08 Ekim 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
01.10.2026 09:55

Altın Koza’dan iki film daha: Canavar ve Varlık

Tunç Şahin kendi yazıp yönettiği aynı adlı tiyatro oyunundan uyarladığı Canavar ve yönetmen Muzaffer Mehmet Çağlar’ın ilk uzun metrajlı filmi Varlık, Ulusal Yarışma’nın üçüncü gününde seyirci karşısına çıktılar

Canavar

Roman yazarı Kemal, bir imza günü için geldiği Anadolu’nun küçük bir kasabasında birlikte yaşayan iki kuzenini, Aslı ve Derya’yı ziyaret eder. İki kız kardeş bu aile buluşmasının sevinciyle hep birlikte uzun zamandır yapmadıkları geleneksel aile yemeği ‘kapama’yı yapmaya başlarlar. İlk bakışta sıradan bir aile buluşması gibi görünen bu karşılaşma, eski kırgınlıklar, aile içi miras tartışmaları, dedikodular ve gündelik hayatın küçük meseleleri üzerinden ilerler. Ancak yemek fırına girdikten sonra, üç kuzenin ortak geçmişinde yıllardır konuşulmayan, üzeri örtülmüş ağır bir travmanın izleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.

Karışık Kaset, İnsanlar İkiye Ayrılır gibi sosyolojik zeminli seyirci dostu filmler çeken Tunç Şahin’in tiyatro sahnesi için yazdığı ve 2023’te hayli ilgi toplamış bir oyundu Canavar. Şahin oyunda aile içinde yaşanan cinsel istismar meselesini yalnızca fail ve mağdur arasındaki bir mesele olarak ele almamıştı. Oyunun asıl derdi böyle bir travmanın etrafında oluşan sessizliği ve bu sessizliğin nasıl sürdürüldüğünü sorgulamaktı. Görmezden gelenler, bildiği halde susanlar, mağdurun yaşadıklarını sorgulayanlar ve “aile içinde kalması” gerektiği düşünülen sırlar, oyunun temel çatışmasını oluşturuyordu. Canavar aslında üç kuzenin de hayatında derin bir travma yaratan İrfan enişte değildir sadece; kötülüğün ortaya çıkmasına ya da yıllarca gizli kalmasına imkân veren bir ilişkiler ağı vardır ortada.

Oyunda ve şimdi izlediğimiz film uyarlamasında en güzel detaylardan biri, yapılan yemeğin ‘kapama’ olması elbette. Kapama yemeği fırın için hazırlanırken üstü ‘kapatılmış’ geçmiş giderek açılır. Bir şeyi kapatmak, unutmak ya da konuşulmasını engellemek ile yüzleşmek arasındaki gerilim, oyunda olduğu gibi filmin de merkezinde. Mutfak ve yemek masası, fırındaki yemek, ocakta pişen çay aile sırlarının, bastırılmış hatıraların yakıcı sıcaklığını temsil ediyor.

Şahin toplumumuzda maalesef hâlâ yaşanan ağır bir meseleyi karanlık bir tonda değil, tam tersi renkli bir dekorla sunmayı tercih etmiş. Film ilk perdede, sıradan bir dünyanın gündelik mizahıyla neşeli bir tonda ilerlerken, yemek fırına girdikten sonra giderek travmaların ve gözyaşlarının açığa çıkmasıyla devam eden bir akışa evriliyor. Tiyatro dekorunda olduğu gibi tahta bir çerçeve odanın köşe ve kenarlarını belirlemiş. Şeffaf duvarların mavi-yeşil ışıklı tonları karakterlerin ruh hallerini temsil ederken üç karakterin de görünmeyen bir kafesin içinde hapsoldukları ima ediliyor. Şahin oyunda kurduğu dünyayı bu film uyarlamasında da aynen devam ettirmiş. Sahnede izlediğimizde tümünü genel planda gördüğümüz bu hikâyeyi, kesmeler ve yakın planlarla perdeye taşımış.

Başlangıçtaki neşeli atmosfer, ‘canavar’ın konuşulduğu ikinci perdeyle kırılsa da, yüzleşmenin ardından devam etmenin başka türlü de olsa hâlâ mümkün olduğunu söyleyen kısa bir üçüncü perdeyle sona eriyor film. Oyundaki üçlü oyuncu kadrosu filmde de rollerini yeniden üstlenmişler. Tülin Özen ve Gülçin Kültür Şahin kız kardeşleri oyundaki gibi arızasız bir uyumla ve başarıyla canlandırmışlar. Aralarındaki bedensel ve bakışlarla tutturdukları ritm tabii defalarca sahnede birlikte aynı rolleri oynamışlığın verdiği bir rahatlıktan da geliyordur biraz. Kemal rolündeki Hakan Emre Ünal’ın oyunculuğunda ise oyunun metninden gelen bir didaktiklik hissediliyor. Bir de üçlünün aile üyelerinden konuştukları bölümlerde o kadar çok isim ve akraba geçiyor ki tam olarak kim kimin nesi biraz karışıyor. Sahnedeki üç kişi, film boyunca hiç görmediğimiz insanlar hakkında epey uzun süre konuşuyorlar.

Sonuçta Canavar, aile kavramının güven ve koruma anlamlarını ters yüz ederek, bir topluluğun kendi içindeki suskunluklarla nasıl bir sır ortaklığı oluşturabileceğini araştıran bir oyun ve film. Ne var ki film, önemli meselesine, metnin akıcılığına ve birbirinden iyi oyuncuların şık performanslarına rağmen sinematik bir bütünlük duygusu yaratmakta zorlanıyor. Sinematografik bir eser olmaktan çok kameraya alınmış bir tiyatro oyunu etkisini aşamıyor pek. Oyunu izlememiş olan izleyiciler için daha cazip ama izlemiş olanlar için sanki sahnede tekrar izlemiş duygusu yaratıyor haliyle.

Varlık

Erzurum’da varlıklı, üç çocuklu saygın bir tüccar olan Mehmet Bey hastanede yattığı sırada, henüz daha dinçken iki şahidin eşliğinde bir vasiyet hazırlar. Sonraki günlerde durumu giderek ağırlaşır ve bilincini kaybeder. Eşi, iki kızı, damatları ve oğlu her an gerçekleşmesi beklenen ölümü beklemektedir. Söz konusu olan, şehrin önemli caddelerinden birindeki değerli bir binadır. Vasiyetten haberi olmayan iki damat, ‘Ölüm hak, miras helal’ diye diye binanın satılmasını ve elde edilecek paranın eşit şekilde dağıtılmasını istemektedir. Yani Mehmet Bey daha ölmeden ailenin içinde kısık sesli de olsa bir miras savaşı başlamıştır.

Yönetmen Muzaffer Mehmet Çağlar bu ilk uzun metrajlı filminde ölümün gölgesinde yaşanan sessiz bir miras kavgasını serinkanlı bir sinemayla anlatıyor. Bu miras kavgası en çok erkekler tarafından yürütülüyor gibi görünse de ailedeki kadınların da etkili olduğu küçük anlar var. Ayrıca neredeyse hiç görünmeyen iki torun da var, ama o kadar yoklar ki! Bu aslında biraz rahatsız edici bir ilgisizlik halini işaretliyor. Çağlar’ın klişelerden kaçınarak bu sessiz ve küçük detayları es geçmemesi, filmin önemli meziyetleri bence. Bütün bunlar yaşanırken siyasetin de bir menfaat odağı olarak, seçim iklimi üzerinden hikâyeye dahil olduğunu görüyoruz. Siyaset, riyakârlığa eşlik eden bir unsur, hatta bir katalizör gibi duruyor. Ama yönetmen bu meseleyi aile hikâyesine tam olarak bağlayamıyor sanki; belki biraz daha açabilirdi. Belediye başkanının Mehmet Bey’le nasıl bir bağı varmış, aileyle olan ilgisi vefattan sonra ne şekilde sürecek, biraz daha belirgin olabilirdi…

Film bana özellikle Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı kısa romanını da hatırlattı doğrusu. Bilincini artık kaybetmiş Mehmet’in ölümü yaklaşırken yakın çevresinin gündelik hayat içindeki yapay nezaketleri ve mağrur tavırlarının altında ahlaki bir çöküş var. Tolstoy’un eserinde İvan İlyiç daha ölmeden meğer yalnız bir insan olduğunu hissedip yanlış bir hayat yaşadığını düşünmeye başlıyordu. Mehmet Bey ise kendi hayatının muhasebesini yapamayacak bir halde. Ailesi hakkında tam olarak ne düşündüğünü bilmesek de bazı tahminlerimiz oluşuyor ama yönetmen bu konuda da net bir şey söylememeye özen göstermiş.

Aslında bu hikâye biraz daha derinleşebilirmiş. Yönetmen ve senaryo, karakterler arasındaki ilişkiler konusunda zaman zaman ketum kalmış. Bir aile büyüğünün bırakacağı/bıraktığı mirasın ailedeki ahlaki sınırların aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarması sinemada sıkça anlatılan bir tema. Varlık, biraz daha derinlikli, karakterler arasındaki ilişkileri daha fazla açan ve daha akıcı bir senaryoyla izleyenlerde etkisi daha kalıcı bir film olabilirdi.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.