Avrupa bölgesinde kızamık vakaları 2024’te 10 kat arttı. Birleşik Kralık’ta boğmaca vakalarında önceki yıla kıyasla %1600 artış var. Gazze’de çocuk felcinin manşetlere çıkıyor olması ise en ürkütücü gelişme. Eski düşmanlarımızın bu geri dönüşünün ardında COVID-19 gölgesinde büyüyen bağışıklık açığı ve aşı karşıtlığı var...
İnsanlık tarihindeki en önemli savaş, iki insan topluluğu arasında yaşanmadı. İnsanlar ile “patojenler” dediğimiz hastalık yapıcı bakteriler, virüsler ve mantarlar arasında yaşandı ve günümüzde de yaşanmaya devam ediyor. Bu savaşta iki taraf da çok ağır yaralar aldı: Son 2000 yılda bugün aşılarla önleyebildiğimiz hastalıklar nedeniyle 5 ila 10 milyar kadar insan öldü. Buna karşılık Edward Jenner’ın 1796’da geliştirdiği ilk aşıdan bu yana çiçek hastalığını yeryüzünden silmeyi başardık, çocuk felcini köşeye sıkıştırdık ve kızamığı geçmişin kötü bir hatırası olarak tozlu raflara kaldırdık. Bilim, ölümcül hastalıkları dizginlemek konusunda öyle büyük bir başarı gösterdi ki 21. yüzyılın başında bilim dünyası, bulaşıcı hastalıkların devrinin kapandığını ve artık kanser veya kalp hastalıkları gibi kronik sorunlara odaklanmamız gerektiğini konuşuyordu.
Kızamık aslında madendeki kanarya
Heyhat, biyoloji rehaveti affetmez. 2020’lerin ortasına geldiğimiz şu günlerde acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski düşmanlarımız geri döndü. Bilimsel veriler, aşılarla önlenebilir hastalıklarda sadece sıradan bir artış değil, bazı hastalıklarda gerçek bir patlama yaşandığını gösteriyor. COVID-19 pandemisinin gölgesinde büyüyen bağışıklık açığı, aşı kararsızlığı ve karşıtlığı ile sağlık sistemlerindeki aksamalar, modern tıbbın kalelerinde ciddi gedikler açtı. Bu böyle giderse, aşılar sayesinde önleyebileceğimiz hastalıklar yüzünden yeniden on binlerce insanı kaybetmeye başlayacağız.
Kızamık, epidemiyologlar arasında genelde “madendeki kanarya” olarak bilinir. Bu analoji, kömür madencilerinin zehirli gaz sızıntılarını fark etmek için yanlarında kanarya taşımalarından geliyor. Normalde durmadan öten kuş, eğer ki susarsa (yani ölürse), madenciler madeni terk etmeleri gerektiğini, çünkü ölümcül gazın tehlikeli seviyelere ulaştığını bilebiliyorlardı. Kızamık virüsü de toplum sağlığı için aynı kritik işlevi görüyor.
Kızamığın bulaşıcılık katsayısı (yani tek bir hastanın ortalamada kaç yeni kişiyi hasta ettiğini gösteren sayı) o kadar yüksek ki, aşı oranlarındaki en ufak bir düşüşte ilk patlak veren hastalık neredeyse her zaman kızamık oluyor. İşte günümüzde o “kanarya” can çekişmeye başladı bile: Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi verilerine göre, 2024 yılında Avrupa Bölgesi’nde kızamık vakalarında yaklaşık on katlık bir artış yaşandı. Tam 10 kat!
Rakamlar oldukça çarpıcı: 2023 yılında 30-40 bin bandında seyreden vaka sayıları, sonraki yıllarda yüz binleri zorlayan bir eğilime girdi. Sadece Avrupa değil, Türkiye de bu artıştan nasibini aldı: 2022 yılında sadece 125 civarında olan vaka sayısı, 2023’te 4959’a fırladı ve güncel veriler bu eğilimin ne yazık ki yukarı yönlü devam ettiğini gösteriyor.
Virüsler için bir otoban açıldı
Bilimsel olarak bu durumun tek bir açıklaması var: Sürü bağışıklığı eşiğinin altına düştük. Kızamığı toplumdan uzak tutmak için nüfusun %95’inin aşılanmış olması gerekirken, Türkiye’de ve pek çok Avrupa ülkesinde bu oran kritik eşiğin altına gerilemiş durumda. Bu küçük görünen fark, on milyonlarca insandan oluşan bir popülasyonda yaşandığında, virüs için otobanda açılan yeni ve devasa bir şerit işlevi görüyor.
Tabii ki sadece kızamık değil, boğmaca da hızla geri dönüyor. İngiltere Ulusal Sağlık Servisi ve Birleşik Krallık Sağlık Güvenliği Ajansı’nın 2024 raporları, Birleşik Krallık’ta boğmaca vakalarının bir önceki yıla göre %1600 oranında arttığını ortaya koyuyor. Yazdığım sayıda bir hata yok: %1600! Veya şöyle düşünün: Sadece yılın ilk yarısında görülen vaka sayısı, son on yılın toplamından daha fazlaydı!
Bu artışın arkasındaki bilimsel mekanizma, tabii ki bağışıklık azalması ve “booster” olarak da bilinen pekiştirme dozlarının artık eskisi kadar sık yapılmıyor olması.
Belki de en korkutucu gelişme, kökünü kazımaya çok yaklaştığımız çocuk felcinin tekrar manşetlere çıkması konusunda yaşanıyor. İsrail’in soykırım yaptığı Gazze’de çeyrek asır aradan sonra ilk kez çocuk felci vakasının görülmesi, savaş ve çatışma bölgelerinde halk sağlığının nasıl çöktüğünün somut bir kanıtı. Ne var ki sorun sadece çatışma bölgeleriyle sınırlı değil. Londra ve New York gibi metropollerin kanalizasyon sularında da aşı kaynaklı poliovirüs tespit edildi. Bu durum, toplumda aşısız bireylerin sayısının, zayıflatılmış aşı virüsünün bile mutasyon geçirip tekrar hastalık yapıcı forma dönüşebileceği konakçılar bulacak kadar arttığını gösteriyor.
Bilim insanları, içinde yaşadığımız bu acı dönemi “Büyük Gerileme” olarak tanımlıyor. Peki, 2020’lerde ne oldu da 19. yüzyıl hastalıkları geri döndü? Tabii ki ilk ve en büyük etken, pandemi yorgunluğu ve bu süreçte oluşan bağışıklık açığı. COVID-19 pandemisi sırasında sağlık sistemleri kilitlenince, dünya genelinde milyonlarca çocuk rutin aşılarından mahrum kaldı ve bu çocuklar şimdi okul çağında virüsler için mükemmel bir yayılma ortamı oluşturuyor.
İkincisi, bilgi çağı aynı zamanda bir dezenformasyon çağına dönüştü. Aşılar hakkında yayılan ve bilimsel temelden yoksun korku senaryoları ebeveynlerin güvenini sarstı. Günümüzde insanlar halen pandeminin planlı olduğu ve COVID-19 aşılarının işe yaramadığı gibi saçmalıklara inanmaya devam ediyorlar. Oysa bilim, aşıların temiz sudan sonra insan ömrünü uzatan en etkili halk sağlığı girişimi olduğu konusunda çok açık.
Son olarak iklim krizi ve göçler de denklemin bir parçası. Artan sıcaklıklar ve dünya genelindeki ekonomik ve politik instabilitenin bir sonucu olan zorunlu göçler, hastalık vektörlerinin coğrafi sınırlarını değiştirirken, insan hareketliliği virüslerin de pasaportsuz seyahat etmesine olanak tanıyor.
“Make America Sick Again”
Bu küresel tablonun belki de en endişe verici ayağı, bilimsel otoritenin geleneksel kalesi sayılan Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan radikal politika değişiklikleri. 2024 seçimlerinin ardından ivme kazanan ve “Make America Great Again” (MAGA) hareketinin bir uzantısı olarak ortaya çıkan “Make America Healthy Again” (MAHA) girişimi, halk sağlığı paradigmalarını kökünden sarsıyor. Yeni yönetimin Sağlık ve İnsan Hizmetleri departmanında Robert F. Kennedy Jr. gibi aşı şüpheciliğiyle tanınan figürlere merkezi roller vermesi, federal sağlık kurumlarının güvenilirliğini tartışmaya açıyor. On yıllardır aşı takvimlerini belirleyen ve dünyanın geri kalanı için de “altın standart” kabul edilen Bağışıklama Uygulamaları Danışma Komitesi’nin (ACIP) yapısının aşı karşıtlarından yana değiştirilmesi, bilimsel konsensüs yerine siyasi ideolojinin önceliklendirildiği eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Bu ideolojik dönüşümün en somut ve tehlikeli örneğini, Hepatit B aşısıyla ilgili alınan son kararlarda görüyoruz. Hepatit B, bulaştığı çocuklarda kronikleşmesi halinde bu çocukların %25’ini öldüren, karaciğer kanserine ve siroza da neden olabilen son derece tehlikeli bir hastalık. O nedenle de bebeklerin bu hastalığa karşı erkenden aşılanması gerekiyor. Normalde hastalığın aşısı; ilki doğumdan hemen sonra, ikincisi 1. ayda, üçüncüsü 6. ayda olmak üzere toplam 3 dozda yapılıyor. Aşı, çocuklarda %95 ila %100 arasında koruyuculuğa sahip. Dahası, karaciğer kanserini önlemesi bakımından tarihin ilk “kanser aşısı” olarak da anılıyor.
Binlerce bebeği riske atan ferman!
Ne var ki Trump’ın Eylül 2025’te bu aşıların çocuklara 12 yaşında uygulanması gerektiğini ferman buyurması sonrasında, eskiden saygın bilim insanlarından oluşan ama Trump yönetimiyle birlikte aşı karşıtı şarlatanlarıyla dolan ACIP, bugüne kadar hep yaptığı önerinin dışına çıkarak, Hepatit B aşısının ilk dozunun çocuklara doğumda değil, en az 2 aylıkken yapılmasını önerdi. Bu, binlerce bebeği riske atan, çok tehlikeli ve son derece cahilce bir karar. Şöyle düşünün: 1991 yılında Hepatit B aşısının uygulamaya başlanması öncesinde ABD’de 18 bin kadar çocuk 10 yaşına gelmeden Hepatit B’ye yakalanıyordu; bunların yaklaşık yarısı virüsü annelerinden kapıyordu (hemen doğum sonrasında olunan aşı dozu işte bu vakaları önlüyor).
Amerika hapşırdığında dünyanın nezle olduğu söylenir. Dolayısıyla ABD’deki bu “büyük şüphe” dalgası, sadece Amerikan halkını değil, küresel sağlık mimarisini de tehdit ediyor.
Bilimin rehberliği olmazsa çıkış zor
Görebileceğiniz gibi bilim eğitimi ve bilimsel okuryazarlık günümüzde artık sadece entelektüel bir hobiden ibaret değil, aynı zamanda hayati bir savunma mekanizmasına dönüşmüş halde. Aşı dediğimiz şey, sadece bireysel bir tercih olarak görülemez; adeta bir toplumsal sözleşme gibi işliyor: Bağışıklık sistemi baskılanmış kanser hastalarını, aşı olamayacak kadar küçük bebekleri ve yaşlıları korumanın tek yolu, sağlıklı bireylerin ördüğü güçlü bir bağışıklık duvarı. Ancak fasa fiso nedenlerle bu bağışıklık duvarı delindiğinde, önce toplumdaki en zayıf bireyler etkileniyor; sonrasındaysa son derece sağlıklı olduğu düşünülen kişiler de ölümcül ve tamamen önlenebilir hastalıklardan nasibini almaya başlıyorlar. COVID-19 salgınında dağ gibi insanların tek tek ölümünü hatırlayın. Aşılar çıkana veya popülasyonun yeterince büyük bir kısmı hastalığa yakalanana dek salgın durdurulamamıştı.
Dolayısıyla 2020’lerin ikinci yarısında önümüzde iki yol var: Ya bilimin rehberliğinde eksik aşıları tamamlayıp bağışıklık duvarını onaracağız ya da modern hastanelerde Victoria döneminden kalma ölümcül hastalıklarla savaşmaya başlayacağız. Veriler ortada; seçim bizim. Unutmayın ki virüsler bizden veya onlardan diye bir ayrım yapmıyor; siyasi görüşümüzü veya inancımızı sormuyor. Onlar sadece savunmasız hücreleri arayan biyolojik kodlardan ibaretler ve gün geçtikçe o savunmasız hücreleri daha da kolay buluyorlar.