23 Ocak 2026, Cuma
10.12.2025 10:56

BİFO ve Barbara Hannigan’dan muhteşem konser

Orkestra şefi ve soprano Barbara Hannigan, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile gerçekleştireceği eşsiz bir performans için 11 Aralık Perşembe gecesi Lütfi Kırdar’da olacak: “Sessizlik benim için yokluk değil; hem hayatta hem müzikte bir ihtimal alanıdır.”
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

11 Aralık Perşembe akşamı Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, Lütfi Kırdar’da sezonun en çarpıcı buluşmalarından birine ev sahipliği yapacak. Hem orkestra şefi hem soprano olarak uluslararası alanda benzersiz bir konuma sahip olan Barbara Hannigan, Strauss’un İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından kültürel belleğe bakan Metamorphosen’i ile Poulenc’in aşk, yalnızlık ve hayal gücü arasında gidip gelen dramatik monodisi La voix humaine’i (İnsan Sesi) aynı programda bir araya getirecek.

Hannigan’ın vurguladığı “duyguların sürekli dönüşümü” fikri, bu iki eserin ortak eksenini oluşturuyor. Video sanatçısı Clemens Malinowski’nin gerçek zamanlı projeksiyonlarıyla güçlenecek La voix humaine ise, Hannigan’ın hem söyleyip hem yönettiği eşsiz performans dili sayesinde İstanbul’da nadir görülen bir sahne deneyimine dönüşecek. Bu konser, hem BİFO’nun esnek ve yoğun ifadesiyle hem de Hannigan’ın sınırları zorlayan yorumculuğuyla, insan sesinin ve insan hâlinin kırılgan alanlarına açılan bir akşam vaat ediyor.

Hayatınız şu sıralar nasıl gidiyor? Son günlerde sizi mutlu eden şeyler neler?

Hayat harika, teşekkür ederim. İsveç’te, New York’ta ve tabii Milano’da La Scala’da gerçekleşen performanslarla inanılmaz yoğun bir sonbahar geçirdim. Çok fazla şeflik, çok fazla yolculuk ve çok fazla müzik vardı. Yakın zaman önce La Scala’da La voix humaine’i o orkestrayla, o ikonik opera sahnesinde yönetmek benim için çok özeldi. Hayatımda “Buraya geldim ve bir eşiği geçtim” dediğim anlardan biriydi. Salon tamamen doluydu, enerji yoğundu ve İstanbul’a gelmeden önce La voix humaine’i son kez orada söyledim. Bir sonraki performans İstanbul’da olacak ve bunu gerçekten heyecanla bekliyorum.

İstanbul’da Strauss’un Metamorphosen’i ile Poulenc’in La voix humaine’ini bir araya getiriyorsunuz. Bu iki eser arasında sizin için nasıl bir duygusal ya da anlatısal bağ var?

Programda, söylediğiniz gibi Strauss’un Metamorphosen’i ile La voix humaine var. Metamorphosen, 23 solo yaylı için yazılmış bir eser ve ben onu yaylı orkestrası için bir opera gibi görüyorum -kelimesiz, büyük bir eser. Bu eser geçmiş, bugün ve gelecekle dolu. İkinci Dünya Savaşı’nın neredeyse sonuna denk gelen bir dönemde yazılmış, çok hüzünlü bir eser. Strauss, etrafındaki yıkımı görüyor ve savaşın dünyaya, yakın çevresine, opera sahnesine, daha geniş anlamda tüm kültürüne neler yaptığını kavrıyordu. Bana göre Metamorphosen, hafızanın, bakış açısının ve acının dönüşümüyle ilgilidir; hem bireysel hem de kolektif.

Sonra La voix humaine geliyor; o da hafızayla, şimdi ve gelecek üzerine bir eser. Yüzeyde bir kadının eski sevgilisiyle yaptığı bir telefon konuşması gibi görünüyor ama kadının hayal gücünün onun için ne kadar önemli olduğundan, fanteziye ne kadar ihtiyaç duyduğundan bahsetmesi, bu durumun gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorgulatıyor. Duyguları kesinlikle gerçek: aşk, yalnızlık, takıntı, ihtiras, kayıp… Peki ilişki gerçek mi? Hattın diğer ucunda gerçekten bir adam var mı? Yoksa kadın, hayali bir figürle mi konuşuyor? Bugün insanların çevrimiçi ilişkiler kurmasına çok uzak bir durum değil aslında.

Bu iki eseri birbirine bağlayan şey, her ikisinin de sürekli değişen çok gerçek duygular üzerine kurulu olması. Hepsi bir dönüşüm hâlinde. Bu da insan hâli: zaman bakış açımızı değiştiriyor; bugün kendimi dünden farklı hissediyorum ve özellikle acılı deneyimlerde geçmişe oranla hep çok daha farklıyım.

“Bunca değişimden geriye ne kalıyor?”

Strauss, Metamorphosen’i savaş döneminde yazdı. Sizce bu eser günümüz Avrupa’sına ve bugünün dünyasına nasıl sesleniyor?

Strauss Metamorphosen’i yazarken büyük bir kültürel tarihe bakıyordu. Eser, Goethe’nin “Hiç kimse kendisini tam olarak tanıyamaz” cümlesinden ilham alıyor. Strauss da 1945’e kadar olan kültürel, edebi, felsefi mirası düşünüyordu. “Alman ya da Avusturyalı olmak ne demektir? Dilini, kültürünü, müziğini, felsefeni, edebiyatını korumak ne demektir? Tüm bunlar tehdit altındayken bunun anlamı nedir?” sorularını soruyordu. 

Toplumumuz hâlâ bu sorularla boğuşuyor; muhtemelen hep boğuşacak. Büyük fark, artık internetin olması. Dünyanın diğer ucunda olan bir şeye, yan komşumuzda olana kıyasla daha kolay erişebiliyoruz. Peki Avrupa’da durum nedir? Küresel bağlamda durum nedir? Kültürümüz artık her şeyden ve her yerden etkilenirken değişimle nasıl başa çıkıyoruz? Strauss’un zamanında trenle yolculuk normaldi ama uçakla seyahat değildi. Bugün herkes bir uçağa atlıyor, her performansı çevrimiçi izliyor, her tartışmaya dahil oluyor. Görüntüler, fikirler, sesler üzerimize yağıyor. Benim gibi internetle büyümeyen biri için bu hâlâ şaşırtıcı: Ne dünya ama! Ne büyük bir kimlik ve hafıza sınavı! Metamorphosen çok doğrudan şunu soruyor: Bunca değişimden geriye ne kalıyor?

Strauss bu eseri savaş gölgesinde yazdı ve biz de hâlâ çatışmalarla, krizlerle yaşıyoruz. Bütün bunlar içinde müziğin rolünü nasıl görüyorsunuz?

Müziği seçtiğim için her gün minnet duyuyorum. Beş yaşından beri müzisyen olmak istediğimi biliyordum ve yaş aldıkça bu yolculuğa daha da şükrediyorum. Benim için müzik bir iyileşme ve teselli gücü. Dokunamayacağınız bir sanat formu olduğu için ilham verici. Elle tutulmaz; dinleyerek deneyimlersiniz. İnsan sesi de bence tüm enstrümanların en ifadelisi. Nereden geldiğini göremezsiniz; ben şarkı söylerken ses tellerimi görmezsiniz, tüm bedenin titreşimini görürsünüz. Müzik hayatımın en önemli unsuru. Müzisyen olmayan insanlar için bile iç dünyalarının en derin parçalarından biri. Kutsal bir boyutu var. Politik sorunları çözmez ama onlarla nasıl yaşayacağımızı, nasıl hissedip nasıl işleyeceğimizi değiştirir.

“Bu benim en büyük işim”

Sürekli seyahat ediyor, birçok farklı orkestrayla çalışıyorsunuz. İstanbul’da, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’yla performans vermek sizin için nasıl bir deneyim?

Bu, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile ikinci buluşmam olacak ve geri dönmemin tek bir nedeni var: Çalış biçimlerini seviyorum. Sevmeseydim dönmezdim. İstanbul’daki deneyimlerim çok olumluydu. İstanbul’a ilk gelişim performans için değil, ziyaret içindi ve şehirle hemen güçlü bir bağ hissettim. Menajerim İstanbul’dan ve 15 yıldır birlikte çalışıyoruz, dolayısıyla kişisel bir bağ da var. İstanbul’daki ikinci performansım için ne sunmak istediğimi düşünürken hiç tereddüt etmedim: La voix humaine prodüksiyonu. Bu bir multimedya proje ve dürüst olmak gerekirse, hayatımda yarattığım en önemli iş olduğunu düşünüyorum. Katıldığım projelerin en büyüğü diyebilirim.

Benzeri yok: Daha önce hiç kimse bir operayı aynı anda hem söyleyip hem yönetmedi. Sanat ve liderlik üzerine cesur bir ifade bu. Sürecin kendisi performans kadar değerli: işbirliği, risk alma, kontrol ve en üst düzey müzik yapma. La voix humaine, Jean Cocteau’un metinlerden doğan bir kadının hikâyesi ve bu duruma da tutkunum. İstanbul’dan sonra projeyi New York’a götüreceğiz; La Scala’da zaten sergilendi. Yani La voix humaine’in yolu Milano, İstanbul, New York ve ardından Prag’dan geçiyor. Bunlar dünyanın büyük şehirleri. İstanbul, özellikle kültürlerin tarihi buluşma noktası. Tarih boyunca herkes İstanbul’dan geçti. Ben de adımın bu listede olmasını istiyorum.

La voix humaine’de hem solist hem orkestra şefi rolündesiniz. Özellikle duygusal açıdan bu kadar yoğun bir eserde iki farklı rolü aynı anda üstlenmek nasıl bir his?

İlginçtir ki nasıl hissettirdiğini soruyorsunuz; çünkü performanslarda esas olarak hislerden ilerliyorum, düşünceden değil. Beynimi hazırlık sürecinde kullanıyorum -hem de takıntılı biçimde. Sadece kendi vokal partisyonumu değil, tüm eseri ezberliyorum. Çok yüksek bir hazırlık seviyesine ulaşmak için çalışıyorum. Ama sahneye adım attığımda tamamen hislere geçmem gerekiyor. Müziği, karakteri, metni ve bedenimin ne yaptığını hissetmem lazım. Çok fiziksel bir performans bu. Provalarda ve konserlerde atletik bir farkındalık hâlindeyim, neredeyse bir olimpiyat sporcusu gibi.

Yaklaşık on yıldır olimpiyat sporcularıyla ve antrenörlerle de çalışıyorum. Zihinsel disiplin ve zirve performans üzerine birlikte çalışıyoruz. İstanbul’a La voix humaine ile getirdiğim şey tam olarak bu: bir zirve performans denemesi. Orkestra, ben ve üç kamerayı gerçek zamanlı yöneten video sanatçısı Clemens Malinowski tek bir organizma gibi çalışmak zorundayız. Hepimiz için üst düzey bir spor bu.

“Müzik benim evim”

Performanslarınız aynı zamanda çok fiziksel ve teatral. Bu kadar yoğun bir eseri yönetirken hareket, jest ve sahne varlığı sizin için ne kadar belirleyici?

Hareket, jest ve varlık her şef için hayati. Fiziksel olarak otantik olmanız gerekir. Değilseniz orkestranın gerginleştiğini hemen hissedersiniz. Biraz ata binmek gibi: At, binicinin rahat olup olmadığını bilir ve ona göre tepki verir. Ben çok fiziksel bir performansçıyım. Dans topluluklarıyla çalıştım, sahnede “çılgın” işler yaptım ve formumu sürekli koruyorum. Güçlü bir kas merkezim var ve bu fiziksel sağlamlık orkestraya yansıyor. Her performansçı için kritik soru şudur: Ağırlık merkeziniz nerede? Benim için karında, nefes aldığım yerde. Ses tellerimden “şarkı söylemiyorum”; alçak, topraklanmış bir nefesten söylüyorum. Şeflik de o merkezden geliyor. Bu merkez jestimi ve sesimi şekillendiriyor ve orkestra bunu çok net okuyor. Sporculardan nefes tekniği, geniş odak, nokta odak, tüm mekânı tarayıp bir detaya odaklanma gibi çok şey öğreniyorum. Sahnedeyken bu bilinç durumları arasında sürekli geçiş halindeyim.

Tarihsel olarak klasik müzikte şeflik ve liderlik pozisyonları erkek egemen alanlardı. Bugün tanınmış bir kadın şef olarak bu değişimi nasıl görüyorsunuz? Cinsiyet sizin yolculuğunuzu nasıl etkiledi

Benim yolum çoğu şeften, ister erkek ister kadın, oldukça farklı. 40 yaşımda şefliğe başladığımda öteden beri güçlü bir solistlik kariyerim vardı. Solistliği bırakmadım; sadece şefliği ekledim. Bugün her iki kariyerim de çok aktif: Bazen sadece söylüyorum, bazen sadece yönetiyorum, bazen –La voix humaine’de olduğu gibi– ikisini birden yapıyorum. 18 yaşında genç erkeklerle rekabet ederek, üniversite şeflik programlarında ilerleyerek, o erken dönem pozisyonları kovalayarak geçilen geleneksel yolu hiç yaşamadım. Şefliğe başladığımda insanlar beni zaten müzisyen olarak tanıyordu. Müzikal yetkinliğime dair bir güven vardı.

Kadın olduğum için sorun yaşadım mı? Bir kez. Kadınlara karşı kötü davranma geçmişi olan bir orkestrayla çalıştım. Ama meselenin benimle ilgili olmadığı çok açıktı; onların kurumsal kültürüyle ilgiliydi. Onun dışında müzisyenler müzisyeni tanır. Bizim dünyamızda asıl geçerli olan şey budur. Kadın şef sayısının nispeten az olmasına gelince, bunun değiştiğini düşünüyorum. Orkestralar, izleyiciler kadın şeflere alışıyor. Bu durum, kadınların büyük liderlik pozisyonlarında görünürlüğünün yavaş ama sürekli artmasına benziyor; büyük şirketlerin kadın CEO’ları gibi. Şefler de bir anlamda sanatsal bir birimin CEO’su. Sosyologlar bu meseleleri inceleyedursun; benim için önemli olan, şefliğin kendimi en otantik hissettiğim yer olması. Orkestranın karşısına çıktığımda mesele bu.

Kanada’da doğdunuz, uluslararası eğitim aldınız, şimdi Fransa kırsalında yaşıyorsunuz ve sürekli dünyayı dolaşıyorsunuz. Bu kozmopolit, göçebe hayat sizi bir sanatçı ve birey olarak nasıl şekillendiriyor?

İlginç bir biçimde, Barbara ismi “yabancı” ya da “öteki” anlamına gelir; “barbar” kelimesiyle aynı kökten gelir. 17 yaşında evden ayrıldım ve hayatımın yarısından fazlasını başka bir şehirde, ülkede, kültürde geçirdim. Bu kaçınılmaz olarak bir etki bırakıyor: Hiçbir yerde tam anlamıyla “evde” değilsiniz. Yabancı olmadığım tek bir yer var ve o da müziğin içi. Müzik benim evim.

Şimdi Kuzey Fransa’da, kırsalda yaşıyorum. Karşımda şu an ağaçlar var; arkamdaysa okyanus. Çok güzel ve kendine özgü bir sessizliği var. Çocukluğum da doğada geçti; bir göl kıyısında, ailemle. Müzik ile doğanın birleşimi benim için çok kıymetli. Kozmopolit bir yaşam tarzı peşinde değilim. Umursadığım şey, üst düzey müzisyenlerle çalışmak ve derin bir şekilde dinlemeye hazır izleyicilere çalmak. Coğrafya ikinci planda: Ben sadece mümkün olan en iyi müziği yapmak istiyorum.

Kırsal alan da tam olarak sessiz değil ama; sessizlikle – hem hayatta hem müzikte – ilişkiniz nasıl?

Sessizliği seviyorum. Evet, kırsal aslında tam sessizlik değildir; bugün mesela rüzgâr o kadar güçlü ki tüm ev sallanıyor. Kuşlar, inekler, traktörler… Sürekli ama yumuşak bir ses manzarası var. Paris’e gittiğimde bu farklı bir gürültü. Sadece fiziksel gürültü değil; enerjinin, sürekli hareketin gürültüsü. Her anlamda yüksek. Müzikte sessizlik asla pasif değildir. Bir cümlenin bitişiyle diğerinin başlangıcı arasındaki an doludur. O ya bir şeyin sonudur ya da başka bir şeyin başlangıcıdır; ses duyulmasa bile doğmak üzeredir. Ben buna çoğu zaman “duyamadığımız ilk rezonans” diyorum. Bu yüzden sessizlik benim için yokluk değildir. Hem hayatta hem müzikte bir ihtimal alanıdır.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Alper Bahçekapılı
Alper Bahçekapılı
[email protected]