21 Ocak 2026, Çarşamba
21.11.2025 04:30

Süreç ve iddianame kavşağında Türkiye

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Bahçeli’nin zihninde nasıl bir tasarım olduğunu netleştirmek hâlâ kolay değil. Onun için bu süreç yalnızca Öcalan’ın rehberliğiyle PKK’nın tasfiyesiyle sınırlı bir güvenlik operasyonu mu? Yoksa bunun ötesinde, birkaç kez ima ettiği gibi, Türkiye’yi yeni bir Türk–Kürt kurucu ittifakına taşıma iddiası mı var? Kimi davalar güçlü iddianameleriyle, kimileri ise güçlü savunmalarıyla tarihe geçer. Kimi iddianameler utanç metni olarak yerini alır. Kimi savunmalar ise siyasal mücadelelerin referans metni olur. İBB iddianamesi ve davası da Türkiye tarihinin en önemli davalarından biri olacak


Türkiye’de olup bitenler her açıdan baş döndürücü.

Devlet Bahçeli’nin inisiyatifiyle başlayan; Öcalan’ın meşru muhatap olarak konumlanmasıyla yeni bir evreye geçen; Erdoğan’ın ise kendi çıkarına hizmet edip etmediğine bir türlü karar veremediği yeni Kürt barış süreci, Türkiye siyasetinin belki de son yıllardaki en dramatik gelişmesi. Şu aşamada sürecin nasıl ilerleyeceği belli değil. Henüz toplumda bir rıza üretilebilmiş değil; siyasî elitler arasında devam eden müzakerelerin neler doğuracağını kestirmek de kolay değil.

Kurulan komisyonun İmralı’ya giderek Öcalan’la görüşmesi hangi sonuçları doğurur? Öcalan’ın yeniden ve daha da güçlenmiş bir aktör olarak ortaya çıkması, Erdoğan’ın ömür boyu cumhurbaşkanlığı ve sonrasında koltuğu ailesinden birine “emanet etme” projesiyle ne kadar uyumlu?

Daha temel bir sorun da şu: Demirtaş hâlâ hapisteyken bu sürecin inandırıcılığı olabilir mi? Üstelik AİHM kararına rağmen hukuken özgürlüğüne kavuşması gereken Demirtaş’ın salıverilmesini Erdoğan’ın istemediği açık. Buradaki çelişki süreci baştan sakatlayan bir unsur olarak duruyor.

Bu karmaşık denkleme bir de Suriye’deki gelişmeler ekleniyor. Donald Trump ile Ahmed al-Şara arasındaki temasın Erdoğan’ın elini ne kadar güçlendireceği henüz belli değil. Ama şu açık: Trump’ın “otokratlar kulübü”nde artık önemli bir sandalyesi olan Erdoğan, Suriye’de Economist’in yakın tarihli analizinde belirttiği gibi bir “vasal devlet” kurmak, hatta bir tür müstemleke oluşturmak istiyor.

Lenin’in emperyalizm teorilerinden beri bilinen bir yaklaşım vardır: Emperyalizm devletlerin kendi iç krizlerini başka coğrafyalara ihraç etmesinden doğar. Türkiye’ye “emperyalist devlet” sıfatı tarihsel olarak pek yakıştırılmamıştır. Ancak nihayetinde bir imparatorluğun bakiyesine dayanan bir cumhuriyetin dış müdahalelere karşı hep temkinli, buna karşın yakın çevresine müdahale konusunda da hiç çekingen olmadığı ortadadır.

Bahçeli Doktrini 

Bugün Suriye’de yaşanan ise klasik anlamda bir “dış müdahale”den çok daha fazlası:
Yeni bir devlet oluşum sürecinin hamiliğini üstlenmek ve bunu Türkiye’de kurulmakta olan yeni rejimin emperyal bir projesine dönüştürmek.

Yalnız Devlet Bahçeli’nin son çıkışlarını ayrıca değerlendirmek gerekiyor. Bahçeli’nin zihninde nasıl bir tasarım olduğunu netleştirmek hâlâ kolay değil. Onun için bu süreç yalnızca Öcalan’ın rehberliğiyle PKK’nın tasfiyesiyle sınırlı bir güvenlik operasyonu mu? Yoksa bunun ötesinde, birkaç kez ima ettiği gibi, Türkiye’yi yeni bir Türk–Kürt kurucu ittifakına taşıma iddiası mı var?

Bahçeli’nin son konuşmasında Kürt sorununun tarihini “bir buçuk asra” yayması son derece dikkat çekici. Bu vurgu, onun zihninde neredeyse Hamidiye Alayları öncesine, belki daha da geriye giden bir merkez–Kürt ilişkileri modelinin ipuçlarının bulunduğu izlenimini veriyor. Eğer gerçekten böyle bir tarihsel çerçeveye yaslanıyorsa, bu durum Bahçeli’nin tasarladığı şeyin yalnızca mevcut çatışmanın yönetimi değil, yeni bir rejimsel yeniden kuruluş olduğunu düşündürüyor.

Peki bu tasarımın kurumsal, belki de anayasal altyapısı nasıl şekillenecek? Çok sınırlı bir toplumsal destekle böylesine radikal bir dönüşümün taşınması mümkün mü? Türkiye siyasetinin mevcut güç dengeleri böyle bir “kurucu ittifak”a gerçekten izin verir mi? Bahçeli’nin bu belirsiz ama giderek genişleyen söylemi, sürecin yönünü belirleyebilecek en kritik unsurlardan biri olarak karşımızda duruyor.

Ancak tabloda göze çarpan büyük bir eksiklik var: Birçoğumuz için vazgeçilmez olan demokrasi ve hukuk devleti vurgusu şekillenmekte olan Bahçeli doktrininde mevcut değil. Bu eksiklik giderilmediği sürece, atılan her adım ister “kurucu”, ister “tasfiye edici”, ister “ittifak kurucu” bir hamle olarak sunulsun, Türkiye’nin geleceğini sağlam bir zemine oturtması mümkün olmayacaktır.

19 Mart süreci ve İBB iddianamesi 

Diğer yandan, 19 Mart’ta önce Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan ve ardından tüm CHP’ye yönelen yargı taarruzunun nereye evrileceği de belirsiz. Erdoğan’ın son dönemde sıkça tekrarladığı “Türkiye bir yargı devletidir” ifadesi, aslında zihnindeki yeni rejim tasarımında yargıya biçtiği özel rolü ele veriyor. Erdoğan’ın kontrol alanında olduğu artık kimse için sır olmayan kritik yargı birimlerinin yürüttüğü operasyonlar, sadece rakiplerini tasfiye edip kendi siyasi ömrünü uzatmaya yönelik klasik bir güç konsolidasyonu değil; aynı zamanda rejimin hukukî altyapısını yeniden kurma çabası.

Erdoğan’ın, kendi geçmişine bakarak, yargının siyasete bu derece müdahil olmasını “siyasetin doğal bir parçası” olarak gördüğü anlaşılıyor. Yargının rakiplerin üzerine salınmasını bir güç oyunu, siyasetin kaçınılmaz bir unsuru olarak kodluyor. Fakat bugün yaşananlar bunun da ötesinde: Yargıya biçilen görev yalnızca Erdoğan’ın siyasi alanını temizlemek değil; yeni rejimin ön hazırlığını yapmak, yeni meşruluk sınırlarını çizmek.

Geçen hafta ortaya çıkan İBB iddianamesi tam da böyle bir metin. Tuncer Bakırhan’ın grup toplantısında söylediği gibi gerçekten bir “labirent”: 4000 sayfaya yakın, mantık hataları, tuhaf tekrarlar ve absürt ifadelerle dolu, sanki insanların içinde kaybolmaları için hazırlanmış bir metin. Ekrem İmamoğlu’nun avukatlarından Fikret İlkiz’in ifade ettiği gibi, savunma hakkını fiilen ortadan kaldırıyor. Karşınıza 4000 sayfalık, içinin doluluğu tartıșmalı ama hacmiyle ezici bir metinle çıkan savcılık, davalının kendini savunamaması ve savunmanın paralize olması için özel bir mimari kurmuş izlenimi veriyor.

Ama belki daha önemli bir husus var: Bu iddianame yalnızca kötü yazılmış, savunma hakkını paralize etmeyi amaçlayan bir metin değil; aynı zamanda örtük bir biçimde bir kurucu belge olma iddiası taşıyor.

İddianame, yeni rejimin meşru–gayrimeşru ayrımını yeniden tanımlamaya girişiyor. Öncelikle merkezi devletin yerel yönetimler üzerinde kurmaya hazırlandığı hegemonik yapıyı açık biçimde yansıtıyor. Türkiye’nin çok eskilere uzanan yerel yönetim geleneğini, mahalli idarelerin devlet erkinin tamamlayıcı ve kurucu bir unsuru olma hâlini, adeta tasfiye eden bir yaklaşım benimsiyor. Yerel yönetimi normal denetim mekanizmalarıyla değil, icabında gayrimeşru bir örgüt şemasının parçası olarak tanımlayabileceğini gösteriyor.

Aynı zamanda, Türkiye’de bir siyasetçinin bulunduğu makamlardan yükselerek cumhurbaşkanlığına talip olmasını da gayrimeşru bir girişim gibi kodluyor. Şahsileşmiş iktidarı seçim yoluyla değiştirme ihtimalini daha en baştan gayrimeşrulaştırıyor. Metnin satır aralarında kurulan formülasyon aslında şu iddiayı inşa ediyor: Bu ülkede yürürlükteki siyasi iktidarı seçimle değiştirmek için siyasal faaliyet yürütmek başlı başına potansiyel bir suç alanı olarak görülüyor. İşte İBB iddianamesi, tüm tuhaflığına rağmen, yeni rejimin meşruiyet mimarisinin nasıl kurulmak istendiğine dair çok önemli bir işaret fişeği.

Türkiye iddianameler tarihi 

Türkiye tarihi aynı zamanda siyasal davaların, iddianamelerin ve savunmaların tarihidir. Mithat Paşa’yı mahkûm eden ve Abdülhamid’in yeni rejimini kuran 1881 Yıldız Mahkemesinden Malta yargılamalarına; oradan İstiklal Mahkemelerine ve İzmir Suikastı davalarına uzanan bir çizgi… Nazım Hikmet’in yargılanması ve savunması, Yassıada mahkemeleri, Denizlerin idamla sonuçlanan davaları, Kahramanmaraş katliamı yargılamaları, 12 Eylül davaları…1990’ların başında Leyla Zana ve arkadaşlarının yargılanması, ardından Öcalan davası, Sivas katliamı davaları, Erdoğan’ın şiir nedeniyle yargılanması, Ergenekon ve Balyoz süreçleri, Gezi davaları, Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklulukları, Osman Kavala davası, 15 Temmuz darbe davaları…

Bitmek bilmeyen; her biri kendi döneminin siyasal düzenini şekillendiren ya da sarsan uzun bir liste… Kimi davalar güçlü iddianameleriyle, kimileri ise güçlü savunmalarıyla tarihe geçer. Kimi iddianameler utanç metni olarak yerini alır. Kimi savunmalar ise siyasal mücadelelerin referans metni olur. İBB iddianamesi ve davası da Türkiye tarihinin en önemli davalarından biri olacak. Bu önem davanın “büyüklüğünden”, iddianamenin hacminden ya da medyatik niteliğinden kaynaklanmıyor. 

Bu davayı önemli kılan, iddianamenin satır aralarında yeni rejim arayışının bir tür alt metninin belirmesidir. Muhalefet etme ve iktidara gelme çabasının, demokrasinin temel mekanizmasının, yolsuzlukla ilişkilendirilerek neredeyse gayrimeşru ilan edilmesidir. Ve belki de en önemlisi, iddianamenin demokrasiye ve hukuk düzenine yönelttiği örtük reddiyedir.

İşte bu nedenle, bu davada ortaya konacak savunma da Türkiye tarihinin en önemli metinlerinden biri olmak zorundadır. Böyle bir savunma yalnızca iddianameye cevap vermekle yetinemez; Türkiye’nin geldiği aşamayı tarif eden, bunu yurttaşlarla paylaşan ve tarihe mıhlanacak bir siyasal metne dönüşmelidir. Adeta iddianamenin kurucu metin olma iddiasına karşı, ona denk bir karşı-kurucu metin iddiası ortaya koymalıdır.

Sonuç

Evet, dedim ya baș döndürücü gelişmeler. Türkiye tarihin bekleme salonunda demiştim. Bekleme salonunda çok ilginç gelişmeler oluyor. Bekleme salonu adeta bir arena. Birçok kapı var. Ülkemiz hangi kapıdan girecek? Bu bize bağlı.  

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Ali Yaycıoğlu
Ali Yaycıoğlu