12 Nisan 2026, Pazar
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
03.04.2026 04:41

Cem Boyner’den ‘Communité’ hamlesi: En büyük risk, hep aynı şeyi yapmak

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Moda perakendesinin Türkiye’deki en önemli isimlerinden olan Cem Boyner, Communité markasıyla yeni bir mağazalar zinciri kuruyor. Communité, yüksek kaliteli ama logolarıyla öne çıkmayan, “sessiz lüks”ü temsil eden markalara ağırlık verecek. İlki İstinyePark’ta açılan Communité kısa süre içinde 5 bin 500 metrekarelik GalataPort ve 4 bin 500 metrekarelik Bağdat Caddesi mağazalarıyla boy gösterecek. Cem Boyner’in hayalleri sınırları aşıyor: Communité için Atina, Madrid ve Milano’da mağaza bakılıyor


Ekonomik belirsizliklerin, savaşların ve tüketici davranışlarının hızla değiştiği bu ortamda yeni bir işe başlamak çoğu kişi için ciddi risk olarak görülür. Cem Boyner için ise tam tersi: Değişmemek asıl risk. Boyner, yeni girişimi “Communité”yi bu perspektiften anlatıyor.

Sizi heyecanlı görüyorum. Direkt sorayım. Ekonomik belirsizliklerin olduğu bir dönemdeyiz. Hem Türkiye’de hem de dünyada uzun zamandan sıkıntılı bur ortam var. Bir süredir yeni bir işe gireceğiniz konuşuluyordu. Herkes diyor ki “Cem Boyner kafayı mı yedi?” Ne diyorsunuz?

Bu zamanda yeni bir iş kurduğumuz için mi?

Evet.

Trakyalı’ya sormuşlar, “Napıyon?” diye.“Naapcam, mecbur” demiş. Burada doğduk, burada büyüdük. Ne kazandıysak, ne başardıysak burada yaptık. Bizim iyi günde keyfe bakıp, kötü günde yığılıp da içimize kapanacak hakkımız ve durumumuz yok. Kaldı ki ben 70 yaşındayım. 11 yaşında yazları çalışmaya başladım.

Ben hayatımda düz bir yıl da görmedim. Hiç unutmuyorum… Galiba 70’li yılların başıydı. Çok sıkıntılı bir Türkiye. Babamın odasına gittim. Dedim ki, “Baba çok huzursuzum. Huzur kalmadı. İnsan işini yapamıyor.”

Adam olacak çocuk belliymiş!

Kendimi çok önemsiyorum. Karşıda satış müdürümüzün odası vardı. Arkada Eyüp Mezarlığı vardı. Babam oraya baktı. “Ne var orada?” dedi. “Mezarlık” dedim. “Kim var orada?” dedi. “Ölüler” dedim. “Huzur orada, istiyorsan” dedi. “Bu ülkede çalışıp müteşebbis olacaksan huzur yok. Huzurunu unut, işine bak ve güçlüklere pabuç bırakma.”

“İş yapacaksan huzur ve konfor arama” diyor…

Biz böyle bir ortamda yaşadık, büyüdük. Coğrafya gerçekten çok etkili. Kendisini yırtmaya çalışan bir ulus var. Bir taraftan da dünyanın çok problemli bir coğrafyasındayız. Şimdi bizim konuşacağımız yeni işimizin hedef pazarları arasında Londra, Madrid, Atina, Milano, Dubai de var… Şimdi Dubai’de bu işe denk gelmedik diye şükretmiyor muyuz? Birdenbire biz çok emniyetli ve güvenilir bir yer olduk. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın söylediği “Bu ülke evlatlarına kendisinden başka şeyle uğraşma fırsatı vermez” sözü doğru olmakla birlikte, şimdi etrafıma bakıyorum; hangi zamanların çok güvenilen ülkeleri evlatlarına gerçekten kendi istedikleri gibi işlerini güçlerini yapmaya izin veriyor? Dolayısıyla buradayız. İşimizi sonuna kadar yapacağız.

İkinci yol yeni pasta yaratmak

Neden şimdi? Ve bugüne kadar yaptığınızdan neyi farklı yapacaksınız?

İş hayatında bir iş kurmanın iki yolu var diye düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi; bir hazır pasta vardır, iyi kazanılıyordur. Sen o pastadan bir pay almak istersin. Ama bu, bolluğu artırmaz. Sınırlı imkanı paylaştırır. Sende yüzde 20 pazar payı vardı, ben girdim, seninki yüzde 10’a düştü, bana yüzde 10 geldi. Ama topluma ve ekonomiye bir şey kazandırmıyor. İkinci yol ise yeni bir pasta yaratmak. Asıl bolluğu, serveti ve istihdamı yaratan budur. Yoksa sen birinden pay aldığında onun istihdamını da düşürürsün. Toplamda değişen bir şey olmaz. Çanakta bir şey değişmiyor.

Uzun zamandan beri de sizin sektörünüzde bu var. Benzer işler yapılıyor…

Daha önce bir röportajımızda da konuşmuştuk… Mumu iyileştirmeye çalışmadılar, ampulü bulurken. Muma itiraz ettiler. Günümüzden örnek vereyim. Öyle ürünler var ki; Dyson daha iyi bir saç kurutma makinesi değil, başka bir teknoloji. Başarılı bulduğunuz bütün işlerin aslında yeni icat çıkarmakla başladığını bilmemiz lazım. Rahata erip, arkana yaslandığın zaman piyasanı kaybediyorsun. Bu çok önemli bir kural.

Konfor alanına çekilmek kaybettirir diyorsunuz…

Osmanlı dönemine bakalım, 1600’lerde birdenbire gerilemeye başladı. Oysa en büyük servetlere sahip dönemini yaşıyordu. O sırada İberia Yarımadası’nın kenarında, yamuk posta pulu gibi duran Portekiz ve İspanya aslında Osmanlı ile mücadele etmeyi seçmedi. Çok zor bir işti bu. Bütün İpek Yolu’nu tutan, bütün o Akdeniz’i, Kuzey Akdeniz’i, Baharat Yolu’nu tutan Osmanlı… Onun yerine bambaşka bir yol seçtiler. Osmanlı gibi kara yolundan gitmek yerine…“Dünya yuvarlak ve biz batıya gidersek Hindistan zenginliğine kavuşur muyuz?” diye yola çıktılar. Arada astronomiye, gemiciliğe, haritacılığa, endüstriye yaptılar yatırımlarını. Ve sonunda Macellan Boğazı’nı, dünyanın en zengin kıtasını keşfettiler; altın, gümüş… İspanya ve Portekiz müthiş zenginleşti. Her yerden gelen gemilerden pay aldılar, en parlak zamanlarını yaşadılar. Derken Hollandalılar oyunu değiştirdi, anonim şirketler ve çok ortaklı finans teşkilatını kurdular. Birdenbire Portekiz’in başarısı da söndü. Konuyu şuraya getirmek istiyorum, bir yerde büyük bir teşkilat veya başarı kurduktan sonra, eğer sen kendin onu yıkıp yenisini geliştirmezsen o zaman birisi gelip seni oradan tekmeleyecek, götürecek.

Sizin alanınız perakende. “Yenilik yapmazsanız yok olursunuz” diyorsunuz. Şu dönemde de sektörde kırılma yaşandığını söyleyebilir miyiz?

Moda perakendesinde çok önemli bir kırılma var. Basit bir örnek vereyim. Ben fotoğraf çekiyorum. Şöyleydi: Nikon’un, Canon’un yoksa iyi bir fotoğraf çekemezdin. Şimdi dünyada milyonlarca muhteşem fotoğrafçı var. Meğerse çok başarılı insanlar varmış. Ve ellerindeki cep telefonuyla olağanüstü fotoğraflar çekiyorlar. Birdenbire o şey “shift” etti, yerinden oynadı. Bu kadar moda okulu, dizayn okulu, sanat okulu ve ileri teknoloji derken çok farklı tasarımlar ve markalar çıkıyor.

Bir örnek verir misiniz?

On Running’i düşünün. Bundan 7-8 yıl önce, “Yurt dışına gidiyorsan bana bir 42 numara alır mısın” dediğimiz bir ayakkabıydı. Bu markayı yapanlar, bahçe hortumunu kesip, “Acaba ayakkabının altına bunu yapıştırırsam, gerçekten esnek, yumuşak bir şey olur mu, süspansiyon yapar mı?” diye yola çıkan iki kafadarın işi. Daha sonra büyüttüler işi. Benim çocukluğumda Converse, Puma veya Adidas ayakkabı bizim için böyle uzay yolu olayı gibiydi. Bugün eğer istiyorsan, Elif marka bir sneaker’ı Malatya’da 20 günde yaparız. O teknoloji artık marifet bir teknoloji değil. İstediğin markayla, istediğin, beğendiğin dizaynı 20 günde piyasaya çıkarabiliyorsun.

Bu neyi değiştirdi? Ve bu değişim sizde neyi değiştirdi?
Eskiden büyük dizaynırlar ve büyük şirketler köşeleri tuttukları için lüks dahil hep bir yerden akıyordu ve o kapılardan geçmek zorundaydın. Şimdi öyle değil açıkçası. Şimdi binlerce parlak marka var. Biz onlara “emerging brands”, yükselen markalar, yükselen tasarımcılar diyoruz. Ve bunların başlarını sudan çıkarıp bir satış imkanına kavuşması lazım. Dolayısıyla Communité’nin ortaya koyduğu imkan bu.

İlk defa ismini söylediniz yeni girişiminizin, markanızın. Kod adı Horizon diye konuşuyorduk. Communité. Nasıl bir iş olacak bu yeni konsept?
Birleştirici bir iş kuruyoruz. Daha demokratik dediğim bu, logo yüzünden kalbi kırılmayacak bir dünya inşa etmeye çalışıyoruz. Bu sözü çok kullanmak istemiyorum ama anlatacağım.

(Fotoğraf: Gülşah Sarıtaş Keskinel)

Logo görmek istemeyen yeni müşteri

O zaman devam edelim, uzmanlık alanınız olan perakende sektörünün özellikle lüks kademesinde büyük bir değişim var. Aslında pandemiden sonra hepimiz şunu gördük: Lükste büyük bir çıkış yakalandı. Çok da uzun sürmedi. Şimdi bakıyoruz, son 5-6 çeyrekte Louis Vuitton güç kaybetmiş, Gucci sıkıntıda. Hermès iyi gidiyor gibi görünüyor, fakat hani üç büyüklere baktığımızda ikisi güç kaybetmiş. Tüm lüks markalarda yeni yol arayışlarını gözlemliyoruz. Sizce lüks neden sıkıntıda?

Bunu anlamlandırabiliyor musun diyorsun değil mi? Biz grup olarak 15 yıldır birkaç konuda çalıştık. Elimizi kirlettik, neler yapıp yapamayacağımızı gördük. Bu konuştuğumuz perakende konsepti, konsept olarak yeni değil. Beş yıldır herkes bunu yazıyor Elif. Bizim işin guruları… Women’s Wear Daily olsun, diğer bütün endüstri dergileri, gazeteleri, kitapları bunu anlatıyor: “Perakende bu haliyle gitmez.” Ve aslında gösterdikleri adres de bizim yaptığımız iş. Covid’le birlikte dünyada arz kısıldığı zaman, lojistik kısıldığı zaman, lüks markalarının fiyatları birdenbire çok arttı. Çünkü mal azaldı, bulmak zorlaştı. Herkes kapıştı, fiyatlar yükseldi. Sonra Covid bitti, arz arttı. Bu durumda fiyatların düşmesini beklersin. Düşmediği gibi yükselmeye de devam etti. Çin’den başlayan çok ilginç bir akım çıktı. Markalı büyük lüksten mahcubiyet. Size bir örnek vereyim: İspanya’daydık Ümit’le, bundan iki ay önce. Bir kasaba lokantasında yemek yiyoruz. Karşımızdaki masada çok hoş insanlar oturuyor. Hesap ödedikten sonra kapıda karşılaştık, biraz konuştuk. Ayrıldığımız zaman Ümit dedi ki: “Şu olağanüstü güzel hanımefendiye dikkat ettin mi?” dedi. “Evet” dedim. Dikkat etmemek mümkün değildi. Dedi ki; “Dikkat et, tepeden tırnağa olağanüstü şık… Saatinden ayakkabısına, çantasına kadar bir tek marka yok üstünde. ” Hiçbir logo görmüyorsun. İşte bu yeni müşteri. İşte Communité bu. Bunu daha iyi nasıl anlatırız bilmiyorum. Çünkü canlı bir örnekti. Belki lüks markalar arada kendilerini çok değiştirebilirlerdi. Ama bizim endüstride, bütün endüstriler gibi, çok satanı bir daha yapıyorsun, bir daha satıyorsun. Yani olan olay şu: Herkesin çok ilgi gösterdiğini, önümüzdeki sezonda biraz değiştirip yine veriyorsun. Fakat şimdi ürünler çok pahalı olunca bu mantık biraz çalışmamaya başladı. Dolayısıyla belki geçici, belki değil, bilmiyorum. Yani lüks alanı ile ilgili çok fikir yürütmek istemem ama dünyada gerçekten çok ilginç bir müşteri tipi var.

Bu müşteri profilini anlatır mısınız?

Harika mal dizayn eden o kadar çok tasarımcı var ki. Bu müşteri grubunun geliri sonsuz değil ama zevki çok gelişmiş. Ürünü almak için para da biriktirebiliyorlar. Ama logoya para vermek istemiyorlar.

Logoya değil kaliteye para vermek mi istiyorlar?

Kalite artık var. 10 liralık denim pantolonla 100 liralık denim pantolon arasında kalite farkı çok yok. Tasarım ve marka farkı var ama artık dünyada kalitesiz mal diye bir şey kalmadı. Yani müşteri kalitesiz malı bir kere alır, zaten bırakır. Dolayısıyla arada 10 misli fiyat farkı da olsa, siz 10 misli kalite farkını almıyorsunuz aslında.

Devrim yaptık bagajımız yok

Herkes daha akıllı alışveriş yapıyor. Logoya para vermek istemiyor…

Biz Communité konseptiyle bahsettiğim müşteri tanımından yola çıktık. Geri gidersem, 1970’lerde department store’lar bir keşif yeriydi. Bütün markalar sadece orada satılıyordu. Bir de lüks markaların birkaç tane butiği vardı. Sonra 1980’lerde “category killer” dediğimiz bir şey çıktı. Örneğin iç çamaşırı departmanı çıktı, mesela Victoria’s Secret birdenbire büyük bir perakende markası oldu. Orada satılan Adidas dünyada kendi mağazalarını açtı. Dolayısıyla bu monobrand dalgası da yükseldi. Department store’ların çoğu kendilerini yenileyemediler. Çok açıkçası kendi işimize bakıyorum. Boyner bizim çok güzel büyüyen, çok iyi giden işimiz. Biz Covid’de baktık. O sırada 24 ay içinde neredeyse 8 ay kapalı kalmışız. Herkes internet alışverişine yöneldi. Ve herkes dedi ki “Bir daha mağazalar ayakta kalmayacak” Onun üzerine dedik ki; “Ya bu defteri kapayacağız ya da biz buradan başka bir Boyner çıkaracağız.” Her gün kendimizi değiştirme konusundaki kararlılığımızı uygulamasaydık dünyada kendini geliştiremeyen, tekrar eden department store’lardan veya multi-brand’lerden biri olacaktık.

Dünyada önde gelen department store’lar çöktü. “Ne kadar hızlı çöktüler” dedik.

Çünkü değişmediler. Örnek vereyim. Boyner’de “indirim korumalı alışveriş” diye bir konseptimiz var. Alışveriş yapıyorsun. 30 gün içinde fiyatının indiğini görürsen aradaki farkı hesabına geri yolluyoruz. Bu dünyada olan bir şey değil. Dolayısıyla sadece mağazayı değiştirdin, güzel mal verdin değil… Müşterinin aklını hoplatacak kadar iyi servisleri de verdiğin zaman büyümeye devam ediyorsun. Aslında konu formatların, modellerin başarısızlığı değil. Onları nasıl uyguladığının başarısızlığı. Şimdi Communité’ye geri dönünce… Binlerce markanın, yeni tasarımcının kendini bir yerde göstermesi gerekiyor. Şimdi eğer çok başarılı bir department store’un varsa değişimin ölçülü olması lazım. Boyner’de 20 milyon müşterimiz var. Dersen ki; “Sattığım markaların 20’sini değiştireceğim…” Belki de onun 4 milyon müşterisi gelecek ve diyecek ki; “Nerede benim markam? Niye gitti? Ne alacağım ben?” Dolayısıyla ister dünya devi ol, ister başka bir şey ol, o yapıda yapamazsın. Çünkü senin sadık müşterilerin var. Diyelim ki cironun yüzde 3’ü Zegna ise, Armani ise… Ben şimdi yeni bir marka koyacağım. Kimden yer alacağım? Armani müşterisi gelecek diyecek ki; “Ne oldu?” Çok zor o iş. Bu alana girecek olan şirketlerin sıfırdan girmesi gerekiyor. Biz burada devrim yaptık, müşterimiz de yok, bagajımız da yok.

Markaların yüzde 65’ini bilmiyordum

Nasıl bir ekip kurdunuz bu yeni iş için?

Perakende satın alma tecrübesi olan, dünyada eşi benzeri olmayan bir ekip kurduk. Ve biraz da yaptığımız işe “satın almacının intikamı” diyoruz. Çünkü aslında senin satın almacın dünyanın en güzel şirketlerine ve showroom’larına gidiyor. Ama büyük bir özgürlüğü yok. Çok güzel bir şey görüyor. Ama ona deniyor ki: “Şu kadar pantolon, şu kadar gömlek, şu kadar ayakkabı…” Başka bir şey görürse onu alması için başka bir şeyi azaltması gerekiyor. Dolayısıyla en kreatif, müşteriyi en iyi tanıyan satın almacının bile bir eli bağlı. Communité’deki markaların yüzde 65’ini bilmiyordum.

Siz yıllardır yaptığınız işi eleştiriyorsunuz. Açmazları söylüyorsunuz… Sil baştan başka iş yapacağım diyorsunuz.

Evet, çünkü şöyle… Biz dedik ki arkadaşlarımıza yola çıkarken, “Müşterinin çok heyecanlanacağı, fiyatının da ulaşılabilir lüksün üstüne çıkmayacağı bir alan kuracağız.”

Sizle her karşılaşmamız ve görüşmelerimizde de çok sordum. “Sessiz moda” markaları benim de çok ilgimi çekiyor. Çoğu da Türkiye’de yok. Siz bunların keşfedilmesi veya Türkiye’ye taşınması için bir ekip kurdunuz, değil mi? Onlar bunları Türkiye’ye gelmeye de ikna ettiler diye düşünüyorum. Nasıl oldu o süreç? O markalar neyi gördüler de geliyorlar?

Bu fikir burada duruyordu. Satın almacılardan bunu çok uzun yıllardır duyuyordum. Yeni bir dünya geliyordu, bizim yerimiz yoktu. Fikri ortaya attığımızda, bir anda ışığa koşan kelebekler gibi herkes aynı sayfada birleşti. Herkes çok iyi biliyor ne yapmak istediğini. Şimdi bütün bu güzel markalar piyasaya çıksa herhalde 10-15-20 metrekarelik binlerce mağaza isteyecekler. Yok öyle mağazalar. AVM’lerde de yok, sokakta da yok. Biz ne yaptık? Keşif alanı çıkardık. Söylediğim laf ağır ama doğru. Bu sezon koyduğumuz ürünlerin, markaların yüzde 65’ini tanımıyorum. Ve bunların yüzde 75’i Türkiye’de ilk defa satılıyor olacak.

Bu risk değil mi?

Hayır değil. Risk ne biliyor musun? Daha önce yapılan bir şeyin aynısını koymak risk. Hatırlıyor musun? Covid’den sonra biz kaldığımız yerden devam edersek bittik. Onun için kaldığımız yeri sildik attık. Başka bir Boyner yarattık. Boyner’de mağazada geçirilen vakit 17 dakika. Biz bunu 23’e çıkarmak için çok uğraştık. Ama ben hep aynı malı satarsam… Her girdiğinde neyle karşılaşacağımı biliyorsam olmaz. Hafta sonları yarım milyon kişiye yakın ziyaretçimiz var. Yarım milyon kişi evinden çıkıyor… Metroya biniyor…Arabasını park ediyor… Yürüyor, geziyor… Bunun müthiş bir nimet olduğunu düşünüyorum. Hiç kimse her hafta aynı şeyi görecekse bir sonraki hafta çıkıp gelmez. Aynısını yapıp daha çok para kazanmayı beklemek bence bir cüretkarlık, hatta kabalık. Hatta daha ileri gideyim… Her sene yüzde 15 marka dökeceğiz, yeni marka koyacağız. Arkadaşlar “sezonda da olabilir” dediler. O kadar hızlı değişim olacak. Müthiş markalar geliyor.

İlk mağaza bu röportaj çıktığında İstinyePark’ta açılmış olacak. Sonrası planlar nasıl?

İlk İstinyePark açılıyor. Arkadan 1-1.5 ay sonra Galataport. Seneye Bağdat Caddesi mağazasını açmayı planlıyoruz. Bir mağaza daha olacak.

Ve yurt dışı planlarınız var. Onlar ne zaman?

Atina, Madrid, Milano’nun peşindeyiz. Orada da bir özelliğimizi söylemem lazım. Dedim ya, “satın almacının intikamı” diye… Burada da mesela Milano’ya gittiğimizde…Milano mağazasına alınacak ürünlerin yüzde 25’ini Milanolu satın almacılar yapacak. Dolayısıyla oradaki Communité ile buradaki farklı olacak. Milano’daki Milanese bir Communité… Atina’daki Atina ruhunu yansıtan. Dolayısıyla hani bir mağazaya girdim, öbürünün aynısı, neden gideyim? Orada başka bir şehirdeyim. Dolayısıyla global olmakla birlikte çok lokal unsurları olan, kokusu olan bir iş kuruyoruz. Nasıl köprü başı önemlidir… O köprü başı olmasa içeri giremezsin. Minicik bir yerde duruyorsun ama oradan içeri girmek zorundasın. Dolayısıyla burada inşallah müşteriden de güzel bir teveccüh alacağımızı düşünüyorum. Çünkü boş kağıda çok dikkatli çalışınca mecburiyetin olmayınca başarıyı ortaya koyacağın formülü ortaya koyduğumuzu düşünüyoruz. Çabuk ilerlemek istiyoruz. Bu konuda dünyada bir olarak kalalım istiyoruz. Yani çok hızlı bu konsepti dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirelim istiyoruz.

İki üç noktayı çok merak ettim. Markaların yüzde 65’ini ben tanımıyordum dediniz. “Yüzde 75’i Türkiye’ye ilk defa geliyor” dediniz.

“Niye tanımıyorum?” demiyorum. Ne güzel ki tanımıyorum. O markaları burada tanıyacağız. Türkiye’de de bu fırsatı bulamayan tasarımcılara da yer veriyoruz.

Çoğu Avrupa markası mı? Türkiye’den markalar yok mu?

Yanlış söylemeyeyim ama metrekaremizin yaklaşık yüzde 10’dan fazlası Türk markalarına ait. Türkiye’de genç tasarımcılara kapımız sonuna kadar açık. Yüzde 20’ye yakın bir oran telaffuz edebilirim Türk markalar için. Onların da kendilerini ifade etmesi lazım. Türkiye’de yaratıcı tasarımcılarımız var. Dolayısıyla onları da yurt dışına taşıyacağız.

Dünya piyasalarına açılacağız

Baktığımızda department store’lar gerçekten de çok güç kaybetti dünyada. Son rakamlara baktım gelmeden önce. Dünyada department store alanı yüzde 4-5 düşmüş. Amerika’da 2.7 düşüş var. Diyorsunuz ki “Daha farklı bir ortam yapacağım.” Bir marka görmek için de müşteri çekmek zor. Siz daha önce denemeler de yaptınız. İçinde kafe, farklı deneyim alanları vs olan. Burada ne var daha farklı?

Adı zaten Communité. Yani aslında arkadaşlarımızın iddiası şu: Müşterilerimizin üçüncü yeri olsun. Evim, işim ve üçüncü yer. Mesela mağazalarımızda senede altı frekans, altı ziyaret bile olsa memnun olabiliriz. Ama biz burada ayda iki ziyaret istiyoruz. Çünkü içi değişecek. İçinde keyif alacaksın. Şöyle bir şey var… Sadakat sistemlerinde dünyada pek çok yol var. Bizim de Türkiye’de çok güçlü CRM, data yönetimi altyapımız var. Şu ana kadar temel mantık neydi? Ne kadar alışveriş yaparsan, o kadar büyük indirim hakkı kazanırsın. Ama şunu tartışıyoruz: Çok alışveriş yapan kadar, çok sık alışveriş yapan da, fatura rakamına bakmadan, o da bir hak kazansın. Henüz formülünü bulamadık. Ama burada anlatmak istediğim şu: Daha demokratik bir yapı kurmak istiyoruz. Kimseyi dışlamayan… Bir marka yüzünden, bir logo yüzünden hayalleri kırılmayan… Çok heyecanlı, yeni, doğru damarı yakalayan…Senin içindeki merak duygusuna karşılık veren bir dünya kurmaya çalışıyoruz.

Yeni bir iş, yeni mağazalar ve yurt dışı adımı. Burada başarı sizin için ne olur? Kendinize süre tanıyor musunuz? “Değişik bir işe başlıyorum, çok farklı bir marka karmasıyla ve yurt dışına da açılacağım” diyorsunuz…

Soğukkanlı ve alçakgönüllü düşünmeye çok dikkat ediyoruz. Büyük heyecanların ve hayallerin peşinden koşmayalım ve çok dikkatli görelim istiyoruz. Dünya bunu konuşuyor, yapabilen olmadı. Biz büyüklerle konuştuk. Department- store’lar “Bunu yapmak istiyoruz ama yapamıyoruz” dediler. Biz yeni iş kurduk. Japonya, Kore çok güzel bir yer. Büyük bir dünyadan bahsediyorum, bunu hangi zaman diliminde yaparız bilmiyorum. Bunu Türkiye’den başlatmak istiyorum. Evet Türkiye’nin kötü süprizleri olabilir ama güzel sürprizleri de var. Çok meraklı, çok dinamik, ne yaptığını bilen bir müşteri topluluğu var. Biz Türkiye’de başarılı olursak buranın keyfine kapılıp, burada gelişmeye oynayıp, dünya piyasalarını kaçırabiliriz. Çünkü bu ilk defa denenmiş olacak.

İddialısınız…

Bunu başkaları da yapabilir. Ciddi bir format ve felsefe. Şöyle düşün: Herkesin sattığının dışında müşterinin bayılacağı bir ürün dünyası sunuyoruz. Sıfırdan başladığımız için mecburen yaptığımız bir şey yok. Mecburen bir şey yaptığında mükemmelden uzaklaşırsın. Doğru adım attığımızı düşünüyoruz. Düşündüğümüz gibi çıkarsa bir an evvel yurt dışına çıkmamız lazım.

Yaşsız bir iş olduğunu biliyorum, neler var, yalnızca giyim kuşam değil …

Kitap var, parfüm var, ev dekorasyonu var. Formatlarımız da benzemiyor. İstinyePark 1 bin 500 metrekare, Galataport 5.500 metrekare. Cadde 4 bin 500 metrekare olacak. Bunlar da benzemeyecek.

Yer bulmak da kolay değil. Her yer kapılmış durumda, İstinyePark’ta yeni bir yer açıldı… Lokasyon seçimi sizi zorlamıyor mu bu adımda?

Zorladı. Çok güzel yerler bulduk ama sonunu getiremedik. Caddelerde gelişmeyi daha çok istedik. Eski binaları çok istedik. Bağdat Caddesi ve Nişantaşı var. Ekip arkadaşlarımızın tecrübesi çok. Bu bize neyi nasıl yapmayacağımızı da söylüyor. Tecrübeyi daha önce yaptıklarımızı daha güzel yapmak için kullanmıyoruz aslında. Daha önce yaptıklarımızı aynı şekilde yapmamak üzerine kuruyoruz. Tecrübe neyi yapmaman gerektiğini de gösterir.

Gençleri yakından takip ediyorsunuz. Gençlerle çok biraraya geldiniz. Onların seçimleri sizi ne kadar etkiledi Bu yeni markanın yolunu belirlerken?

Cevabın sorunun içinde. Senin eski kutsallarını kabul etmeyen bir gençlik var. Bu, marka ve metod olabilir. Onlar her yaptıklarında daha iyisini arıyorlar. Gençler cesaret veriyor. Bir AVM’ye giriyorsun, çoğu aynı, mağazanın içine giriyorsun nerede ne var biliyorsun. Aynısını yapsak bir yere kadar.

Türkiye’de orta sınıf çok güç kaybetti. Orta sınıfa hitap edebilecek mi?

Ne istediğini bilen güçlü bir müşteri kitlesi var. Ürünü farklı olduğu ve kültürel olarak da kendisini daha iyi ifade ettiği için alacak. Belki çok almayacak, daha seyrek alışveriş yapacak ama kendini daha iyi ifade ettiği için onu seçecek. 70 yaşındayım. En iyi ayakkabılarım eski ayakkabılarım. Çünkü onlar benim formuma girmiş durumda. En iyi gömleklerimin yakası ve kolları biraz fırtlamıştır ama onlar da benim formumda. Bazı şeyin eskisi makbuldür. Ama eskidiğinde de kullanılması için iyi olması lazım. Ana prensibimiz kıyamet gibi ürün satmak değil. Dünyada ilk kez denenen bir formülü müşterinin önüne koyuyoruz. Sunduğumuzla ilgili kendimizden eminiz. Sonrasını birlikte göreceğiz. İnovatif çizgi ve geniş fiyat skalası herkese bir şey bulduracak diye düşünüyorum.

İlk başta dedim, delilik gibi görünüyor şu anda yaptığınız dışarıdan. Belki de evet dediğiniz gibi en kolayı konfor alanına çekilmek. Ümit Hanım’la uzun seyahatlere çıkabilir, çevrenizi gözlemleyebilirdiniz… Hobilerinize daha çok zaman ayırabilirdiniz. Şu dönemde risk aldınız. Duygularınızı merak ediyorum. Bunları yapmaya sizi içinizdeki hangi ses itiyor?

Sorunun temelinde ayrıldığımız bir nokta var. Mesela “Boyner’in fiyat 30 günde inerse aradaki farkı yatırırım”, bunu bizden biri mi istedi? Hayır. Bana sorarsan her gün yaptığın işin aynısını yapmak riskli. İş hayatında konfor alanına girdiğinde bitersin. Osmanlı örneğini ondan verdim. Ayrıca fırsatları görüyoruz. Ekibim de fırsatları görüyor. Bir dua var ya, “Yarabbi bana problem vermediğine göre bana güvenmiyor musun?” Ekibim de, ailem de öyle. Konfor bizim için değişiklik üzerine kurulunca konfor. Risk olarak görünen şeyin aslında emniyetli olduğunu düşünüyorum.

(Fotoğraf: Gülşah Sarıtaş Keskinel)

Bölgenin en güvenli ülkesiyiz

Farklı bir bakış ama güzel anlattınız…

Rahmetli babama taksitli kart, Advantage kart işini ilk anlattığımda, babam, “Batarız oğlum, millet ödemez para” demişti. Banka değiliz. Ben, “Baba tanıyoruz, kasiyerler tanıyor” demiştim. Babam “Ne demek o” demişti. Koskoca iş. “Baba eskiden senet alıyorduk” dedim. İlk 2-3 yıl batık oranımız binde 5’ti. Çok güzel oran. Yapmasaydık o dönemi zor geçirirdik.

O dönemde de Türkiye zor günler geçiriyordu…

Evet. Anayasa fırlatma olayının yaşandığı dönemdi. Denedik oldu, birileri aldı geliştirdi. Düz gidersen olmuyor. Güzel AVM yapılıyor, karşı kaldırıma biri yenisini yapıyor, piyasanı kaybediyorsun. Riskli gibi görünüyor evet bugün riskli. Türkiye bugün baktığımızda tüm bu bölgenin en güvenli, huzurlu yeri. Buraya gelmeden önce rakam verdi arkadaşlar Dubai ve Körfez ülkelerinde önümüzdeki sezon 15 milyar Euro’nun üzerinde satın alınmış perakende ürün var.

O stoklar ne olacak? Belirsizliğin içinde dünya…

Bir kısmı oralardaki depolarda, bir kısmı markaların depolarında. Gerçekten de ne olacak onlara? Huzur Körfez’e yerleşmişti kısa süre önce. Biz bu memleketin çocuğuyuz. Biz ayağımıza çok çabuğuz, çabuk adapte oluyoruz belki bu göçebeliğimizden geliyor. Belki tencerede pişirip kapağında yeme alışkanlığımız…Bizde kara gün biraz üzülürsün, sonra kalkıp savaşmaya devam edersin. O açıdan değişimin getirdiği devinimin bizim hamurumuzda olduğunu düşünüyorum.

Communité’nin marka karmasında neler var?

Communité’nin 250’nin üzerindeki marka karmasının yaklaşık yüzde 70’e yakını Avrupa’dan geliyor. Uzak Doğu’dan ve Amerika, Avustralya gibi farklı coğrafyalardan markalar var. Bu markaların yarısından fazlası Türkiye’de yalnızca Communité’de yer alıyor. Kadın ve erkek modada Comme des Garçons, Yohji Yamamoto gibi ikonik isimleri Wales Bonner, Auralee gibi yeni nesil markalarla bir araya geliyor. Kozmetik ve niş parfümde Goop, Susanne Kaufmann, Kilian, Vyrao gibi markalar var.

Communité’nin ilk mağazası bu hafta İstinyePark’ta açıldı.

Home & Gift kategorisindeki tüm markalar da deneyim anlayışı doğrultusunda özenle seçildi. C’ear Fragrance, Boogie Bougie, Paolo Santagelo, Home Studyo, Sonic Edition, Hande Taviloglu ve Leblon Delienne gibi hem ikonik hem de keşfedilmeyi bekleyen tasarımcılar yer alıyor.

Communité’nin ilk mağazası İstinyePark’taki Gusina Pizza Bar’da yer alıyor.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.