Bey, ikinci seçimin ortaya çıkması nedeniyle yaptıklarıyla, ettikleriyle sadece Türkiye'de değil bütün dünyada bir demokrasi kahramanına dönüştü. Ve ben de bunun hikayesini yazdım. Yaptığım işin hikayesini yaptım, yazdım. Sayın Mübaşir bunu da Sayın Başkan'a iletebilir miyiz lütfen?

"Kampanya yönetmek, seçim kazanmak suç değildir"

Ve bunları yapmamın tek bir nedeni var Sayın Başkanım. Dediğim gibi elbette kendimi tanıtacağım ama yol gösterici olsun. Bu ülke insanına yol gösterici olsun. Sayın Başkanım; kampanya yönetmek suç değildir. Seçim kazanmak suç değildir. Demokrasilerde muhalefet partileri lehine profesyonelce hizmet vermek suç değildir Sayın Başkanım. Dediğim gibi 42 yıldır ben iletişim işiyle uğraşıyorum, bir iletişimciyim. Ama yaptığım işi size iki kelimeyle özetleyebilirim Başkanım: Beni hem Türkiye'de hem dünyada 'hakikatin iletişimcisi' olarak bilirler. Ben bir kreatif reklam ajansını yönetiyorum; yani dijital işlerden anlamam, zaten anlamadığımı da daha detaylı anlatacağım ama anladınız. Ama benim yaptığım iş; aday ne diyor, parti ne diyor, bunun anlattığı projelerin özü nedir? Bunu bulmak ve bunu basit bir iletişime dönüştürmektir.

Dolayısıyla ben hakikati alır ve o hakikati anlatırım. Hakikatin iletişimi demek aslında bütün yalınlığıyla olayı olduğu gibi ortaya koyabilmek demek. Ve eğer siz hakikati olanca gücüyle, olanca çıplaklığıyla ortaya koyarsanız bu çalışır. Bu ister bir ürün olsun, ister bir parti olsun, ister bir aday olsun, istersen bir ülke olsun... Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin turizm kampanyalarını 23 ülkede yönettim ve her yönettiğim ülkede kat kat Türkiye'ye gelen turist sayısını artırdım. Dolayısıyla benim yaptığım iş iletişim stratejisine karar vermek ve o stratejiden sapılmasına izin vermemektir. Ve yaptığım işi de bu yüzden aslında sektörle paylaşıyorum. Bu yüzden çok yazıyorum. Şu anda Türkiye'deki ulusal kanallarda, televizyon kanallarında canlı yayınlarına çıkmadığım hiçbir televizyon kanalı yok. Referans Gazetesi'nde, Radikal Gazetesi'nde, Dünya Gazetesi'nde, Milliyet Gazetesi'nde, Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yaptım. Ya da uzun uzun Takvim dahil olmak üzere yazı dizilerim yayınlandı; bir ay süren, bir buçuk ay süren yazı dizilerim yayınlandı.

"Bu metni yazanlar benim kanuna aykırı, ahlaka aykırı bir iş yapmadığımı da biliyor"

Bunu tek bir şey için yapıyorum. Takip ettiğim önemli adamlardan bir tanesi Winston Churchill; İngiltere'nin önemli Başbakanı. Winston Churchill diyor ki Sayın Başkanım: 'Bu dünyada insan yapımı olan her şey gün gelecek yok olup gidecek. Geriye sadece söz kalacak.' Tarihimize baktığımız zaman Orhun Kitabeleri dışında Orta Asya'da Türklerin ne yaptığına ilişkin tek bir kanıt bulamazsınız. Tek yazılı eser. Mesnevi dışında, daha doğrusu Mesnevi sayesinde biz Mevlana'yı biliriz, tanırız. Dolayısıyla yazmak bunun için aslında aynı zamanda ülkeye hizmet, sektörünüze hizmet. Ne yazık ki bütün bunlar tutuklanmama ve tutukluluğunun devamına neden oldu. Tabii bunları yaptığım için de göze battım. Her yerde göze battım. Bir Japon atasözü var Başkanım; Japon atasözü diyor ki: 'Göze batan çiviyi çekiçlerler.' 19 Mart'tan bugüne habire beni ve buradaki insanların hani kellesini çekiçliyorlar birileri. Oysa ki yani bu davayı, bu metni yazan herkes benim kanuna aykırı, ahlaka aykırı bir iş yapmadığımı da biliyor. Elimin Beytülmal’e değmediğini de biliyorlar. Ama tutukluyuz. Hedef seçildiğinizde bunlar oluyor. Çok meşhur bir vaka vardır Sayın Başkanım. Stalin'in bir gizli polis müdürü vardır; bir gün vatandaşlardan birini kafaya takar. Yardımcısına "Şu adamı getir" der. Yardımcısı "İyi de Sayın Başkan, adamın hiçbir suçu yok" deyince Stalin, "Sen adamı bana getir, ben ona bir suç bulurum" cevabını verir. Başıma bu mu geldi Başkanım? "Bana Necati'yi getir, ben ona bir suç bulurum" mu denildi? Biraz sonra bu suçun nasıl bulunduğunu anlatacağım.

"Anlatacağım her şey basit ve yalın hakikattir"

Dolayısıyla Sayın Başkanım, bugüne kadarki adaletsizlik algısını ortadan kaldırmaya muktedir olan yegane makam sizsiniz. Bu ülkede tek heyet sizsiniz. Sadece kendi geleceğiniz değil, bu ülkenin kaderi de size bağlıdır. Bütün ülke, vereceğiniz kararlarla buradan bir adaletin çıkmasını bekliyor. Müsaade ederseniz —yorulduğunuzu da görüyorum— bundan sonra tarafıma isnat edilen suçlamalara tek tek geçeceğim. Size bir kez daha söylemek isterim ki anlatacağım her şey hakikatin ta kendisidir; basit ve yalın hakikattir. Mesleklerine bakılmaksızın her bir iddiaya cevap vereceğim efendim. Konuşmamın ilk cümlesinde söylediğim gibi; günahsız, delilsiz ve ispatsız bir şekilde 1 yılı aşkın süredir buradayım. Özgürlüğümden mahrumum. Tabii bu suçun konuşulabilmesi için öncelikle ortada bir suç örgütünün olması lazım. İddianameden şunu anlıyoruz: Ekrem İmamoğlu 2014 yılında suç işlemek amacıyla bir örgüt kurmuş, insanları davet etmiş; "Gel seni örgüt yöneticisi yapayım, seni özel vasıflı üye yapayım, size ihaleler vereyim, oralardan para toplayıp bana getirin, beraber bu ülkenin tepesine yürüyelim" demiş. Hikaye bu, ana kurgu bu.

"Sorgulamanın hiçbir aşamasında bana örgüte üye olmamla ilgili tek bir soru bile sorulmadı"

Böyle bir örgütün varlığından söz edebilmek için her şeyden önce örgütle organik bir bağınızın olduğunun somut delillerle kanıtlanması lazım. Sayın Başkanım, sorgulamanın hiçbir aşamasında bana örgüte üye olmamla ilgili tek bir soru bile sorulmadı. Tutuklandıktan sonra avukatlarım belgeleri getirdiğinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tutuklamaya ilişkin sevk yazısını gördüm. Orada az önceki ifadenin bir benzeri yer alıyor: "Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi şüphelisi Necati Özkan."Suç örgütü lideri İmamoğlu, yöneticisi Murat Ongun ve diğer üyelerle gizli toplantılara iştirak ettiğim, Akmerkez’deki ofisimde bu toplantılara ev sahipliği yaptığım, hatta usulsüz ihaleler ve hizmet alımları organize ettiğim söyleniyor. Bu iddialarla tutuklanıyorum. Dayanak ise 20 yıllık Akmerkez yönetiminden —az önce size delillerini sunduğum— hukuka aykırı şekilde alınan ziyaretçi kayıtları ve kamera görüntüleridir. Bunlar bana hiç sorulmadı mı? Hiç sorulmadı! "Akmerkez’de gizli toplantılar yapıyor musunuz? İnsanlar size geliyormuş, orada ihaleye fesat karıştırıyormuşsunuz; bunu nasıl, kiminle, hangi gün yaptınız? Toplantılara kimler katıldı, ne konuştunuz, parayı nasıl paylaştınız?" diye tek bir soru gelmedi.

İddianame bu şekilde çıktı. Sulh Ceza Hakimliğinin verdiği tutuklama kararının gerekçesine de savcılığın müzekkeresi kopyala-yapıştır yapılarak konuldu ve biz tutuklandık. İlave bir iddia daha var: Benim haksız kazanç elde ettiğim, bunu sahte fatura yöntemiyle akladığım ve örgüte haksız kazanç sağladığım söyleniyor. Savcılık bu iddianın; MASAK raporu, Vergi Denetim Kurulu ön raporu ve tanık beyanlarıyla desteklendiğini öne sürüyor. Sayın Başkanım, bu ülkenin en büyük şehrinin Cumhuriyet Başsavcısı, bir tutuklama müzekkeresi yazarken "Bu sanık hakkında elimde MASAK raporu ve Vergi Denetim Kurulu ön raporu var" diyor. Bu sanık ihalelere fesat karıştırmış, naylon fatura kesmiş, haksız kazanç elde etmiş ve bunu haksız bir şekilde aklamış" denilirse inanırsınız değil mi? İnanırsınız. Çünkü devletin Cumhuriyet Başsavcılığı bunu yazıyor. Sizin vaktiniz yok, nöbetçi sulh ceza hâkimisiniz; elbette ki sayın savcılığa, sayın iddia makamına itibar edeceksiniz. İtibar da edilmiş.

"Aradık, aradık, aradık ama bir tane Vergi Denetim Kurulu raporu yok"

Ancak tutuklandıktan sonra dosyada gizlilik olduğu için bir şey bulamadık. Sonra iddianame ve ekleri geldi. Ne ben ne de avukatlarım; aradık, aradık, aradık ama bir tane Vergi Denetim Kurulu raporu yok! Bir tane naylon fatura kesildiğine ilişkin tespit yok! MASAK raporunda herhangi bir işlemi usulsüz yaptığıma ilişkin bir tespit de yok! Hiçbirisi yok ama ben bunlardan dolayı tutuklandım ve hâlâ tutukluluğum devam ediyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir müzekkere yazıyor ve devletin makamı olarak "Elimde şu şu belgeler var" diyor; fakat bunlar hakikat çıkmıyor. İnanamıyorum. Ben devletten geliyorum, 10 yılımı orduda geçirdim. Şuna inandık ve inandırıldık: Bu ülkede, bu devlette kanunsuz ve kuralsız hiçbir şey yapılmaz; devlet kanunsuz iş yapmaz. Belge yok. Avukatlarım mı bulamadı, biz mi bulamadık, kusur bizde mi? Hâlâ anlamıyorum, hâlâ bir problem var.

"Soruşturmada gizlilik var; yetenekli bir beyefendi çıkıyor ve aynı cümlelerle yazıyor"

Dolayısıyla bunlar yok. Peki, ne var? Bir şey var. Sayın Başkanım, Orhan Cevahiroğlu diye bir tip var. Sözüm ona bu kişi tanık. Bu kişi diyor ki onun dışında da başka bir delil falan yok Başkanım. Başka bir ifade de yok şu ana kadar bu dosyada tutuklanmamı gerektiren başka hiçbir şey yok. Bu kişi diyor ki: "Murat Ongun, Murat Kapki, Hüseyin Köksal, Necati Özkan ve Fatih Keleş isimli şahıslar haftada en az 2 gün Beylikdüzü Mado'da, yine haftada en az 2 gün de Hüseyin Köksal'ın tekstil firmasında bir araya gelirlerdi. Toplantılar yaparlardı. Ellerinde çantalarla çıkarlardı." Böyle diyor bu adam. Yetenekli Bay Emre Erciş de o kadar yetenekli ki daha biz tutukluyken bunları yayınlıyor. Karıştırdım mı? He. Şunu da verir misiniz Sayın Başkanım? Aynı cümleler. Sayın Başkanım aynı cümleler, lütfen okuyun. Biz tutukluyuz, soruşturmada gizlilik var; yetenekli bir beyefendi çıkıyor ve aynı cümlelerle yazıyor bunu.

Tabii bize soruşturma aşamasında sorulan tek soru bu Başkanım, şimdi göstereceğim size, bu soru soruluyor. Ondan sonra da ben bu soruya cevap veriyorum. Şu elimdeki evrak sizde de var, dosyanızda da var, verebilirim de bakarsınız biraz sonra. Ne bu? Şüpheli ifade verme tutanağı. CMK 147. Pardon, Mali Suçlar ve Şube Müdürlüğü, Vatan Emniyet'te alınan bir şey. 37 sayfa benim ifadem Sayın Başkanım. Bu 37 sayfanın başında işte haklarınızı söylüyor, "pişmanlıktan yararlan" ha böyle başlıyor. Ondan sonra telefonunuz, biraz önce Sayın Kalem'in sorduğu soruları soruyor. Sonra bir sürü böyle insanların fotoğrafının olduğu "Şunu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun?" bölümü var, 15 sayfa. Sonra bir 15 sayfa var Başkanım, bakın şuradan başlıyor, 16. sayfadan başlıyor: HTS kayıtları. Tam 15,5 sayfa Başkanım. Bakın, 15,5 sayfa burada bitiyor.

"503 saatlik HTS kayıtlarının hiçbirinde yokum"

Sonra devam ediyor; burası Mado, arkasından devam ediyor, burası da neydi beyefendinin adı, Hüseyin Köksal... Hüseyin Köksal'ın tekstil firması, burası da onun şeyi. Sayfa sayfa, sayfa sayfa... Bunlar bana gösterildi. Ben dedim ki: "Bakalım" Ben hayatımda gitmedim, bilmiyorum. Buradaki insanlardan Murat Kapki'yi tanımıyorum, hayatımda karşılaşmadım. Buradaki insanlardan Hüseyin Köksal'ı hayatımda tanımadım, hiçbir irtibatım yok. Sayın Başkanım bakın; 15 sayfa, 503 gün ve 503 saatlik içeren HTS kayıtları... Tek tek her birine baktım, hiçbirinde yokum. Ne Mado'da varım ne işte Hüseyin Köksal'ın şirketinde varım. Benim şirketim Akmerkez'de, evim Akmerkez'de. Beylikdüzü normal bir trafikte 2 saat, 2.5 saat gidiş; 2 saat, 2.5 saat dönüş. Yani benim haftada 4 gün bütün zamanımı orada geçirmem gerekiyor. Para var ya orada, oraya gideceğiz yani. Lütfen bir sonraki görseli, Görsel 5'i gösterelim. Benim bir kere tek bir yerde kaydım çıktı Başkanım. O kaydı size göstereceğim, orada bulunduğu fotoğrafı göstereceğim. Görsel 5 lütfen.

"Bu ifadeyi devletin kayıtları çürütüyor, buna rağmen iddianamede olduğu gibi duruyor"

Bakın bu ne? Bunu bir haber ajansı çekmiş bu fotoğrafı. 23 Haziran 2019 gecesi saat 23.00-23.30, Ekrem İmamoğlu bir otobüsün üstünde. Ben de o otobüsün içindeyim. Seçimi kazanmışız, kutlamaya Beylikdüzü’ne gitmişiz. Tek HTS o Başkanım, başka bir HTS yok. Eğer HTS kayıtları hakikatse, bu ifade -hani kollukta verdiğim ifade- bütün bu “değerli” sanık Orhan Cevahiroğlu’nun verdiği ifadenin tamamının yalan olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü ifade sadece ona dayanıyor. Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bizim organize bir şekilde bu insanlarla buluşup ihaleye fesat karıştırdığımız, sonra da çantalarla para alıp gidiyorlarmış birileri... Söylediği bu bütün dayanak burada bitti, çöktü bitti. Ama yani bu sanki, bu sanki yok iç şeyde. İfadelerde bu hiç yok sanki, hiçbir yerde geçmedi. Ve 503 gün ve saati gösteren bu HTS kayıtları iddianamede tam 17 kez var bu beyefendinin ifadesi; yani Orhan Cevahiroğlu denen beyefendi. Çok enteresan bir kişilik. Bunun ifadesi iddianamede 17 kez var, Ekrem İmamoğlu’nun 32 kez var, ikişer sayfa olmak üzere. Yani 100 sayfa. İddianamenin 100 sayfası buradan geliyor başkanım. Hayatımda hiç tanımadığım, hiç karşı karşıya gelmediğim, şeklini şemalini bilmediğim, profil olarak asla yan yana gelemeyeceğim bir adamın verdiği bir tane ifade... Bu ifadeyi de devletin kayıtları çürütüyor. Buna rağmen ben bununla tutuklanıyorum ve iddianamede bu olduğu gibi duruyor, muteber bir ifadeymiş gibi bu korunmaya, iddianamede korunmaya devam ediyor. İnanılmaz ya! Liyakat, inanılmaz bir iş yani. Nasıl yapılabiliyor böyle bir şey?

"Benim böyle bir örgüte girmeye ihtiyacım yok"

Murat Kapki, Hüseyin Köksal; hani Beylikdüzü Moto, Hüseyin Köksal’ın tekstil firması. Ya bir kere gitsem diyeceğim ki adamlar bulmuşlar bir şeyi yapmışlar, bir şeyi yanlış yaptık demek ki. Yok Başkanım! Ve biz o sırada yani bu bütün olayların olduğu ve Emre Erciş’in de bunları aynen iddianamede yazıldığı gibi Orhan Cevahiroğlu’nun metni aynen copy-paste’le Twitter’da paylaştığında biz o sırada Vatan Emniyet’teyiz başkanım. Tabii benim kulağımda da hep o Beria’nın sözleri: "Sen adamı getir, ben ona bir suç bulurum." Sen getir diyor ya... Sayın Heyet, sayın savcı; bırakın herhangi bir örgüte üye olmayı... Biraz önce anlattım hikayemi, daha da anlatacağım. Benim böyle bir örgüte girmek için bir ihtiyacım yok. Dünyanın bir sürü ülkesinde bir sürü iş yapmış bir yerden geliyorum ve ben geleceğim, Beylikdüzü’nde -bilmiyorum nereye CV... CV nereye alıyordunuz, hani var mıydı böyle bir şey, iş başvurusu?- Beylikdüzü’nde kurulmuş bir suç örgütüne gideceğim üye olacağım. Yani bu nasıl, bunları nasıl bir araya getirip koyuyorsunuz? Yani bu ikisini nasıl buluşturabiliyorsunuz? İnanamıyorum yani. Hayatımda trafik cezası almadım Başkanım. 41 yıldır araba kullanmıyorum çünkü şoför kullanıyor, hiç trafik cezam bile yok. Adli sicilimde hiçbir şey yok. Ve siz getiriyorsunuz beni bir suç örgütünün özel vasfa haiz üyesi yapıyorsunuz. Yetmiyor, bir de casus yapıyorsunuz. Yüce Türk Devleti’nin geldiği yere bakın.

"Bizi ordudan attılar, kapıları FETÖ’cülere açtılar"

Sayın Başkanım, ben ağzında gümüş kaşıkla doğmuş bir insan değilim; o şanslı insanlardan biri değilim. Ben fakir bir köylü çocuğuyum. Tabii yani zorluklar içinde büyüdük. Daha 13 yaşındayken, 14 yaşıma girmeden askeri lise sınavına girdim, Kuleli Askeri Lisesi’ni kazandım. Arkasından Işıklar Askeri Lisesi’ne nakledildim, oradan mezun oldum. Arkasından Kara Harp Okulu’ndan mezun oldum 1981 yılında ve topçu subayı oldum. Aynı zamanda makine mühendisliği okudum. Sonra 1984’e geldik. Darbeyi yapan darbeci generaller, ben de dahil olmak üzere 1300’ü muvazzaf subay (teğmen, üsteğmen, yüzbaşı), arkasından işte astsubaylar, askeri öğrenciler olmak üzere toplam 5000 kişiyi -hani vardır ya "genç subaylar rahatsız" korkusu- bu nedenle ordudan attılar. Yargı kararı olmadan "Üçlü Kararname" diye uyduruk bir mekanizma çıkardılar ve yargı yolu kapalı... Ve bizi ordudan attılar. Kemalist, düşünen, çalışan vatan evlatlarını ordudan attılar ve kapıları FETÖ’cülere açtılar. Sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

"Darbeci generaller bizi attı da ne oldu?"

Yani yıllar geçti Başkanım; eninde sonunda gerçek ortaya çıkıyor, eninde sonunda hukuk çalışıyor, eninde sonunda devlet çalışıyor. Arkadaşlarım bir dernek kurmuşlardı, "12 Eylül Mağdurları" diye, 12 Eylül Derneği. Bunlar davalar açtılar ve 2012 yılında artık darbeci generallerin hukuk düzeni değişti. Hukuk içinde alınan bir kararla itibarım iade edildi. Türk Silahlı Kuvvetleri beni, devlet beni, kıdemli albay rütbesiyle orduda görev yapmaya davet etti. Aradan 30 yıl geçmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir disiplin düzeni var. Siz 30 yıl boyunca dışarıda kalmışsınız sivil olarak. Dolayısıyla dönmek benim için de ordu için de doğru olmayacağı için; 'Hayır, ben emekli olmak istiyorum' diye dilekçe verdim. Bugün karşınızda kıdemli albay emeklisi statüsüyle bulunuyorum. Devlet itibarımı iade etti. 30 yıllık kıdem tazminatımı ödedi. Orduevlerine giriş hakkımı, silah taşıma hakkımı, yeşil pasaport hakkımı... Bunların hepsini geri verdi bana devlet. Kim kazandı? Ne oldu bu ülkeye yani? 12 Eylül'ün darbeci generalleri bizi attı da ne oldu?

Tabii onlar atarken Amerikalılar şey diyordu; 'Our boys did it' Bizim oğlanlar başardı. Yeşil kuşak teorisi meşhur biliyorsunuz; Afganistan, Pakistan, İran, Türkiye muhafazakarlaştırılacak ki komünizm aşağı inmesin. Onun sonucu başımıza gelenler geldi. FETÖ de o arada girmiş oldu yani. Tabii ben 14 aydır emekli maaşı da alamıyorum. Bırakın ticari hayattaki işlerimi, 14 aydır emekli maaşı alamıyorum Sayın Başkanım. Sağ olsun buradalar; karım, oğlum, kızım... Onlar bakıyorlar bana. Ve bugün bu salonda benim 777 kişiden oluşan devre arkadaşlarım buradalar bir kısmı. Ahmet Zeki Üçok, iyi tanırsınız. Sayın Yakup Batdal, emekli tuğgeneral, aynı zamanda avukat hukukçu. Ve Sayın Ziya Kara ve sevgili evladı bugün destek olmak için benim yanımdalar. Bizim devre arkadaşlarımız bugün ordunun üst kademesindeler. Bir önceki Genelkurmay Başkanı, bir önceki Kara Kuvvetleri Komutanı, bir önceki 1. Ordu Komutanı ile şu anki Genelkurmay Başkanı ve şu anki Kara Kuvvetleri Komutanı benim devre arkadaşlarım. Ve ben buradayım. Neden? Casusluktan. Neden? Yolsuzluktan. Anlatacağım biraz sonra Sayın Başkanım.

Tekrar 1983'e dönmek istiyorum. Çünkü hani darbeci generallerin bize hak gördüğü o işlemden sonra bir karar verdim. Dedim ki ben hukukçu olayım. Hukukçu olayım, medeni haklar avukatı olayım, başına bu gibi haller gelen insanların haklarını savunayım. Üniversite sınavına girdim, tek tercih Ankara Hukuk yazdım. Ankara Hukuk'u kazandım ve dört yıl orada okudum. Ama sonra, sonra tesadüfen reklamcılık işine girdim. Ve gördüm ki orada çok hızlı iş yapabiliyorum. Çünkü ordudan aldığım eğitim aslında buna hazırlamış beni. Tabii işi düzgün yapabilmek için ODTÜ İşletme'de işletme masterı yaptım. 42 yıldır Sayın Başkanım bu sektörde çalışıyorum. Yüzlerce insanı çalıştırdım. Hep rol model oldum. Hep çok yüksek vergi ödedim, çok yüksek. Bizim bankacılar bize gelir arada bir; 'Yahu Necati Bey, Akmerkez'de oturuyorsunuz ama öbür şirketler sizin kadar vergi... Onlar o kadar büyük ki, sizin cironuz ne ki bu vergiyi veriyorsunuz?' derler. Beni korumak istediğinden çok o para kendi hesabında kalsın da şubenin performansına eklensin diye bunu söylüyor ama bana bir yandan da şunu söylüyor; 'Siz saflık yapıyorsunuz' diyor. Ben de diyorum ki; 'Hayır, biz en yüksek vergiyi vereceğiz. Ne hak ediyorsa devlet, devlet onu vereceğiz.'

"AK Parti hükümetiyle de çok uzun yıllar çalıştım"

Tabii bu 42 yıl boyunca Başkanım, yüzlerce işletmenin, markanın binlerce kampanyasını yaptım. Ve devletle de çok çalıştım. Şirketimi Ankara'da kurduğum için o zamanlar; Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası, Aselsan, TÜBİTAK, Türk Silahlı Kuvvetleri, BDDK, TMSF, Türk Telekom, Halkbank bağlı şirketler... Biraz önce söyledim, bunların hepsi bana geldi, hiçbirisinin gidip kapısını çalmadım. Biliyorlar ki işimizi iyi yapıyoruz. Sektörde iki üç kişiye sorduğunuz zaman kimin ne yaptığını anlıyorsunuz, bana geldiler. Ve ben 2002-2016 yılları içerisinde AK Parti hükümetiyle de çok uzun yıllar çalıştım. Ulaştırma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü, Ekonomi Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Başbakanlık... Bütün bunlar ve bunların bağlı kuruluşlarına hizmetler verdim. Halkbank, Kredi Garanti Fonu, Mersin Akdeniz Oyunları, İzmir Expo, yurt dışı tanıtım... Dolayısıyla bütün buralarda, Türkiye'nin 23 ülkede yurt dışı tanıtımını yaparak, Türkiye'ye gelen turist sayısı 7 milyondan 40 milyona çıktı, orada bir parça katkımız oldu başkanım. Karınca kararınca katkımız oldu.

Ama hayatımın hiçbir döneminde fanatik olmadım, hiçbir döneminde. Profesyonel bir iletişimciyim, bağımsız bir iletişimciyim. Dolayısıyla da ben ülkeme ve devlete hizmet ettim diye baktım her zaman. Şu partinin hükümetine, bu partinin hükümetine hizmet ediyorum diye bakmadım. Sayın Ecevit'le de çalıştım, Demirel'le de çalıştım, Özal'la da çalıştım, Tayyip Bey'in hükümetleriyle de çalıştım. Çünkü yani devlete hizmet etmenin başka bir yolu yok ki benim çalıştığım sektörde."

Kaynak: Gazete Oksijen