Savaşta baştan aşağıya bombalanmış, yeniden doğmaya çalışan bir kent gibi Antakya... Şehrin siluetini sorarsanız, vinçler derim. Yollar çamur ve çukur içinde, sebebi vızır vızır inşaatlara yük taşıyan kamyonlar... Evler teslim edilmeye başlanmış ama konteyner kentlerde hâlâ on binlerce insan yaşıyor. 21 metrekare alanda... Üstelik ne yemek yardımı var artık ne de para!.. Hayırseverlerin de ayağı kesilmiş. Birileri çok umutlu “Burası küçük Paris olur birkaç yıla” derken, birileri de “Asi Nehri kıyısındaki o lüks konutlar kimlere yapıldı? Orada kimler oturacak? Bizim oturmayacağımız kesin” diyor kızgınlıkla...
Tam üç yıl önce, 6 Şubat’ta Türkiye en büyük doğal afetiyle yüzleşti. Resmi rakamlara göre 53 bin 537 insanımız hayatını kaybetti. 11 şehrimizin 124 ilçesi bu yıkımdan nasibini aldı. Ancak, en büyük yıkım Hatay’da, Hatay’daki en büyük yıkım ise Antakya’da yaşandı. Antakya adeta haritadan silindi! Tam 3 bin 79 bina yerle bir oldu. Kaç kişi mi öldü? İşte orası tam bilinmiyor! Yine resmi rakamlara göre Hatay’da 24 bin 147 kişi hayatını kaybetti, yani neredeyse 11 ildeki can kayıplarının yarısı kadar... Bu kayıpların ise büyük bölümünün Antakya’da olduğunu biliyoruz. 10 binlerce insan göç etmek zorunda kaldı. Bir o kadarı da konteyner kentlerde yaşamaya başladı. Hâlâ da yaşıyor...
İşte böyle bir yıkımdı 6 Şubat, üç yıl sonra o felaketi yaşayan Antakya’ya gidiyorum. Neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. 20 yıl önce gitmiştim Antakya’ya ve o güzelim kentin deprem sonrası halini televizyonlarda izlediğim kadar biliyorum. Yine biliyorum ki, ekrandakiler hiçbir zaman gerçek hayatı yansıtmaz!
Gece yarısına doğru varıyorum Hatay Havalimanı’na. Nasıl olsa günü kaçırdığımdan taksi yerine otobüse biniyorum. Meğer o da şehrin içine girmiyormuş. Taksilerin beklediği kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde son durak. ‘Köy Garajları’ diyorlar buraya... Tek bir ışık yok, çünkü elektrik yok! Ve her yer çamur, çünkü inanılmaz bir yağmur yağıyor.
"Enkazlardan gelen yardım çığlıkları tarif edilemez"
Her zamanki gibi ilk izlenimim taksiden... 35 yıllık şoför 59 yaşındaki Salih Alkaya, abisini, yeğenlerini ve onların eşlerini kaybetmiş 6 Şubat’ta. “En yakınlarımla birlikte ailemden 53 kişi öldü. Biri kundakta bebekti daha” diyor ve acıyla ekliyor: “Allah bizi korudu, biz hayattayız ama o zaman ne hissettiğimi bir Allah bilir bir de ben bilirim... Dediler ki, ‘Maraş Depremi ama yıkılan Hatay’dı. Yardım da gelmedi ki başta! Enkazların altından gelen yardım çığlıklarının acısını tarif etmek mümkün değil. Hiçbir şey yapamadık. Elimiz kolumuz bağlı, öyle yağmurun altında durduk. O kadar çok soğuk, o kadar yağmur vardı ki... Size nasıl anlatayım, her bir yağmur tanesi bir buz parçasıydı sanki. Ben hayatım boyunca öyle bir soğuk ve öyle bir acı yaşamamıştım.”
“Yakında eskisinden daha güzel olacak”
O sırada Asi Nehri’nin üzerinden geçiyoruz. Salih Bey etrafı göstererek anlatıyor. “Burası Antakya’nın merkezi... Depremden önce lokantalar, kahveler sabaha kadar açık olurdu... Her yer yıkıldı ama şimdi öyle güzel projeler yapılıyor ki, tamamlanınca küçük Paris olacak Antakya” diyor umutla. Her yerde koskoca reklam panoları var. ‘Hatay-Antakya Geleceğe Güvenle Yükseliyor’ yazıyor üzerlerinde... Yıkıntıları gizlemek için yerleştirilmiş. Daha ben bir şey sormadan, “Böyle olması daha mantıklı... İnsanların morali bozulmasın diye var bunlar” diye açıklıyor.
Otele varıyoruz. Tesadüf benden bir gün önce Antakya’ya gelen fotoğrafçı arkadaşım kapıda, böylece Salih Bey’in fotoğrafını da çekiyoruz. Otelden de söz etmesem olmaz. ‘Maison Gali’nin çevresindeki hemen hemen tüm binalar yıkılmış, otelde ise hiç hasar yok. Sebebi mi? Bilim!.. Sahibi inşaat mühendisi ve projeyi bizzat kendi hayata geçirmiş.
Sabah erkenden uyanıyorum. Yağmur, durmak ne kelime daha da hızlanmış. Öğreniyorum ki, Adana ve Mersin’i sel almış... Hemen şehri yukarıdan görebileceğimiz bir yere doğru gidiyoruz fotoğrafçı arkadaşımla, tepelere çıkıyoruz. Zira yıkımın etkisini ve yeni inşa faaliyetlerini anlamak istiyorum. Bu bölgede birer ikişer katlı gecekondular var dip dibe, daracık sokaklarından merdivenlerle iniliyor. Ve işin ilginci neredeyse hiç yıkık bina yok! Belli ki zemin kayalık... Böyle yokuşu çıkarken, bir bey görüyorum. Ayağı aksıyor... “Acaba depremde enkaz altında mı kaldı?” diye düşünüyorum. Arabadan inip, yanına gidiyorum. “Ben gazeteciyim. 6 Şubat’ın üçüncü yıldönümünde haber yapmaya geldim. Sizinle de konuşabilir miyim?” diye soruyorum. Gülüyor ve “Benim siyasi bir tarafım var. Benimle konuşmasanız daha iyi olur” diyor.
Tepedeki evlerden sadece bir tanesi yıkılmış!
Daha da meraklanıyorum, ısrar ediyorum. Aşağı sarkan bıyıklarından ötürü MHP’li olabileceği geliyor aklıma... Israrlarım boşa çıkmıyor, konuşmaya başlıyor. Tam da aradığım kişiymiş üstelik... Bu tepelik alandaki Şirince Mahallesi’nin tam 25 yıldır muhtarıymış 70 yaşındaki Ahmet Umarlar.
“Görebildiğim kadar hiç hasar almış bina yok mahallenizde” diye giriyorum söze... İşte cevabı: “Burada 350 hane var. Sadece topraktan bir ev yıkıldı. Ne yazık ki bir anneyle oğlu altında kaldı ve öldü. Buradaki evlerin yüzde 90’ı tapusuzdur. Millet, eşten dostan borç alıp kendi çabasıyla yapmış. Seçim zamanlarında da bunlara göz yumulmuş. Hepsi derme çatma evlerdir. Buradaki hemen herkes fakirdir. Belki de bu insanları kurtaran fakirlik oldu. Tepeye kimsenin istemediği bir yere ev yaptılar çünkü... Ama yine de göründüğü gibi değil, 210 tanesi hasarlı... Tespit yapıldı, yarısı itiraz etti. 100 ev yıkılıp yeniden yapılacak.”
“Devletimiz, bize maddi manevi yardımcı oldu”
Sonra geçmişe, deprem gecesine dönüyor, yıkıntıların arasına!.. O zaman 16 yaşında olan torunu Defne’yi enkazın arasında nasıl bulduklarını anlatıyor. Ve birden susuyor. Daha fazla anlatmak istemiyor, o acıları tekrar tekrar yaşamamak için. O da artık geçmişe değil, geleceğe bakmak istiyor belli ki... Defne’nin pek çok ameliyat geçirdiğini ve sonunda geçenlerde düğününü yaptıklarını anlatmaya başlıyor...
Tepeden Antakya’ya bakıyoruz birlikte... Vinçleri gösterip “Peki bu binalar ne zaman bitecek? Dün bir taksi şoförü bana, “Bu inşaatlar bitince, burası küçük Paris olacak’ dedi. Olur mu sizce?” diye soruyorum. Asi Nehri’nin karşı tarafındaki lüks konutları göstererek “Bunların hepsi sıfırdan yapıldı. Üç senede bitecek bir iş değil bu. Yine de bir başarı. Depremde en büyük zararı Antakya gördü. Bakın samimiyetle söylüyorum, bu kadar kısa sürede bu kadar inşaatın bitmesi bence büyük bir başarı. Tamam, başta yardım Hatay’a geç geldi ama Allah razı olsun devletimiz maddi manevi bize yardımcı oldu. Hatay eski Hatay’dan da daha güzel olacak, ben buna eminim. Şimdi buraları da yıkıp yeniden yapmaya başlayacaklar...”
Galiba siyasi tarafa geçtik!.. Dayanamayıp “Bıyıklarınız sanki MHP’li olduğunuzu işaret ediyor. Hangi tarafa yakınsınız?” diye soruyorum. Yüzde 100 siyasi bir cevap alıyorum: “Muhtarın partisi olmaz ama...” deyip gerisini getirmiyor. Gülüyoruz...
Peki ya o aksaklık, depremden mi yadigâr? Değilmiş... Depremden önce geçirdiği bir bel fıtığı ameliyattan kalmaymış.
“Ölenlerin çoğu kefensiz defnedildi”
Yeniden merkeze iniyorum. ‘Antakya’nın Tahtakalesi’ diye de bilinen ‘Tayfur Sökmen Çarşısı’ndayım. 74 yaşındaki İhsan Tuncay’la sohbete başlıyorum. 3 kilometre mesafedeki Kisecik Mahallesi’nde oturuyormuş. 30 yıl boyunca dolmuşçuluk yapmış. O mahalle de tepede olduğundan can ve mal kaybı olmamış. Depremde ölen akrabalarının hepsi kentte yaşayanlarmış.
“Hatay yedi kere yıkıldı, yedi kere yapıldı. Şimdi sekizinci kez yıkıldı. Ne diyorsunuz, bu sefer de toparlanacak mı?” diye soruyorum. Cevaplıyor: “Bakın, üç yıl oldu. Allah için devlet yaptı, çattı bir şeyler... Artık her şey iyiye gidiyor çok şükür... Başta birazcık geç geldi yardımlar. Ama olacak o kadar ablam ya! 11 il yıkıldı. En çok yıkılan Hatay oldu, ama yarıdan fazlası, yüzde 70’i yapıldı. İki yıl içinde hepsi yapılacak. Hatay eskisinden de güzel olacak. Yoksa bu memleket böyle miydi ablam? O kadar büyük yıkım oldu ki depremde... Ölenler yıkanmadan, kefenlenmeden defnedildi. Sana nasıl anlatayım? Sözler yetmez, yaşamak lazım... Yağmur aynı bugünkü gibi bastırmış yağıyor. Enkazların altından 'Yardım edin ne olur!' sesleri yükseliyor... Allah bir daha o günleri yaşatmasın.”
“Kızıma TOKİ’den ev çıktı evden gayet memnun”
Bütün Hataylılar gibi, onun da gözlerinin altı halka halka, her halkası bir acı... “O günler çıkmıyor aklımdan... Ben hâlâ rahat uyku uyuyamıyorum. Her gece üç sefer kalkar saate bakarım” diyor, uzatmak istemiyor. “Altı çocuğum var, 29 da torunum... Bir kızımın evi yıkılmıştı, TOKİ’den ev çıktı. Taşındı bile...” diye anlatmayı sürdürüyor. “Memnun mu evinden?” diye soruyorum bu kez. Cevabı “Çok memnun. Zaten iki yıl ödeme yok. Sonra da kimi diyor ki 10 bin lira ödeyecekler aylık, kimi 12 bin lira... Üç çocukları var, evleri iki oda bir salon. Ama yetiyor onlara” oluyor.
Biraz dolanıyorum, herkesin elinde bir süpürge, dükkanların önündeki çamurlu suları süpürüyorlar. Onlardan biri de inşaat malzemeleri satan 57 yaşındaki Fehmi Güzelmansur... Değirmenyolu Köyü’nde yaşadığı için depremden kurtulmuş. Ailesinden ölen yok, akrabalarından ise çok... “21 yaşındaki dayımın oğlunun hâlâ izi bile bulunamadı. Amcamın oğlu ailesiyle birlikte enkaz altında kaldı, onlar da kurtulamadı” diye başlıyor söze. Çok üzgün, belli ki hâlâ o acılar canlı... Deprem öncesinde o sokakta iki dükkanı varmış, depremde biri yıkılmış. Bu dükkanı ise az hasarlı... “Bu çarşının da ne olacağı belli değil. Yıkmayı düşünüyorlar... Üç gün önce burada esnaf ayaklandı, şimdilik durdular” diyor.
Peki işler hep bugünkü gibi kesat mı? İşte cevabı: “40 gün siftah etmediğim oldu. Antakya’da bu kadar inşaat yapılıyor. Bizden mal alan tek bir Allah’ın kulu yok. Bu kadar inşaattan tek bir esnaf yararlanmıyor. Bütün kullanılan malzeme dışarıdan geliyor. Artık bu dükkan evi geçindiremiyor. Baktık ki işler kötü, eşim TOKİ’nin çamaşırhanesinde işe başladı. İki oğlum, iki kızım var. İnanın ki, onların desteğiyle ayaktayız. Eskiden tüm ailemi bir başıma geçindirirdim. Şimdi çocuklarımdan para almak zorunda kalıyorum. Yoksa dükkanın kirasını dahi ödeyemem. Bu insana çok dokunuyor...”
“Pahalılıktan gömülüyoruz biz!”
Fehmi Bey’i dertleriyle baş başa bırakıyorum... Molozların arasından, çamurlara bata çıka, ana caddeye çıkıyorum. Bugün cumartesi olmasına rağmen, tek tük insan var alışverişe çıkan... Yere serdikleri çuvallar üzerinde lahana, limon, biber, roka, maydanoz satan üç hanım dikkatimi çekiyor. Yağmurun altında müşteri bekliyorlar. Bu arada bir tenekenin içinde yanan ateşle ısınmaya çalışıyorlar. Tıpkı deprem sonrasında olduğu gibi... Fiyatlara bakıyorum, lahananın kilosu 25, roka 15, maydanoz 10 lira... Fiyatlar bu ve müşteri yok! 56 yaşındaki Adile Öksüz, 66 yaşındaki Şehide Turunç ve 75 yaşındaki Fatma Ergen bu sebzeleri satıp, evlerine ekmek götürecek.
“Fiyatlarınız çok uygun” diyerek giriyorum sohbete... Onlar pek memnun değil. Adile Hanım, “Vallahi millet pahalı buluyor. Depremden sonra düzen bozuldu, her şey bozuldu” diyor. “Sizden önce konuştuğum insanlar ‘Hatay küçük Paris olacak’ diyor ama...” deyince ben, acı acı gülüyor. “Pahalılıktan gömülüyoruz biz. İş yok, para yok. Ekmek parasını zar zor çıkarıyoruz” oluyor cevabı.
Depremde evlerinin yıkılıp yıkılmadığını öğrenmek istiyorum. Şehide Hanım, “Bugün 6 Şubat gibi sürekli yağmur yağıyor. Hava da çok soğuk. Biz 6 Şubat’ı hatırlamak istemiyoruz artık. Evlerimiz yıkıldı ama çok şükür biz hayattayız” diyor.
Burası ‘Tayfur Sökmen Çarşısı’, ‘Eski Sebze Hali’ de deniyor. Antakya’yı dolaşırken Tayfur Sökmen ismine çok rastlıyorum. O, 1937’de kurulan Hatay Cumhuriyeti’nin ilk ve tek cumhurbaşkanı. Hatay’ın kurtuluşu için Fransızlara karşı savaşan milislerin de lideri...
Tezgâhının önündeki çamurlu suları süpüren 45 yaşındaki İsmail Bilgiç’le konuşuyorum bu kez. “Türkiye’nin en güzel şehriydi burası, kültürüyle, tarihiyle... Deprem Hatay’ın yarısını yıktı. Antakya’yı onardık diyorlar. İşte şehrin kalbi burası, siz görüyorsunuz ne durumda olduğunu. Buraya değer vermeleri lazım... Benim de dükkanım yıkıldı, şimdi bu tezgâhta mal satmaya çalışıyorum. Depremden sonra işlerimiz yüzde 70 düştü maalesef. Esnaf çok büyük sıkıntı içinde. Çekler, senetler, ödemeler var. Ama yetkililer bunu görmezden geliyor. Bir de üstüne üstlük bu çarşıyı kaldırmak istiyorlar. Neyse ki bir yürüyüş yaptık, derdimizi anlattık. Ulusal basında haber olunca bize yer gösterdiler” diyor. Anlıyorum ki, bu dükkanlar yeni yapılmış.
“53 bin kişi öldü deniyor ama 500 bin kişi öldü”
Biz böyle muhabbet ederken, etrafımızı meraklı gençler sarıyor. Onlara da 6 Şubat’ı soruyorum. 19 yaşındaki Cafer Koç depremde üç katlı evlerinin yıkıldığını, kendisinin de enkaz altında kaldığını söylüyor. "Karşımızdaki dokuz katlı apartmanın çöküşünü ve oradan gelen 'Ne olur yardım edin!' çığlıklarını unutmam mümkün değil. Tek bir kişi sağ çıktı o binadan... O da çatıda kuş besliyormuş. O sayede canı kurtuldu” diyor. İsmail Bey araya girip, “Hiçbir kelime anlatmaya yetmez o depremin acılarını anlatmaya... İlk üç gün devlet yoktu, kimse yoktu burada” diye ekliyor.
26 yaşındaki Ali Terfer anlatmaya başlıyor bu kez: “53 bin kişi öldü diyorlar ama bence bu gerçeği yansıtmıyor. En az 500 bin kişi hayatını kaybetmiştir depremde... Bir polis memuru vardı. O gece nöbetçiymiş. Karısı hamileydi. Enkaza sıkışmıştı. Bütün vücudu dışarıda, tek ayağı enkaz altındaydı. Adamcağız kendini paraladı eşini kurtarmak için. Kendi başına çıkarmaya çalıştı, olmadı. Makine aradı, bulamadı. İki gün sonra gittiğimizde, kadın ölmüştü. Bu acıyı anlayabilmek için yaşamak lazım abla.”
Herkes çöktü... O havayı dağıtmak için, “Hatay Paris olacak mı gerçekten?” diye soruyorum. Üçü de gülüyor. Cafer, “Olur, yaparlar. Ben inanıyorum. Tam 455 bin konut yaptılar. Az bir şey mi? Çalışıyor adamlar” deyince, Ali karşı çıkıyor: “20 yılda bile Antakya düzelmez. Betondan güzel bir şehir olur ama eskisi gibi olamaz!” Söz yine İsmail Bey’de... “Üç yıldır içindeyiz. Ne yapılıp ne yapılmadığını görüyoruz. Bu sizin gördükleriniz Cumhurbaşkanı geliyor diye bir haftada yapıldı. Daha doğrusu geçen üç yılda, bu bir haftada yapılanlar yapılmadı. O yüzden lütfen Cumhurbaşkanımız en azından üç ayda bir gelsin buraya ki, bir şeyler yapsınlar” diyor. Ali ve Cafer de katılıyor...

6 bin lira yaşlılık maaşıyla geçiniyor!
Yağmur yağmıyor boşanıyor! Sığınacak bir yer arıyorum. Sırılsıklam ve çamur içindeyim. Ayaklarım su içinde... Lastik bir çizme almak şart oldu. Bir esnafa danışıyorum, az ileride bir dükkanı işaret ediyor. Koştura koştura gidiyorum. Ben çizmeleri denerken, içeriye yaşlı bir hanım giriyor, ayağında terliklerle, beli iki büklüm. Dükkan sahibine “Bana göre ayakkabı var mı?” diye soruyor. Belli ki parası yetişecek gibi değil... İçeride bir tabureye çöküyor ve sohbete başlıyoruz. 70 yaşındaki Firuz Güven’in depremde evi yıkılmış. O kurtulmuş ama 30 yaşındaki kızı Ayşe ve 10 yaşındaki torunu Filiz hayatını kaybetmiş. “Bacım, cenazeleri sekiz gün sonra çıkarıldı enkazdan. Damadım bile tanıyamadı karısını ve çocuğunu! Diğer kızım Hatice ve engelli oğlu 16 yaşındaki Yasin enkazdan ağır yaralı olarak kurtarıldı. Torunumun etinden kemikleri çıkmıştı! İkisini de tedavi için Kocaeli’ne götürdüler. Sonra damadım orada iş bulunca geri gelmediler. Çok ameliyat atlattılar ama şimdi iyiler çok şükür. Keşke Ayşe’min de Filiz’imin de kemikleri kırılaydı da şimdi sağ olaydılar” diye o korkunç günleri anlatıyor. Şükrediyor ama göz yaşları da dinmek bilmiyor.
“Yemek, para, bütün yardımlar kesildi”
Firuz Hanım tek başına Alaaddin Köyü’ndeki konteyner kentte kalmış bir süre... “Yemek yardımı kesilince benim gibi yalnız yaşayan bir akrabamın yanına yerleştim. İki kadın birlikte yaşıyoruz. Yıkılan evimin yerine yenisi yapılıyor, bitmesini bekliyorum. Asıl mesele geçinmek. Çok zor! Telefonumda kontör bitti. Arayamıyordum kızımı... Sağ olsun telefoncu tanıdık çıktı, kontör yükledi de konuşabildim” diyor.
O sırada dükkan sahibi 43 yaşındaki Mehmet Genç araya girip, “Teyze yaşlılık maaşı için müracaat ettin mi?” diye sorunca, “Yaşlılık maaşım var kardeşim. Zamla birlikte 6 bin küsur lira oldu. Ama yetmiyor ki, bir ekmek 15 lira. Eskiden daha çok yardım oluyordu. Habib-i Neccar Camii’nin oradaki müdürler bize kuru erzak veriyorlardı. Valilikten yardım ediyorlardı. Ama artık hepsi kesildi” oluyor cevabı.
Firuz Hanım bir ayakkabı seçiyor. Dükkan sahibi indirim yapıyor ben de destek çıkıyorum. O yağmurda yoluna gidiyor. En azından ayakları ıslanmayacak artık.
“Hatay’ın eski haline gelmesi 10 yılı bulur”
Firuz Hanım’ın ardından bakıyoruz bir süre... Sonra dükkan sahibi Mehmet Genç ile deprem gününü konuşmaya başlıyoruz. Anlatıyor: “Biz ikinci katta oturuyorduk. Apartman yan yattı. Dört çocuğum ve eşimle nasıl çıktık oradan bilmiyorum. Size anlatamam o korkuyu... Yanımızdaki 48 daireli apartman yıkıldı, bir kişi dahi kurtulamadı. Ailemi Ankara’ya götürdüm. Ben dört ay sonra dönüp dükkanı açtım, onlar bir yıl Ankara’da kaldı.”
Peki Hatay toparlanabilecek mi? “Az ilerimizde Kurtuluş Caddesi var. Biliyorsunuz, orası Romalılar zamanında dünyanın ilk ışıklandırılan caddesi. Depremin ardından yıkılmış ve tümüyle karanlığa gömülmüştü. Cumhurbaşkanı gelmeden hemen önce belki bin tane adam çalışmaya başladı o caddede. Normal zamanda bir yılda yapılamayan işler 10 günde yapıldı. Cumhurbaşkanı bir kez daha gelse Hatay düzelir. Ama Hatay eski Hatay olmaz. Her yer betonlaştı, eski sıcaklık, eski komşuluk bundan sonra mümkün değil” diyor.
Mehmet Bey ile 26 yaşındaki kardeşi Mustafa Bey aynı dükkanda çalışıyor. Sohbet sohbeti açıyor o da katılıyor bize. Nişanlıymış. “Şehrin her yeri çamur içinde... Sosyalleşecek yer yok. Alışveriş yapmak bile ne kadar zor, görüyorsunuz. Keşke Cumhurbaşkanı bir kez daha gelse, o zaman Hatay daha çabuk toparlanır” diyor.
İçimi yakan duvar yazısı: Sesimi duyan var mı? Yok!
Bu kez istikâmet Kurtuluş Caddesi... Bu caddenin yenilenmesi diğer yerlere göre daha fazla zaman alacak. Zira tarihi binaların çoğu bu caddede ve yıkılmış... Hepsinin restore edilmesi gerekiyor. Ara sokaklara giriyorum, her yer moloz, her yer yıkık dökük... Arada ayakta kalmış binalara da rastlıyorum. Üzerlerinde koskocaman ‘Mahkeme kararı var. Dokunma!’ yazıyor. Yıkık duvarlar grafitti yazılarla dolu. ‘Hayaller bile hayal oldu’, ‘Kaybımız çok, yasımız baki’, ‘Düşle ama düşme’ gibi yıkımı, acıyı, umutsuzluğu anlatan pek çok yazı... Benim içimi en çok acıtan ise şu yazı oluyor. Biri ‘Sesimi duyan var mı?’ diye yazmış, bir başkası büyük harflerle tamamlamış “YOK!” diye...
Burası felaketin üç yıl ardından sanki savaştan yeni çıkmış gibi! İlginç olan, bu yıkıntıların arasında hâlâ bacası tüten evlerin olması. Ben tam da konuşacak birilerini ararken, o evlerden birinin kapısından bir bey çıkıyor. Hemen yanına gidiyorum. 68 yaşındaki Refik Çıkık’ın evi depremde ağır hasar almış, “Evimi, tüm varlığımı kaybettim. Ailece Mersin’e gitmek zorunda kaldık. Ev kiraladık. Ne yazık ki, deprem fırsatçıları yüzünden Mersin’de de perişan olduk ve geri döndük. Şimdi bu gördüğünüz evde kirada oturuyoruz. Devlet kira desteği veriyordu. Beş-altı ay önce o da kesilince iyice mağdur olduk” diyor.
“Yetkililer kendi evimi yapmama izin vermedi”
Yıkılan evi Asi Nehri’ne 80 metre uzaklıktaymış. Bu sebeple rezerv alan ilan edilmiş ve onlar Mersin’deyken yetkililer tarafından yıkılmış. “Evimizi kendimiz inşa etmek istedik ama ‘Yapamazsın’ dediler. Şimdi bekliyoruz öyle. Benim yıkılan evim 180 metrekareydi, yıllarca çalışıp didinip yapmıştım. Yerine verecekleri 80 metrekarelik bir daire, üstelik merkezden çok uzaklarda olacak! Bizim binamız üç katlıydı, şimdi oralara altışar-yedişer katlı binalar dikiyorlar. Yıllarca sıhhi tesisatçılık yaptım. Böbrek yetmezliği yüzünden artık çalışamıyorum. Emekli maaşım 20 bin lira, 10 bin lirasını kiraya veriyorum. Çocukların yardımı olmasa hayatta kalmamız zor. Hatay’da savaş koşullarından bile zor günler geçiriyoruz. Kendimizi çok çaresiz hissediyoruz” diye anlatıyor dertlerini.
Kirada oturdukları binanın sahibi davalık olmuş. Bina az hasarlı ama yetkililer yine de yıkmak istiyormuş. “Cumhurbaşkanı üç ayda bir ziyaret etse Hatay çok daha çabuk toparlanır. Eskisinden bile güzel olur’ diyorlar. Olur mu?” diye soruyorum. Etrafı göstererek, “Üç yıl geçti, işte Kurtuluş Caddesi’nin hali! Kiliseye hiç dokunmadılar. Cumhurbaşkanı her ay gelse her ay makyaj olur, o kadar! Toparlanmamız en az 10 yıl sürer” diyor.
Berber dükkanında el feneriyle saç tıraşı!
Kurtuluş Caddesi’nde yürümeye devam ediyorum... Yollarını Cumhurbaşkanı gelmeden hemen önce apar topar döşemişler. Bir yere kadar!.. Sonrasında panolarla makyajlamışlar. Öyle bir makyaj ki bu, caddenin başından baktığınızda sanki bütün bir cadde düzenlenmiş gibi görünüyor. Şu elektrik kesintileri ise ayrı bir mesele... Dün gece otelde de kesikti. Ama hemen jeneratör devreye girdi. Caddede birkaç dükkan var ve yine elektrikler kesik. Bir berber dükkanın önündeyim. Jeneratör yok belli ki... Biri müşteriyi tıraş ederken, çırak da elindeki el fenerini tutuyor. Konuşmak istiyorum ama pek yanaşmıyorlar. Dükkanı altı ay önce açmış oldukları dışında bir şey öğrenemiyorum...
“Evimiz teslim edildi ama 30 kilometre uzakta!”
Ertesi sabah ilk ona rastlıyorum. Uzun uzun konuşuyoruz. Öyle güzel özetliyor ki Hatay’da neler yaşandığını... Bir otelin mutfağında çalışıyormuş 56 yaşındaki Nida Karaoğlan, depremde Antakya’nın merkezindeki evleri yıkılmış. Annesini kaybetmiş. Başlıyor anlatmaya: “Burada öyle bir can pazarı yaşanıyordu ki, annemin cesedini çıkarmak için AFAD bir ay sonrasına gün verdi. Mecburen para verip birilerini tuttuk. Annemin cenazesini bu sayede kaldırabildik. Deprem sonrasında tam bir ay boyunca, bir çadırda dört aile yaşadık... Yıkılan evimizi komşularla birlikte yeniden inşa etmek istedik. Ama müteahhit önce 2 milyon 600 bin lira istedi, sonra 3.5 milyon liraya çıkardı fiyatı. Bu kadar parayı denkleştirmemiz mümkün değildi. TOKİ’ye başvurduk. 2024’te bize ev çıktı, anahtarı teslim edildi ama gidemiyoruz. Çünkü yıkılan evimizden tam 30 kilometre uzakta! Otobüsle gitmek bir, bir buçuk saat sürüyor. Bunun bir de dönüşü var. Haklarını yiyemem, ilk dağıtımı yapılan konutlardandı. Çevre düzenlemesi güzel, altyapısı da öyle... Evin içi güzel. Üç oda, bir salon... Ama odaları öyle büyük değil. Hatta bir oda öyle küçük ki, iki kişi karşılıklı otursan dizlerin birbirine değer. 100 metrekarenin üzerinde daire yok TOKİ’lerde zaten.”
Nida Hanım’ın dertleri başından aşkın... “Eşim kısmi felçli, çalışamıyor. Kızım üniversiteyi bitirdi. Ama bir markette çalışıyor. Bir de oğlum var, lisede okuyor. Ben çalışmak zorundayım, çünkü halen kirada oturuyoruz. Mecburen birkaç ay sonra taşınacağız. Çalışmaya devam etmek zorundayım ama ne yapacağımı bilemiyorum” diyor...
Şimdi bir konteyner kente gideceğim. Hem Antakya’yı da biraz daha net görebilirim, çünkü o felaket yağmur bugün kesildi gibi... Son olarak da Narlıca Mezarlığı’nı mutlaka görmeliyim. Bu sebeple mezarlığın yakınındaki bir konteyner kente girmeyi düşünüyorum rastgele. Yol boyu görüntü aynı... Her yer kamyon ve vinç dolu...
Merkezden epeyce bir uzaklaştıktan sonra, büyükçe bir konteyner kent görüyorum. Öğreniyorum ki 1008 konteyner varmış Dalyan Konteyner Kent içinde. Dikkatimi yolun karşısındaki bakkala gelen çocuklar çekiyor. Onların dikkatini de ben çekmişim, gazeteci olduğumu öğrenince çevremi sarıyorlar... Depremde enkaz altında kalan 5 yaşındaki Ahmet, ne yazık ki artık engelli. 14 yaşındaki abisi Murat'ın elini hiç bırakmıyor... 16 yaşındaki Abdullah, 9 yaşından beri fırında çalışıyormuş. 13 yaşındaki Coşkun ve 9 yaşındaki kardeşi Müslüm'ün acı dolu hikâyelerini ise az sonra öğreneceğim. Çocuklara, “Kaç kişi yaşıyorsunuz konteynerde?” diye soruyorum. Elinde bakkaldan aldığı iki ekmekle Coşkun, “Biz yedi kişiyiz” diyor. “Gidelim mi sizin konteynere?” diye soruyorum ve gidiyoruz.
Kapıyı çalıyor Coşkun, 65 yaşındaki babaanne Şükran Hanım bizi içeri buyur ediyor. Tam da kahvaltı saatine denk gelmişim. Beni konteynere getiren Coşkun ve kardeşi Müslüm dışında, üç küçük kız çocuğu daha var içeride. Yer sofrasının etrafında 42 yaşındaki amcaları Aydın Kaba ile birlikte oturuyorlar. Sofrada sahanda kırılmış üç yumurta, birkaç parça peynir, biraz domates ve bir paket margarin var... Coşkun ekmekleri de sofraya koyuyor. Hepsi bu, yedi kişiyi doyuracak bu kahvaltı!
Şükran Hanım illa ki kahvaltıya buyur ediyor. Ben odaya bir göz gezdiriyorum. Burası diğer konteynerler gibi 21 metrekare değil belki ama en fazla 25 metrekare ve beş çocuğa rağmen tertemiz. Bitişikteki küçücük odada akşam yere serilecek döşekler üst üste istiflenmiş. Ben çocukların anne babalarına ne olduğunu merak ediyorum. Şükran Hanım anlatmaya başlıyor: “Yedi yaşındaki Berinay daha üç aylıktı, anneleri bıraktı beş çocuğu başka bir adamla kaçtı. Babaları depremde öldü. Oğlum Aydın engelli, ne duyar, ne konuşur. Sağır ve dilsiz... Ondan bir engelli maaşı giriyor buraya, onun dışında hiçbir gelirimiz yok. En küçüğü dışında, çocuklar için devletten yetim yardımı alamıyoruz, çünkü hepsi annelerinin ilk kocasının soyadını taşıyor. O hayatta...”
Şaşkınlık ve büyük bir üzüntü içinde dinliyorum anlattıklarını. “Nasıl bakabildiniz bu çocuklara bunca yıl?” diye soruyorum. Tevekkül içinde cevaplıyor: “Allah’a sığındık... Sahibimiz Allah. Elbet bize bir yol açar. Elimize bir ekmek düşer, şükrederiz dedik... İyi komşularımız var, Allah verenleri eksik etmesin! Onların da yardımlarıyla geçinip gidiyoruz işte...”
O anlatmayı sürdürüyor, ben göz yaşlarımı tutamıyorum, ağladığım için çocuklardan çok utanıyorum... “Valilikten de biraz destek alıyoruz, ama çok az. Yetim aylığı iki ayda bir 2 bin lira kadar... Oğlumun engelli maaşı 5 bin lira kadar... Ama 5 bin lira dediğin ne ki, yedi nüfusuz, hayat pahalı... Kaç gün yeter ki? Bir yumurta 10 lira... Yine de şükrediyoruz. Başımızı sokacak bir yerimiz var...”
Onlara ev çıkmamış, tapuları yok diye... Zaten kendi deyimiyle derme çatma bir yer eviymiş. Beş aile birlikte kalıyorlarmış... Peki bundan sonra ne olacak diye soruyorum, “Gücüm yettiği kadar bakacağım torunlarıma... Ama benim bugünüm var yarınım yok. Kalp hastasıyım” diye cevaplıyor.
“Bir bisikletimiz olsa ne güzel olur abla!”
Hepsi birbirinden güzel bu çocukların isimlerini, yaşlarını soruyorum. En küçükleri Berinay 7 yaşında, Arzu 8, Müslüm 9, Şükran Gül 11, Coşkun 13... Hepsi de okula gidiyor. Kahvaltılarını edemediler benim yüzümden. Depremden söz edip, çocukları daha da üzmek istemiyorum. İzin isteyip kalkıyorum. “Size ne gönderebilirim İstanbul’dan?” diye soruyorum. Önce utanıp önlerine bakıyorlar. Kızlar hiçbir şey demiyor. Müslüm ve Coşkun utansalar da, “Bir bisikletimiz olsa abla, ne güzel olur” diyorlar. Sözüm söz, yazı çıktıktan sonra ilk işim bisikletlerini göndermek olacak. Göndermesine göndereceğim de, sadece o konteyner kentte binden fazla konteyner, o konteynerlerde yüzlerce Müslüm ve Coşkun var!.. Diyeceğim onların hâlâ desteğe çok fazla ihtiyacı var...

Bütün ölüm tarihleri aynı!
Narlıca Mezarlığı devasa bir kabusun özeti sanki... Doğum tarihleri farklı farklı, ölüm tarihleri hep aynı günü işaret eder mi? Eğer 6 Şubat 2023’te yer göğe karışmışsa eder! Bebeklerin mezarlarında da ölüm tarihi 6 Şubat 2023, dedelerinkinde de... Her mezar taşında bir yadigâr bırakılmış göçüp gidene... Kiminde bir kazak, kiminde bir yazma, kiminde ise oyuncak bir kamyon. Beş yaşında enkaz altında kalan Uygar’ın mezarı başındaki gibi...