19 Ocak 2026, Pazartesi
28.11.2025 04:30

CHP ve Kürtler

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

CHP’nin, İmralı Adası’na gidip Abdullah Öcalan ile görüşecek heyete üye vermemesi büyük bir tartışma başlattı. CHP, İmralı ziyaretini Öcalan’ın TBMM tarafından Kürt meselesinin çözümünde resmî bir ‘muhatap’ olarak tanınması anlamına gelebilecek bir adım olarak gördü ve heyete katılmadı. Öcalan’ın TBMM delegasyonu tarafından ziyareti, iktidar tarafından ‘kurucu önder Öcalan’ın muhatap olarak tanınması ve tasdiki’ olarak çerçevelendi. Oysa bugün Kürt toplumu Öcalan’ın kurduğu çerçeveye sığmayacak kadar çeşitli ve çok sesli. CHP bugün Öcalan’a ‘hayır’ dedi. Peki Kürtlere ne diyecek?


CHP’nin, İmralı Adası’na gidip Abdullah Öcalan ile görüşecek heyete üye vermemesi büyük bir tartışma başlattı. Parti, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na katılmış olmasına rağmen, İmralı ziyaretini Öcalan’ın TBMM tarafından Kürt meselesinin çözümünde resmî bir “muhatap” olarak tanınması anlamına gelebilecek bir adım olarak gördü. Heyete katılmadı. Bu tutum, CHP tabanının büyük bölümünün görmek istediği bir tavırdı; dahası Türkiye toplumunun, esasını DEM seçmenin olușturduğu geniș bir Kürtler kesimi hariç, toplumun yüksek bir çoğunluğunun Öcalan’ın muhatap alınmasına karşı olduğu açık.

Öte yandan, CHP’nin kararı DEM Parti, genel olarak PKK network’ü ve yeni “süreç”ten büyük beklentileri olan çeşitli çevreler tarafından sert biçimde eleştirildi. CHP’nin “cesaret gösteremediği”, “risk alamadığı” ya da “Kürt sorununda eski kodlarına döndüğü” yönündeki iddialar adeta bir bombardıman halinde CHP’nin üzerine boca edildi. CHP’nin bu bombardıman karşısında kısmen Ekrem İmamoğlu’nun X paylaşımı dışında kendinden emin bir duruş sergilediğine emin değilim. Belki yarın (bu satırları salı günü yazıyorum) Özgür Özel’in grup konuşmasında bu pozisyonu görebiliriz. 

Ben CHP’nin tutumunu birçok açıdan doğru bulanlardanım. Bunu, Kürt meselesi üzerine düşünen yazan; Türkiye’nin tarihsel bir yüzleşmeye, kapsamlı sosyal, siyasal ve kurumsal adımlar atmasına, eşit yurttaşlık çerçevesinin ötesinde Kürtlerin kolektif varlık olarak tanınmasının tartışılması gerektiğini defalarca vurgulamış; Kürtlerin tarihi yaralarının kapatılmadığı, onların mutsuz olduğu bir ülkede hepimizin mutsuz olacağını söylemiş bir tarihçi olarak ifade ediyorum.

CHP’nin bu adımının yeni bir dönemin kapısını aralaması gerektiğini düşünüyorum. CHP, kendi Kürt meselesi tezini ve çözüm önerilerini, PKK network’ünün yıllardır tekelinde tuttuğu söylemin dıșında güçlü ve cesur bir alternatif olarak koymak zorunda. Bunu yaparken, sona ermesi mukadder olduğu anlaşılan CHP–DEM kapalı ittifakının, CHP’nin Kürt meselesi konusunda kendi ayakları üzerinde durması açısından hiç de kötü olmayacağını düşünüyorum. 

Kendi pozisyonumu aşağıda daha net ifade edeceğim. Ancak önce, CHP’nin bu adımını taktik olarak yanlış ya da taktik olarak doğru bulanların tezlerine kulak verelim.

“CHP hem taktik hem stratejik açıdan hatalıdır” argümanı

CHP’yi düşmanlaştıran ve açık agresyon içeren tepkileri bir kenara bırakıyorum. CHP’nin pozisyonunu makul bir çerçevede yanlış bulanların temel argümanı şu: Bu karar, CHP ile Kürt toplumu arasındaki son yıllarda kapanmaya başlayan mesafenin yeniden açılmasına yol açacak; bu da demokratik muhalefetin geleceği açısından istenen bir sonuç değil. Öcalan’ın tanınması Kürt toplumu açısından yüksek bir sembolik anlam taşımaktadır. CHP’nin bunun farkında olması gerekir. Eğer farkında değilse bunun bir tür şuur kaybı olduğu söylenebilir. Yok eğer, farkında olup buna rağmen Öcalan’ın sembolik önemini reddediyorsa bu CHP’nin Türk milliyetçi–ulusalcı popülizme teslim olduğu anlamı taşır. 

Bu bakışa göre, CHP’nin Öcalan’ı baş müzakereci olarak tanımaması, partinin Kürt meselesinin çözümüne dair gereken tarihsel sıçramayı yapma kapasitesinin olmadığına delalet eder.  

“CHP taktik açıdan doğru yapmıștır” argümanı

Bu eleştirilere karşı CHP’nin kararını taktik açıdan doğru bulanların argümanları ise şöyle (yine barış süreçlerine kategorik olarak karşı çıkanları dışarıda tutuyorum): Mevcut “süreç”, her ne kadar güvenlik bürokrasisinin MHP’yi yanına alarak kurguladığı ve partiler üstü bir çerçeve olarak sunulsa da-ya da böyle sunulduğu iddia edilse de-temel motivasyonun Erdoğan rejimi tarafından süreç üzerinde tam bir araçsallaştırma olduğu açık. Amaç, risk ve maliyetin siyasal olarak herkes tarafından paylaşılması, fakat olası kazanımın yalnızca Erdoğan’ın iktidarda kalma stratejisine entegre edilmesi.

Bu argümana göre eldeki koşullarda CHP’nin İmralı’ya üye göndermesi, 19 Mart’tan bu yana mobilize ettiği kendi tabanıyla sert bir çelişki yaratacak ve partinin yükselen momentumunu ciddi biçimde zedeleyecekti. Evet, DEM Parti ve DEM Parti’ye oy veren Kürt seçmenlerle kısa vadede bir mesafe oluşabilir; ancak CHP, komisyonu terk etmediği ve Kürt sorununun çözümüne dair aktif rol almaya devam ettiği sürece bu mesafe yeniden kapanabilir. Dahası, CHP’nin sürece bu biçimde dahil olmaması, Erdoğan’ın Öcalan’la aynı karede görünme yükünü tek başına taşıması anlamına geliyor (Bahçeli zaten bir maliyet ödemiyor). Bu maliyetin Erdoğan açısından hiç de hafif olmadığı ortada; nitekim görüşmenin AKP basını tarafından yavaș yavaș unutturulmaya çalışılması da bunun göstergesi.

Bu argümanı yapanlara göre CHP’nin taktik hamlesinin partiyi uzun vadede zor durumda bırakacağına dair güçlü bir kanıt yok. Demokratik bloğu tümüyle terk edip kendi tabanının onaylamadığı AKP-MHP eksenine yönelmek DEM Parti açısından kolay değil. Bu nedenle DEM Parti ile CHP arasındaki ilişkilerin, gerginlik yaratan bu kararın ardından yeniden onarılması pekâlâ mümkündür.

CHP’nin stratejik kararının anlamı 

Gelelim CHP’nin kararını, taktik bir hamlenin ötesinde, neden doğru olduğuna, ya da benim bu hamleyi taktik bir girişimin ötesinde manalı gördüğüme. 2024 seçimlerinden sonra Yektan Türkyılmaz ile birlikte kaleme aldığımız bir dizi yazıda, CHP-HDP/DEM işbirliğinin büyük bir sol-demokratik blok yaratma kapasitesine sahip olduğunu, oy potansiyelinin 2024 seçimlerinde gördüğümüz gibi rahatlıkla yüzde kırkları aşabileceğini vurgulamıştık. Özellikle Öcalan’ın “önderliği” altında şekillenen, Yektan’ın ifadesiyle “örgüt-toplum” tasarımının dışında kalan geniş kesimleri kucaklamayı hedefleyen HDP deneyimini çok değerli buluyordum. Demokratik muhalefetin oluşturduğu söylem ve temsil ettiği farklılıklar açısından HDP’nin adeta bir “lider parti” olma iddiası taşıması da bu değerin önemli bir parçasıydı.

Ancak son dönemdeki gelișmeler bu demokratik açılım deneyiminin fiilen sona ermesiyle sonuçlandı. 2024 yerel seçimleri sırasında DEM’in rejimle yeni bir müzakere sürecine yönelme eğilimi zaten belirginleşmişti. Kürt seçmenin baskısı sayesinde DEM’in muhalefet bloğundan o aşamada kop(a)madığını söyleyebiliriz; ancak 2025’te yaşanan gelişmeler, DEM’in Kürt sorununun çözümünde “baş müzakereci” olarak tanımladığı Öcalan ile rejim arasındaki ilişkide bir tür aracı konumuna çekildiğini gösterdi. Bugün bu konum hâlâ devam ediyor.

2025 başında derinleşen ekonomik buhranın da etkisiyle, dramatik biçimde oy kaybeden ve siyasal meşruiyeti ciddi biçimde sorgulanır hale gelen rejim bileşenlerinin çok sert ve radikal hamlelere yöneldiği ortaya çıktı. Bu hamlelerin biri, 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan ve kısa sürede CHP’ye karşı topyekûn bir taarruza dönüşen “19 Mart süreci”, diğeri ise bununla eşzamanlı ilerleyen, mimarisi güvenlik bürokrasisinin bir kanadınca inşa edilen, Bahçeli ve Öcalan arasında kurulan “Terörsüz Türkiye” süreciydi.

Bu iki gelișmenin birbirinden bağımsız olmadığını, rejimin 2025 hamlesinin tam da bu ikili yapı üzerine kurulduğunu görmek gerekir. Bir yanda CHP’nin iktidar olma ihtimalini ortadan kaldırmaya dönük yargısal–idari saldırı; diğer yanda ise Kürt hareketini Öcalan’ın önderliğinde rejime entegre etmeyi hedefleyen bir müzakere mimarisi. 

Bu perspektifin farklı ve açık ifadelerini Bahçeli’nin söyleminden izlemek mümkün oldu. Bahçeli’nin çizdiği çerçeve, bin yıllık “Türk-Kürt kardeşliği”ni demokratik cumhuriyet, eşit yurttaşlık ve bireysel özgürlükleri yok sayarak-hatta onları baskılayarak-kurulan yeni bir rejim tasarımıyla anlamlandırıyordu. Bu tasarımda Sünni Türklük “büyük abi”, Öcalan’ın denetimindeki Kürtlük ise “küçük kardeş” rolüne yerleştiriliyor; tarihsel ve dini referanslarla güçlendirilen bir hiyerarşik yapı öneriliyordu. Erdoğan buna bir de Arapları ekleyerek kendi bölgesel vizyonuna bağladı.

Bu yeni rejim tasarımının anayasal ve kurumsal çerçevesi ise Cumhurbaşkanı’nın hukuk danışmanı Mehmet Uçum tarafından detaylandırıldı. Uçum’un tahayyülünde devlet ve toplumun birleştiği, aşırı merkeziyetçi; yerel yönetimlerin tamamen merkezi vesayete geçtiği; devlet başkanının olağanüstü yetkilerle donatıldığı; “milli yargı”nın ise uluslararası hukuk ve AİHM gibi bağlayıcı kurumlarla ilişiğinin neredeyse kesildiği güçlendirilmiş bir merkezi devlet modeli vardı.

Bahçeli ve Öcalan’ın kesiştiği noktada ise bu merkezi devletin (ya da bir ihtimalle iki uluslu merkezi devletin) içinde Kürt halkının temsilinin Öcalan’a zimmetlenmesi öngörülüyordu. Bireysel hak ve özgürlükler merkezi ulus devlet yapısı altında bastırılırken, Kürtlerin kolektif hakları Öcalan’ın tanınmasına indirgenmiş bir rejim mimarisi ortaya çıkıyordu. Bu modeli Bahçeli “muhatap kurucu önder Öcalan’dır” diyerek açıkça ifade ediyordu. Bu modelde Kürt toplumu, siyasal özne olma kapasitesini hiyerarşik bir temsil içinde Öcalan’a devrediyordu. 

Öcalan’ın TBMM delegasyonu tarafından ziyareti sürecin baș mimarı Bahçeli tarafından “Kürt hareketinin kurucu önderi” Öcalan’ın muhatap olarak tanınması ve tasdiki olarak çerçevelendi. Yani ziyaret, “Öcalan’ı dinlemek” değil, onun kurucu önderliğinin tasdiki olarak bir sembolik değere sahipti. CHP İmralı’ya giderek bu tasarımı kabul etmediğini ifade etmiş oldu. 

DEM Parti’nin de içinde yer aldığı PKK network’ünün CHP’nin tavrını sert bir şekilde eleştireceği belliydi. Çünkü CHP’nin onaylamadığı bir tanınmanın tarihsel ve ahlaki meşruiyetinin olușması zordu. Öcalan’ın Kürt halkını tek başına temsil ettiği tezini savunan yazılar, CHP’nin bu “gerçeği” görmediğini iddia ederken, CHP ise tam tersine Öcalan’ın “Kürtlerin önderi” olarak tanımlanmasının yeni rejimin inşasında kritik bir merhale olduğunu adeta ifşa ediyordu.

PKK meselesi ve Öcalan’ın “önderliği”

Türkiye, PKK’yı ve onu doğuran tarihsel koşulları hiçbir zaman hakkıyla tartışmadı. PKK’nın liderlik kurgusunu, örgütlenme modelini, toplum tasarımını, siyasal stratejisini soğukkanlı biçimde analiz edemedik. Eskiden bunun nedeni açıktı: PKK üzerine nesnel analiz yapmak bile tabu kabul ediliyor, en ufak bir eleştirel çaba “PKK sempatizanlığı”yla yaftalanabiliyordu. Bugün ise farklı bir sebeple tartışamıyoruz: PKK’nın tasfiye edildiği ve Öcalan’ın “önderliğinde” yeni bir Kürt toplum modeli yaratılmaya çalışıldığı bir dönemde, tartışma “terörist başı” ile “kurucu önder” ikiliğinde sıkışmış durumda.

Kürt entelektüelleri de bu konuda yeterli cesareti gösterebiliyor mu? PKK’nın Kürtler arasında güçlü bir kamuoyu inşa etme ve bunu çeşitli araçlarla uzun yıllar boyunca belirleyici kılma kapasitesine sahip olduğu biliniyor. Bugün Kürtler için PKK ve Öcalan hakkında eleştirel bir pozisyon almak, kendini Erdoğan’a ya da Barzani’ye yaslamadan konuşmak hâlâ zor. Ama her hâlükârda şunu ifade etmek gerekiyor: Bu tartışmanın önce Kürtler arasında yapılması gerekir. Benim gibi Kürt olmayıp bu konuda düşünen, fakat bunu yaparken “madun” grupla dayanışma içinde olmayı, dayanışma ile dayatma arasındaki farkı bilerek hareket etmeyi önemseyen biri için bu konuda yazmak hiç kolay değil.

Buna rağmen gelinen noktada şu gerçek açık: Öcalan’ın “önderliğinin” ve “muhataplığının” tasdiki, rejimin yeni tasarımının merkezine yerleşmiş durumda. Kürt meselesi ile demokrasi meselesi artık, belki eskisinden daha da kuvvetli șekilde, Kürtçe tabirle, tev li hev, birbirine dolanmış, birbirine bağlı, hâle gelmiş durumda.

İzin verilirse, şunu da yazmak zorundayım: Bugün Kürt toplumu Öcalan’ın kurduğu çerçeveye sığmayacak kadar çeşitli ve çok sesli. Ya da daha doğru bir ifadeyle, çok sesliliğin imkânlarını arayan bir toplum. Örgüt-toplum modelinin yerine, özgür bireylerden oluşan, kendi kararlarını verebilen, “tek önder” ihtiyacına mahkûm olmayan bir siyasal topluluk var artık. Bunun en somut göstergesi 2019, 2023 ve 2024 seçimleridir. Baskıcı bir rejime karşı Kürt seçmen, Kürt siyasal elitlerin hesaplarının çok ötesinde, demokratik muhalefetin parçası değil adeta belirleyicisi oldu.

Bu tespit, PKK’nın ve Öcalan’ın Kürt tarihi içindeki dönüștürücü rolünü yok saymak anlamına gelmiyor; yalnızca Kürt toplumunun PKK ve Öcalan’ı aşmakta olduğunu gösteriyor.

CHP’nin tavrı da Öcalan’ın tamamen dinlenmesini reddetmiyor. Fakat Bahçeli’nin tasarladığı şekilde Öcalan’ın “Kürtlerin baş müzakerecisi ve önderi” olarak tescil edilmesini kabul etmediğini ortaya koyuyor. Bu bence doğru bir tavırdır. Bugün “bir önderin” müzakere ve çözüm sürecini tekeline aldığı bir ortamda ne gerçek bir siyasal çözüm olur ne de toplumsal bir barış inşa edilebilir. CHP farkında mı bilmiyorum, ama bu tutum, çözüm sürecinin “önderlerin tekelinden” çıkmasına, PKK’nın silah bırakması meselesinin ötesine geçerek, yeniden toplumsallaşmasına ve siyasallaşmasına önemli bir katkı sunabilir.

CHP’nin tarihsel sorumluluğu

Bu aşamada CHP’nin önünde gerçekten büyük bir sorumluluk duruyor. Yeni parti programını açıklayan CHP’nin, reaksiyoner ya da ulusalcı bir çizgiye savrulmaktan özenle kaçınarak kendi Kürt meselesi tasavvurunu cesur bir şekilde ortaya koyması ve çözüm önerilerini güçlü, açık ve tutarlı bir çerçeve içinde masaya koyması gerekiyor.

Daha da açık konuşayım: Öcalan’ın pozisyonunu reddetmek, Kürt olmayanlar açısından siyaseten getirisi yüksek bir hamle olabilir. Ancak Kürtler açısından bu mesele çok daha karmaşık ve duygusal yüklüdür. Eğer Öcalan’ı-yani Kürt meselesini Türk tarihinin merkezine sokmuş, Türk milliyetçisi bir partinin bile kabul ettiği bir paradigmayı-reddediyorsanız, Kürtleri kazanmanız için çok daha radikal, çok daha ilham verici bir gelecek tasavvuru ile onların karşısına çıkmanız gerekir.

Öcalan’ın reddi Kürtler için iki anlama gelebilir:Ya geriye dönüş… Ya da Öcalan’ı geride bırakan, çok daha eşitlikçi, daha özgürlükçü bir projenin mümkün olduğu bir yeni siyasal çerçeve.

CHP bugün Öcalan’a “hayır” dedi. Peki Kürtlere ne diyecek?

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Ali Yaycıoğlu
Ali Yaycıoğlu