Steven Spielberg’in film çekmeye başlaması sadece Hollywood’daki yönetmen sinemasını değiştirmekle kalmadı. Spielberg’in fantastik bakış açısı sadece yönettiği değil, yapımcılığını yaptığı filmlerde de sinema kültürüne doğrudan etki etti. Spielberg 1981’de kurduğu ve ilk kısa filminin adını taşıyan Amblin Prodüksiyon şirketiyle hem kendi filmleri hem de yapımcılığını yaptığı Poltergeist, Twilight Zone, Gremlins filmleri, The Goonies, Back to the Future üçlemesi ve Innerspace gibi geniş kitlelerin ilgisini çeken filmlerle Hollywood gişe sinemasında da öncülük yaptı. Yaratıcı fantastik öğeler taşıyan, korku-gerilim-komedi türlerinin sıcak karakterlerle harmanlandığı bu filmler seyircinin ‘nitelikli sinema eğlencesi’ tercihlerini geliştirdiği gibi, bu filmlerle büyüyen bir yönetmen kuşağına da ilham kaynaklığı yaptı.

Oak Caddesi’nin Sonu tam da bu filmlerden biri. 1974 doğumlu yönetmen David Robert Mitchell belli ki filmin yapımcısı J.J. Abrams gibi çocukken bu filmlerle büyümüş. Mitchell, dünya prömiyerini 2014’te Cannes Film Festivali’nde yaptığı Peşimdeki Şeytan (It Follows) adlı korku filmiyle dikkat çektikten sonra 2018’de karşımıza gelen ikinci filmi Gölün Altında’yla (Under the Silver Lake) biraz beklentilerin altında kalsa da yeni filmi merakla beklenen yönetmenlerden biri olmayı sürdürdü hep. Oak Caddesi’nin Sonu, Poltergeist, Sessiz Bir Yer (A Quiet Place) ya da geçtiğimiz hafta Netflix’e gelen Son Ev (The Last House) gibi ani bir felaketle baş etmeye çalışan bir ailenin çözüm arayışını anlatan filmlerden biri. Hollywood benzer temalı filmlerde genellikle aile kurumunun üzerine titrer, bir şekilde onların bu büyük felaketi birbirlerine olan bağlılıklarını sınadıkları büyük bir test olarak ele alır. Son yıllardaki örneklerde, mesela Sessiz Bir Yer’de dışardaki canavar tehdidinin altındaki ebeveynler çocuklarının üzerlerine titrerken onları sorunla mücadele etmeye değil, pasifize ederek hayatta tutmaya çalışırlar. Ancak çocuklar tüm tehlikelere rağmen öyle yaşamak istemezler ve aileyi risk almaya zorlarlar. Son Ev’de ise ebeveynlere kesin itaat duyulması salık verilmekte. Anne ve babanın otoritesinin baskın bir şekilde doğru ‘çıkarıldığı’, gereken tüm adımların onlar tarafından atıldığı bir kurtuluş sunulur.

1980’lerde geçen Oak Caddesi’nin Sonu’ndaki iki çocuklu ailemizin ebeveynleri Denise ve Greg bir evlilik krizindedir. Birbirleriyle sıkça tartışıyorlar ve ayrılma ihtimalini ciddi düşünüyorlardır. Ergen yaşlarındaki iki çocukları Audrey ve Brian zaten kendi sosyal çevrelerinde sıkıntılar yaşıyorlarken ebeveynlerindeki boşanma emarelerini de hissetmekte ve endişe içinde yaşamaktalar. Tam da bugünlerde kozmik bir olay yüzünden yaşadıkları bütün mahalle dinozorların ve bambaşka nesli tükenmiş canlıların olduğu tarih öncesi bir zamana ışınlanıverir. Sadece hayatta kalmaya odaklanmış irili ufaklı vahşi hayvanlarla mücadele ederlerken birbirlerini de kollamaya çalışırlar.

Aslında sinematografik nitelikleri, Denise ve Greg’i canlandıran iki parlak oyuncusu Anne Hathaway-Ewan McGregor’un tutan kimyası ve bazı dramatik sürprizleriyle son derece eğlenceli, iyi vakit geçirten, tam 80’ler Spielberg sinemasından beslenen bir film bu. Stranger Things örneğinde de gördüğümüz gibi bu 80’ler gişe filmi anlatısı yeni nesillerin bile kolayca kabul ettiği, sevdiği bir tarz. İyi paketlendiği zaman eğlence sineması adına nitelikli örnekler çıkabiliyor karşımıza.

Tematik olarak baktığımızda film elbette ailenin tarafında duruyor yine. Ancak; Netflix’in Son Ev’inde filmi aşağı düşüren en önemli etkenlerden birinden kendisini kurtarmış Mitchell. Ailenin dayanışması çok daha dengeli ve ikna edici bir mantıkla yürütülmüş senaryoda. İpler tümüyle ebeveynlerde değil, çocuklar da olaylara olumlu-olumsuz müdahalelerde bulunuyorlar. Anne Hathaway ve Ewan McGregor da klişe görülebilecek ‘boşanmanın eşiğine gelmiş kırgın karı-koca’ karakterlerini daha doğal ve duygusal bir görünüme kavuşturabilmişler. Bence bu oyuncu tercihleri filmin eğlencesine doğru bir duygusal ton katmış.

1993’te tüm dünyayı etkisine altına alan Jurassic Park ile yine Steven Spielberg sinema tarihine en inandırıcı dinozorları armağan etmişti. 2015’te Jurassic World marka adıyla devam ettirilen seri eski popülaritesinde olmasa da dinozorlu filmler kategorisinde hâlâ bir şekilde kabul görüyor. Ancak bu serinin hikâyeleri Jurassic Park gibi değil, daha mekanik ve formüle dayalı hale geldiler artık. Bu yüzden Oak Caddesi’nin Sonu, Jurassic World filmlerinden daha iyi görünüyor. Dramatik anlamda 80’ler filmlerindeki samimiyeti yakalamış olmasının yanı sıra dev yılan ve diğer dinozor türlerindeki inandırıcı efektleriyle de izleyicinin ilgisini çeken birçok heyecanlı, sert ve sürpriz sahneye de sahip.