Londra’da bir inşaat alanındaki çalışma sırasında, toprak altında 2. Dünya Savaşı’ndan kalma patlamamış bir bomba bulunur. Güvenlik güçleri hemen alarma geçer ve askeri bomba uzmanı Binbaşı Will ve ekibi bombayı etkisiz hale getirmek için kolları sıvarlar. Bu arada işini titizlikle yapan yerel bir polis şefi Zuzana da kontrol odasından inşaatın çevresindeki sokak ve caddelerdeki evleri güvenli bir şekilde tahliye ettirir. Karalis adlı genç bir adamın liderliğindeki bir hırsız çetesi ise, elektrik kesintisinden ve tenhalıktan faydalanarak bu mahalledeki bir bankaya girip aralarında çok değerli işlenmemiş elmasların da bulunduğu küçük bir serveti çalar. Bu arada boşaltılan banka binasında yaşayan ama o gün için rezervasyon yaptırdıkları uçuşu kaçırmaktan da fazlasıyla endişe duyan bir göçmen ailesini de takip etmeye başlarız.

Bu üç koldan yürüyen gerilim dolu atmosfer hiç sarkmayan tıkır tıkır işleyen bir yapıda giderek tırmanıyor. Olaylar ne bomba ekibinin, ne soygun ekibinin ne de göçmen ailenin istediği yöne doğru gitmiyor. Ya da aslında zaten amaçlanan şey de tam olarak budur belki de?

Geçtiğimiz ay İstanbul Film Festivalİ’nde de filmiyle birlikte ağırladığımız İngiliz David Mackenzie Oscar adayı muhteşem İki Eli Kanda’nın (Hell or High Water) yanı sıra, Yüksek Risk (Starred Up), Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense) ve geçen aylarda vizyonda izlediğimiz Takip (Relay) gibi filmleriyle de ilgi çekmiş bir yönetmen. Fünye de belli oranda iyi bir yönetmenlik içeriyor. Özellikle hikâyenin bomba mahallinden uzaklaşana kadarki kısmı yüksek bir gerilim hattı ihtiva etmekte. Karakterleri tam tanımasak da hikâyenin gerilimi izleyiciyi gayet diri tutuyor. Sessizce soygunun yapıldığı sahneler de bize eski klasik soygun filmlerini hatırlatıyor.


Mackenzie’nin kurduğu atmosfer ve mizansenler usta işi ama Ben Hopkins’in senaryosunda bazı sıkıntılar var. Ben Hopkins bir dönem bizim sinema sektörünün de çok iyi bildiği bir isim. Hatta İngiliz senarist yönetmenin burada Türk oyuncularla çektiği filmi Pazar: Bir Ticaret Masalı 2008’de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En iyi Film ödülünü kazandığında da tartışma konusu olmuştu. Fünye derinlikli karakterlerle değil sık sık ters köşeye yatıran aldatıcı gelişmelerle yol alan bir senaryoyla çekilmiş. Bu yüzden olan bitenlerle insani bir temas kuramıyoruz pek. Seyirciye kimin tarafında olması gerektiği hiç söylenmiyor filmde. Ne soygunu yapanların yanında ne de polis tarafında durabiliyoruz.

Fünye’nin en ilgi çeken iki özelliğinden ilki bomba imha ekibinin bombanın etrafında geçirdiği sahneler. Bunun başlıca sebebi ekibin komutanını canlandıran Aaron Taylor-Johnson başta olmak üzere hikâyenin bu kısmının oyuncularının sempatik ve gerçekçi performansları. Soyguncu çetesinin lideri Karalis’i Theo James oldukça sıradan bir performansla oynuyorken çetenin elemanlarından bir diğerinde de Sam Worthington’ı izliyoruz. Avatar filmlerinin başrol oyuncusu burada resmen figüran gibi kullanılmış! Filmin ilgi çekici diğer özelliği ise aslında senaryonun da en kusurlu yeri ama İstanbul’da geçtiği için bizi diğer herkesten daha çok ilgilendiriyor. Eminönü ve Mahmutpaşa sokaklarında çekilen ve toplamda 5 dakikayı bile bulmayan bu sahnelerde soyguncuların mücevherleri sattığı kişiler Arap, girdikleri kapalı mekanlar Türk mekanları değil, Mahmutpaşa’da gördüğümüz insan kalabalığında bile İstanbul halkı diyebileceğimiz çok az kişi var. Üstelik birçok figüran, oyunculara ve çekim ekibine dönüp dönüp bakmış!

İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimi sonrasında bir izleyici yönetmene bu sahnelerin İstanbul’un gerçek halini hiç de yansıtmadığını söyledi. Nitekim festivaldeki jürilik görevi dolayısıyla bir haftadır İstanbul’da olan yönetmen de bu eleştiriye hak verdi ve İstanbul’a bir film daha borçlu olduğunu söyledi. Bakalım David Mackenzie İstanbul’da bir daha film çekecek mi gerçekten?
