16 Haziran 2026, Salı
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
29.05.2026 04:41

Rakibi boğarken siyaseti öldürmek

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

AK Parti bürokratik vesayete karşı siyasetin elini güçlendirerek geldi; bugün siyasetin elini zayıflatarak kalmaya çalışıyor. Geldiği yerle kaldığı yer arasındaki bu makas, yalnızca tarihçilerin değil, bizzat bu hareketin kendi kadrolarının er ya da geç önüne koyacakları bir hesaptır. Tarih bu tür kavşaklarda affedici davranmaz. Rakibini boğarak siyaseti öldüren rejimlere bir müddet sonra yalnızca rakipsizlik değil, siyasetsizlik de miras kalır. Çünkü rakibini boğan parti bir süre sonra nefes alacak hava bulamaz. Boğduğu rakipten değil, boğmak için kullandığı havadan mahrum kalır


Bazı siyasi icatlar vardır, ilk bakışta yalnızca iktidarı tahkim etmek için bulunmuş gibi görünür; fakat zamanla iktidarın kendisini de terbiye eder. Parlamento böyledir. Seçim böyledir. Bağımsız yargı böyledir. Siyasi parti ise biz her ne kadar kanıksamış olsak da bunların içinde belki de en tuhaf olanıdır.

Çünkü parti dediğimiz yapı, ilk bakışta iktidara gelmenin aracıdır; oysa modern siyasette asıl marifeti iktidarı mümkün kılması kadar, onu sınırlaması, denetlemesi, bazen de kendi nefsinden korumasıdır.

Bu yüzden bir memlekette kaç parti ve dahi münferit olarak bir tanesinin seçmen nezdinde değerinin ne olduğu tek başına fazla bir şey anlatmaz. Tarihte bol partili ama siyasetsiz rejim çoktur. Sandığın durduğu, partilerin tabelalarının yerinde kaldığı, genel başkanların konuştuğu, kurultayların yapıldığı, kameraların açık olduğu ama iktidarın gerçekten değişebilir olmaktan çıktığı nice rejim gördük. Mesele partilerin varlığı değil, parti siyasetinin hükmüdür. Mesele sandığın konulması değil, sandığın neticesinin sahiden müphem olup olmadığıdır. Mesele muhalefetin konuşabilmesi değil, iktidar olabilme ihtimalinin sistem tarafından meşru kabul edilip edilmediğidir.

Ben Türkiye’de son günlerde CHP etrafında yaşananların yalnızca bir parti içi ihtilaf olarak okunmaması gerektiğini anlatan bir yazı kaleme almak istemiyorum. Malumun ilamı olur. Benim üzerine oyalanmak istediğim mevzu kısa vadede yaşanan kaostan ziyade orta ve uzun vadede bu içinden geçtiğimiz sürecin AKP’nin kuyusunu nasıl kazacağı…

Aklıselim herhangi bir insanın bu yaşananların meşruiyeti üzerine ayrıca ikna edilmeye ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Bir siyasi partinin kendi iç meselesi gibi sunulan ama fiiliyatta yargı, idare ve kuvvet gösterisinin gölgesinde ilerleyen süreçlerin demokrasi açısından ne ifade ettiği; siyasetin doğal rekabet alanına yapılan müdahalelerin Cumhuriyet tarihi açısından nasıl bir iz bıraktığı; seçmenin iradesi ile örgütsel irade arasındaki ilişkinin dışarıdan yeniden tanzim edilmeye çalışılmasının ne kadar ağır bir emsal teşkil ettiği konusunda memlekette hâlâ asgari müştereklere sahip olan herkesin aşağı yukarı aynı yerde durduğunu düşünüyorum.

Uzun uzun CHP’nin son yıllardaki dönüşümü uzerine de yazılabilir. Uzun yıllardır ilk kez yalnızca seçim kazanabilen değil, aynı zamanda siyasi ritmi belirleyebilen, iktidarı savunma pozisyonuna iten bir muhalefet hareketinin neden bu kadar merkezi hale geldiği konuşulabilir. 19 Mart sonrasında normal şartlarda çözülmesi, içe kapanması, kendi ağırlığı altında ezilmesi beklenen bir siyasi enerjinin neden bunun tersine büyüdüğü, neden dağılmak yerine tahkim olduğu, neden savunmaya çekilmek yerine daha yüksek sesle konuşmaya başladığı analiz edilebilir.

Kılıçdaroğlu meselesi desen o zaten başlı başına bir mevzu. Türkiye siyasetinde vedaların neden bu kadar zor olduğu, bir siyasi liderin hangi noktada tarihsel rolünü tamamlayıp sahneden çekilmesinin temsil ettiği gelenek açısından daha hayırlı olduğu, geciken vedaların bazen siyasi mirası büyütmek yerine aşındırdığı, bunun yalnızca bir partiye değil demokrasi kültürüne de maliyet ürettiği konuşulabilir. CHP yönetiminin bu süreci daha farklı yönetip yönetemeyeceği, parti içindeki fay hatlarının neden bu kadar uzun süre açık bırakıldığı, bugün ortaya çıkan tablonun ne kadarının dış müdahale ne kadarının iç zaaf olduğu da ayrıca tartışılabilir.

Ama dediğim gibi benim asıl üzerinde durmak istediğim bunlar değil. Çünkü bu görüntülerin kendisi zaten yeterince ağır. Asıl mesele, bu görüntülerin neyin semptomu olduğu. Bir siyasi partiye bu yapılabiliyorsa, artık parti siyasetinin kendisi gözden çıkarılmış demektir. Daha açık söyleyelim. Bir partiye devlet kudretiyle, yargı diliyle, emniyet gücüyle, idari mühendislikle müdahale edilebiliyorsa, o ülkede yalnızca o parti zayıflatılmış olmaz. Parti fikri zayıflatılmış olur. Parti fikri zayıflatıldığında ise bundan yalnızca muhalefet zarar görmez. İktidar partisi de kendi varlık sebebini kaybetmeye başlar.

Zira parti dediğimiz şey rakiple anlam kazanır. Rakipsiz parti, parti değildir. Teşkilatlanmış yalnızlıktır. Devlet dairesine benzer, ama devlet ciddiyetine sahip değildir; cemaat gibidir, ama iman üretmez; şirket gibidir, ama kâr zarar hesabı tutmaz. Yukarıdan gelen işareti aşağıya taşıyan bir nakil hattına dönüşür. Eskilerin tabiriyle suret yerinde kalır, mana çekilir. İşte bugün Türkiye’de asıl konuşmamız gereken şey budur. CHP’ye ne yapıldığı kadar, CHP’ye yapılabilen şeyin AK Parti dahil hatta en başta AK Parti için parti siyasetini ne hale getirdiği.

Ve tam da bu yüzden burada mesele CHP olmaktan çıkıyor. Hatta işin ironisi şu ki, eğer burada gerçekten yeni bir eşik aşılıyorsa bundan en büyük zararı orta vadede muhalefetten çok iktidar partisinin kendisi görecek.

Çünkü galiba burada gözden kaçan şey şu: Bir siyasi hareketi zayıflatmak ile parti siyasetini zayıflatmak aynı şey değil. Birincisi rekabetin konusu. İkincisi rejimin meselesi.

AK Parti’nin bütün tarihsel yükselişi, bugün çok kolay unutuluyor ama, tam da parti siyasetinin meşruiyeti üzerine inşa edildi. Bu hareket kendisini başta yalnızca bir ekonomik program, yalnızca bir muhafazakâr ittifak ya da yalnızca bir lider etrafında tarif etmedi. Kurucu anlatısının merkezinde başka bir şey vardı. Siyasetin bürokratik vesayet karşısında alan kazanması, seçilmiş iradenin tayin edilmiş iradeye üstün gelmesi, örgütlü siyasetin devletin üzerinde yeniden söz sahibi olması, partinin memleketi yönetme hakkını bürokrasiden geri alması…

Bu anlatının ne kadarının hakikat, ne kadarının siyasi mitoloji olduğu bugün ayrıca konuşulabilir. Fakat şu inkâr edilemez. AK Parti’nin tarihsel meşruiyeti, parti siyasetinin meşruiyetine yaslandı.

Yani AK Parti seçmeni yalnızca Erdoğan’a değil, siyasetin kendisine yatırım yaptı. Parti teşkilatına, sandığa, seçime, kurultaya, temsil fikrine yatırım yaptı. Mahalle temsilcisine, ilçe kongresine, genel merkeze, delegelik sistemine yatırım yaptı. Memlekette kaderin kulislerde değil, sandıkta yazılacağı vaadine yatırım yaptı.

Şimdi dönüp bugüne baktığımızda insan ister istemez şunu soruyor.

Eğer artık partilerin kendi kaderleri partilerin elinde değilse, eğer bir partinin liderliğinin, örgütsel iradesinin, kurultayının, iç meşruiyetinin sınırları parti dışındaki mekanizmalar tarafından çizilebiliyorsa, burada yalnızca muhalefetin alanı daralmıyor. Parti siyasetinin tamamı küçülüyor.

Ve parti siyaseti küçüldüğünde ilk anlamsızlaşan şey de paradoksal biçimde iktidar partisinin kendisi oluyor.

Muhalefeti yenmek başka muhalefeti yönetmek başka

Siyasette rakibi yenmek meşrudur. Hatta siyaset biraz da bunun içindir. İktidarda kalmak isteyen bir parti muhalefeti eleştirir, seçmeni ikna eder, rakibinin zaaflarını gösterir, kendi programını anlatır, meydanda yarışır, sandıkta kazanır. Buraya kadar her şey siyasetin tabii seyri içindedir. Fakat rakibi yenmek ile rakibin varlık koşullarını yönetmek arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde seçmen ikna edilir. İkincisinde seçmenin seçenekleri budanır. Birincisinde yarış kazanılır. İkincisinde pist yeniden çizilir. Birincisinde siyaset vardır. İkincisinde idare vardır.

İdarenin siyasetin yerine geçtiği memleketlerde ilk bakışta düzen artmış gibi görünür. Ortalık toparlanmış, sesler azalmış, muhalefet hizaya gelmiş, riskler bertaraf edilmiş zannedilir. Oysa bunun adı düzen değil, siyasi dolaşım bozukluğudur. Toplumun talepleri kurumlardan içeri giremezse sokakta birikir. Rakipler meşru kanallarda yarışamazsa gayrimeşru şüpheler çoğalır. Parti kongresiyle çözülecek mesele mahkeme koridoruna, sandıkta hallolacak gerilim polis barikatına, siyasi rekabetle giderilecek kriz devlet kudretinin gösterisine havale edilir.

Bu da iktidar açısından göründüğü kadar kullanışlı değildir. Çünkü muhalefet yalnızca iktidarın karşısında duran bir engel değildir. Muhalefet aynı zamanda iktidara bilgi verir. Nerede hata yaptığını gösterir. Toplumdaki memnuniyetsizliği ölçer. Seçmenin nabzını tutar. İktidarı gerçeklik ile temas halinde tutar. Muhalefeti etkisizleştirdiğinizde yalnızca rakibinizi susturmuş olmazsınız, kendi termometrenizi de kırarsınız. Sonra memleket yanarken size hava serinmiş gibi gelir.

Siyasi partiler devletin kavga adabıdır

Çok partili sistemin kıymetini yalnızca hürriyet kavramıyla açıklamak yetmez. Hürriyet elbette mühimdir, lakin mesele bundan ibaret değildir. Çok partili sistem aynı zamanda devletin kavga adabıdır. Modern devlet, toplumdaki çatışmaları yok edemez; onları usule bağlar. İnsanlar sınıf çıkarları, kimlik talepleri, bölgesel beklentiler, ekonomik şikâyetler, ahlaki hassasiyetler ve değer yargıları etrafında farklılaşır. Siyaset bu farklılıkların birbirini imha etmeden karşılaşmasını sağlayan mekanizmadır.

Partiler bu mekanizmanın taşıyıcı kolonlarıdır. Seçmen öfkesini partiye verir, parti onu programa çevirir. Toplumsal talep teşkilattan geçer, dile gelir, müzakere edilir, bazen yumuşar, bazen sertleşir ama kamusal bir forma kavuşur. Bir memlekette insanlar birbirinin yakasına yapışmak yerine parti binasına gidiyorsa, o memlekette hâlâ siyaset vardır. Parti binalarının etrafına polis yığmak ise yalnızca bir güvenlik tedbiri değildir; kavganın usulüne adabına dair çok derin bir kırılmanın işaretidir.

Burada acı bir mizah da var. Türkiye’de devlet geleneği denince çoğu kişinin aklına hâlâ ciddiyet, vakar, mesafe gelir. Oysa son yıllarda devlet kudreti çoğu zaman bir vakar estetiğiyle değil, fazla hevesli bir sahne amirliğiyle görünüyor. Her şeye yetişen, her tartışmaya giren, her kurumu hizaya sokmaya çalışan, her seçimi varoluşsal muharebeye çeviren bir idare tarzı. Devlet gibi davranmaktan ziyade, devlet imkânlarıyla parti içi kulis yönetmeye benzeyen bir tuhaflık. Halbuki devletin en büyük kudreti her yerde görünmesi değil, gerektiğinde kendini geri çekebilmesidir. Parti devleti olmanın en büyük çıkmazı da bu yüzden devletin itibarından çalmasıdır.

Vesayetle mücadeleden vesayetin inşasına

AK Parti’nin tarihsel anlamı tam da burada tartışmalı hale geliyor. Bu hareketin kuruluş anlatısını hatırlayalım. Vesayetle mücadele, millet iradesi, seçimle gelenin seçimle gitmesi, siyaset alanının genişlemesi, merkezin çevreye açılması, eski bürokratik tahakkümün kırılması. Bu anlatının hakiki olup olmadığı ayrıca tartışılır. Fakat AK Parti’nin kitlelerle kurduğu bağın ana malzemesi buydu. Kendisini yalnızca bir parti olarak değil, siyasetin bürokratik vesayete karşı savunusu olarak sundu.

Bugün gelinen yerde ise insan ister istemez şu soruyu soruyor. Bir hareket kendi kuruluş gerekçesini ortadan kaldıracak kadar başarılı olabilir mi? Vesayeti yıktığını söyleyerek gelen bir siyasi gelenek, sonunda siyasetin üzerinde yeni bir vesayet mimarisi kurarsa, geriye hangi mana kalır? Seçimle gelenin seçimle gitmesini savunan bir hareket, muhalefetin parti içi işleyişine, kadro düzenine, kurultay iradesine ve örgütsel kaderine dışarıdan müdahalenin yolunu açan bir siyasal iklime razı olduğunda, artık kendi tarihini de kendi geleceğini de hükümsüz kılmaz mı?

Yani burada “mesele yalnızca CHP değildir” derken sadece muhalif partilere dair bir ontolojik tehditten bahsetmiyoruz. Mesele AK Parti’nin de parti olmaktan çıkmasıdır.

Çünkü bir ülkede herhangi bir partinin kaderi kendi üyeleri, delegeleri, seçmenleri ve siyasi mücadelesi tarafından değil de mahkeme kararı, emniyet gücü, idari tasarruf ve merkezî takdirle belirlenebiliyorsa, o ülkede hiçbir parti güvende değildir. İktidar partisi dahil. Bugün rakibinize uygulanabilen usul yarın sizin için de norm haline gelir. Kurumlar bir kez şahısların ve dönemlerin ihtiyacına göre eğilip bükülmeye başladığında, onların kimi koruyacağına dair garanti kalmaz.

Bu yüzden AK Parti’nin bugünkü açmazı muhalefetin zayıflığı değildir. Tam tersine, sarayın muhalefeti fazla zayıflatma arzusunun kendi siyasal varlık zeminini aşındırmasıdır. Rakibi olmayan parti, seçmenle pazarlık edemez. Siyaset yapmak yerine merkezden gelen işareti bekler. Bir müddet sonra parti teşkilatı toplumun nabzını tutan bir damar olmaktan çıkar, yukarıdan aşağıya talimat taşıyan bir boruya dönüşür. Borunun sesi çok çıkar ama boş çıkar.

Galibiyetin maliyeti

Buradan muhalefetin çıkaracağı çok ders olduğu açık. Siyasetin yalnızca haklı olmakla yürümediği, örgütsel kapasitenin ne kadar hayati olduğu, iç gerilimlerin maliyeti, kurumların kişilerden daha uzun ömürlü olması gerektiği uzun uzun konuşulacak. Muhalefet zaten son yıllarda ağır bir tahsilin içinden geçiyor; anlaşılan bir süre daha geçecek.

Ben daha çok iktidarın bu aynada kendisini görüp görmediğini merak ediyorum.

Çünkü bir siyasi hareketin rakibini yönetmeye çalışırken farkında olmadan siyasetin kendisini de yönetmeye başladığı bir eşik vardır. O eşik geçildiğinde rekabet azalmaz, rekabetin manası azalır. Sandık durmaya devam eder ama sandığın mesaisi tükenir. Parti tabelaları yerinde kalır ama partilerin tayin ettiği bir kader kalmaz.

Türkiye’de AK Parti’nin yirmi küsur yıllık tarihinin en büyük paradoksu burada saklı. Bu hareket bürokratik vesayete karşı siyasetin elini güçlendirerek geldi; bugün siyasetin elini zayıflatarak kalmaya çalışıyor. Geldiği yerle kaldığı yer arasındaki bu makas, yalnızca tarihçilerin değil, bizzat bu hareketin kendi kadrolarının er ya da geç önüne koyacakları bir hesaptır.

Tarih bu tür kavşaklarda affedici davranmaz. Rakibini boğarak siyaseti öldüren rejimlere bir müddet sonra yalnızca rakipsizlik değil, siyasetsizlik de miras kalır. Çünkü rakibini boğan parti bir süre sonra nefes alacak hava bulamaz. Boğduğu rakipten değil, boğmak için kullandığı havadan mahrum kalır.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Özge Öner
Özge Öner