Mardin Kızıltepe’de bulunanlar bilirler, anayolun karşısı Suriye sınırıdır. Kürtler yüz yıldır sınırın Türkiye tarafına Serxet (hattın üstü), Suriye tarafına ise Binxet (hattın altı) derler.
Serxet ve Binxet’i “tehlikeli sulara” girmeden anlatmaya çalışayım:
Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Fransa arasında, 20 Ekim 1921‘de imzalanan Ankara Antlaşması ile Hatay ve İskenderun dışında Türkiye ve Suriye sınırı belirlenmiş oldu. Sınırlar çizilirken sınır boyunda yer alan tren hattı esas alındı. İngilizlerin inşa ettiği tren hattının önemli bir bölümünün güneyinde kalan yerleşim yerleri Suriye, kuzeyindeki yerleşim yerleri ise Türkiye yönetimine teslim edildi. O yıllarda Türkiye henüz Lozan antlaşmasını imzalayıp kendi egemenliğini pekiştirebilmiş değildi; Suriye de Fransa’nın mandasıydı.
Bu sınır bölünmesi sonucu sınır hattındaki Kürtler neredeyse aile boyutunda birbirinden ayrıldılar. Kürtlerin bir kısmı tren raylarından esinlenerek verilen adla Binxet’te, yani tren hattının güneyinde; ailelerin bir kısmı da Serxet’te, yani tren hattının kuzeyinde kaldılar. Hattın altı Suriye, hattın üstü Türkiye’ydi artık.
Türkiye-Suriye sınırı Kürt köylerinin, kasabalarının içinden geçti. Birçok ailenin bir kısmı sınırın üstünde bir kısmı altında kaldı. On binlerce aile parçalandı. Öyle oldu ki bazı ailelerde bir kardeş sınırın üstünde yaşamaya devam etti, diğer kardeş sınırın altında. Çünkü tarlaların da ortasından geçmişti sınır. Zamanla sınıra tel örgüler çekildi. Ancak bu tel örgüler de Kürtleri engellemedi. Sınırın iki yakasında birbirine seslerini duyurmaya çalışan Kürtlere ilişkin onlarca fotoğraf eminim görmüşsünüzdür. Bayramlarda sınırı ayıran telin her iki yakasında binlerce insan birikti; kimi kardeşini görmek, kimi yeni doğan yeğenine merhaba demek, kimi sınırın öte yanında vefat eden ailesine başsağlığı dilemek, kimi sadece bayram sevincini sınırın öte yanında kalan ailesiyle kutlamak için tellerin iki yanına yığıldı.
Zamanla sınır tellerinin yanındaki araziler boşaltıldı ve büyük bir mayınlı bölge oluşturuldu. Amaç sınırın her iki tarafında kalan Kürt aileler arasındaki ilişkiyi koparmak, azaltmak ve “kaçak” geçişleri önlemekti. Kısmen başarılı oldu, kısmen olmadı bu politika. Parçalanan aileler, sınır boyunca çekilen teller ve döşenen mayın tarlalarını aşarak ilişkilerini sürdürmeye devam ettiler. Ziyaretler, evlilikler ve ticaret “yasadışı” yollarla günümüze kadar devam etti. Bu süre içinde mayınlı arazileri geçmeye çalışan onlarca insan yaşamını kaybetti veya sakat kaldı.
2000’li yılların başında ilk defa sınırın öte yanına, Kamışlo’ya gittim. O zamanın Kamışlo belediye başkanı, yine zamanın Mardin belediye başkanının amcasının oğluydu. Kamışlo’yu ve Rojava’yı tanıdıkça Binxet ve Serxet’in nasıl aynı yaşamın, aynı hafızanın ikiye bölünmüş hali olduğunu çok daha iyi anladım.
Kürtler Suriye’de de mutlu olmadı
Şimdi bir de kimileri için Kuzey Suriye kimileri için Rojava olan topraklarda Kürtler neler yaşadı, buna bakalım.
1925-1938 yılları arası Türkiye’de Kürt isyanlarıyla geçti. Bu süreçte on binlerce Kürt öldürüldü, on binlercesi de Suriye’ye geçmek zorunda kaldı. 1936’da Suriye’de Fransız mandasının bittiği yıl Türkiye’de Kürt isyanları dönemine rastlar. Dersim, Koçgiri gibi isyanlar sonucu Kürtler akın akın Suriye’ye geçiyorlardı. Fransız mandası bittikten sonra Suriye’de Arap milliyetçiliği yükselişe geçti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızların Suriye’den tamamen çekilmesiyle güçlenen Arap milliyetçiliği giderek Kürtlere sırtını döndü. Arap milliyetçileri Kürtlere çıbanbaşı olarak bakıyorlardı.
İktidarı ele geçiren milliyetçi Araplar, Kürtlerin Suriyeli olmadığını, Türkiye’den Suriye’ye geçen mülteciler ya da kendi deyimleriyle, yabancılara karşılık gelen ecnebiler olduğunu iddia etmeye başladılar. 1962 nüfus sayımından sonra Kürtlerin Suriye’de vatandaşlıktan çıkarılması, onlara ecnebi kartı verilmesi politikası başladı. Hatta öyle ki bu yıllarda, Suriye’de doğan Kürtlerin bir kısmı bile vatandaşlıktan atılıp onlara da ecnebi kartı verildi.
1963’te iktidara gelen Baas rejimi ile Kürtlere zulüm daha da arttı. Baas rejimi Kürtleri Suriye’nin varlığı için tehlike olarak gördü ve her türlü baskıyı uyguladı. Kimliksizleştirmenin yanı sıra Arap kemeri adı verilen politika ile Kürtlerin yaşam alanlarının Araplaştırılmasına başlandı. Baas, Suriye’nin farklı bölgelerinde yaşayan göçmen Araplar (Bedeviler) başta olmak üzere önemli bir Arap nüfusu 1960’ların ortalarına doğru Rojava’ya yerleştirmeye başladı. Bu politika kısmen başarılı oldu. Arap nüfusun yerleştirilmesi ile Rojava’nın demografisi bozuldu. Kürtler, Rojava’nın bazı bölgelerinde azınlığa bile düştü. En önemlisi de Kürtlerin yaşadığı coğrafya Araplarla birbirinden ayrıldı. Tel Abyad, Cezire ile Kobani arasında; Cerablus ve Azez ise Kobani ile Afrin arasında Araplaştırılıp Kürtler arasına çekilen kemerin ürünleridir.
Haklarını arayan, eşitlik ve özgürlük isteyen Kürtlerin yeri zindan oldu ya da Baas rejimi tarafından “kaybedildiler”. 2011 yılına, Suriye’de iç savaşın başlamasına kadar Kürtler açısından Suriye’de durum böylesine ağır bir fotoğraftı.
Kuzey Suriye’den görünen Türkiye
Peki halklar açısından nasıldı? Binxet’ten Serxet nasıl görünüyordu ya da Rojava’da büyüyen bir Kürt çocuğun gözünden Türkiye nasıl bir yerdi?
Yıllar önce konuştuğum Kobanili bir Kürt, çocukluğunu anlatırken şöyle demişti bana:
“Serxet, yani hattın üstü, Türkiye bizim için büyülü bir yerdi. Türkiye ilklerin yeriydi. İlk radyo, ilk Coca Cola, ilk pilli tabanca, ilk tost makinesi… Birçoğumuzun evine bunlar Türkiye’den gelirdi. Sınırdan gelecek kaçakçıları hevesle beklerdik. Onların köye gelip çantalarını açmaları -çantaları bu ilklerle dolu olurdu- büyülü bir şeydi bizim için.”
Hem büyülüydü sınırın öte yanı hem de sınırın ötesi kardeşleri, akrabaları, yeğenleriydi… Sadece Türkiye Kürtleri değil, Suriye Kürtleri açısından da yapaydı sınır. Bazen birbirlerine haber verirlerdi: “Ben bu yıl tarlanın bu tarafına şunu ekeceğim, sen ne ekeceksin” diye. Aynı zamanda Binxet ve Serxet birbirlerinin sığınağıydı da. Bir Kürdün Suriye’de başına bir şey gelme ihtimali varsa gideceği yer Türkiye olurdu; bir Kürdün Türkiye’de başına bir şey gelecekse yolu Suriye olurdu. Türkiye Kürtlerinin yaşadığı olumlu olumsuz her şey Suriye Kürtlerinin gündemine düşerdi. Türkiye’de Kürtlerin hayatının zor olduğunu bilmekle birlikte, Suriye Kürtlerinin yönü hep Türkiye oldu. Bir gün hattın yukarısına yani Serxet’e geçmek, Diyarbakır’ı görmek birçok Kürt çocuğun hayallerini süsledi durdu.
2011 sonrasının detayına girmeyeceğim. Suriye’nin nasıl parçalandığı, IŞİD hakimiyeti, Kürtlerin IŞİD ile ölümüne savaşını biliyorsunuz zaten. Bilmediğiniz belki şu olabilir:
Eğer Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığına gidecek olursanız, orada, IŞİD’e karşı savaşta Kobani’de ölen binlerce Kürt gencinin mezar taşına denk gelirsiniz. Kobani’de IŞİD’e karşı savaşanlar sadece Rojavalı Kürtler değil aynı zamanda Türkiyeli Kürt gençleriydi. 2014 yılında, IŞİD ile savaş sırasında, her gün Suriye’den onlarca cenaze aracı gelirdi Diyarbakır’a, halk yollara çıkar, geçen ambulans ve cenaze araçlarına saygı duruşunda bulunurdu. Bu araçlar IŞİD’e karşı savaşta ölen 16-25 yaş arası Diyarbakırlı gençlerin ölü bedenlerini taşırdı. 2000’li kuşaktı ölenler artık. Kimi telleri yararak mayınlı alanları geçmiş Kobani’ye koşmuştu kardeşlerini IŞİD’e karşı yalnız bırakmamak için; kimisi Dicle’den geçmeye çalışırken boğulmuştu. Kobani’nin hüznü Türkiye Kürtlerinin üzerini bir sis gibi örtmüştü o yıllar. Kürtler IŞİD’le savaşta ölen çocuklarına ağlıyordu. Bu gözyaşları maalesef Türkiye’nin batısında çoğunlukla görülmedi.
Bunları bu kadar detaylı anlatmamın nedeni bugün Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasında bir kardeşlik ilişkisi olduğunu anlamanız.
Serxet ve Binxet. Tren rayının altı ve üstü… Kürtlerin zihninde hiçbir zaman ayrılmadı.
Rojava Türkiye için tehlike mi?
Peki bu “ayrılmama” hali Türkiye için bir tehlike teşkil ediyor mu?
Bence etmiyor. Tıpkı Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin tehlike arz etmemesi ve bugün Türkiye’nin önemli bir müttefiki olması gibi. Bugün Erbil, Süleymaniye, Duhok… Irak’taki hangi Kürt şehrine giderseniz tüm marketlerin, alışveriş merkezlerinin Türkiye’den gelen ürünlerle dolu olduğunu görürsünüz. Tarkan gibi Türk sanatçılar dinlenir, Divan Otel’de kalırsınız, Mado’da kahvenizi içersiniz. Çoğunun işletmecisi de Türkiye’den giden Türkler ya da Kürtlerdir. Her anlamda Türkiye’deymiş gibi hissedersiniz.
Rojava’ya da böyle bakmak gerekir.
Kısacası anlatmaya çalıştığım şudur: Kürtlerin duygudaşlığının sınırları aşan bir tarafı var. Bunun hem tarihten gelen, hem de verilen mücadeleden kaynaklı boyutları var. Ama bu ne Türkiye’nin ne de Suriye’nin bölünmesi anlamına gelmiyor.
Evet, Kürtlerin yaşadığı coğrafya 100 yıl önce bölünmüştür. Ancak bugün bu coğrafyanın gerçekliği farklıdır. Ve Kürtler bulundukları ülkenin vatandaşları olarak barışçıl bir şekilde yaşamayı tercih etmekteler ve bunu yüksek sesle dile getiriyorlar.
Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı
Hafta sonu DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’ndaydım. Konferansa Kuzey İrlanda, Katalonya, Meksika, Güney Afrika gibi dünyanın farklı yerlerinden barış süreci deneyimlerine sahip insanların yanı sıra Nobel Barış Ödülü alan önemli isimler de katılmıştı. Konferansa ilgi çok yoğundu, salon tıka basa doluydu. DEM Parti neredeyse tüm temsilcileri ile konferanstaydı. Yine Barzani ve Talabani de temsilci yollamışlardı. SDG Dış İlişkiler Temsilcisi İlham Ahmed de konferansa online katıldı. “Bürokratik nedenlerle” Türkiye’ye gelemediğini söyleyerek, kısaca şu mesajları verdi:
“Barış sürecinin etkisini hemen gördük, Türkiye’yle diyalog içinde olmak istiyoruz.”
“Suriye’de içinden geçtiğimiz süreçte Türk yetkilileri yanımızda görmek istiyoruz, biz de Türkiye’ye gelmek istiyoruz.”
“Silah bırakmanın ötesinde barışı tartışmalıyız. Suriye veya başka bir ülkenin bölünmesine taraftar değiliz.”
“İyi bir anayasa hazırlanmalı Suriye’de. Türkiye de bu konuda bize destek vermeli. Türkiye’nin yeni anayasa konusunda desteğini daha fazla istiyoruz.”
Kısacası Suriyeli Kürtler Türkiye’ye “Gel yanımızda ol, bize yeni bir anayasa, yeni barışçıl bir hayat kurmamız için destek ver” diyorlar.
Suriye’de şu an nereye gideceği belli olmayan, her an tekrar IŞİD’leşebilecek, kadınların ve azınlıkların ağır baskı altında olduğu İslamcı Şara yönetimi var. Bunun yanısıra diğer azınlıkların hak ve özgürlüklerini önemseyen, kadın özgürlükçü, seküler Kürtlerin önderliğinde SDG var. Bütün önyargıları bir kenara atıp, sadece şu soruyu bile kendimize sormamız Türkiye’yi doğru yola götürecektir diye düşünüyorum:
Suriye’de kiminle komşu olmayı tercih ediyoruz? IŞİD’vari bir yapıyla mı, yoksa, kardeşleri, akrabaları bu ülkenin vatandaşı olan, kadın-erkek eşitliğini önceleyen, seküler Kürtlerle mi? Bu sorunun cevabı hem Suriye ile gelecekteki ilişkimizi hem de Türkiye’nin kendi Kürtleriyle ilişkisini belirleyecek diye düşünüyorum.
Ben bu son satırlarımı yazarken Türk Silahlı Kuvvetlerinin konvoyları Suriye’ye üç yönden giriyordu; Afrin, Rasulayn ve Halep’in kuzeyi. Gelecek günler ne olacağını bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Sorunların çözümü için doğru adımlar atmanın ilk adımı birbirimizi anlamayı kapsıyor.
Ve inanın bazı şeyleri anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Diyarbakır Mardinkapı’daki mezar taşlarını okumak yeterli…