“Eski Türkiye” bir dönem ya da tarih değil; hayatın bugünkü kadar kilitlenmediği, ihtimallerin bütünüyle iptal edilmediği bir ruh hali. Tarkan konserlerine gösterilen yoğun ilgi, bir pop yıldızının geri dönüşünden çok daha fazlasını anlatıyor: Geleceğin daraldığı bir ülkede, geçmiş artık bir hatıra değil, bugüne ikame edilen kolektif bir sığınak. Özlenen eski Türkiye değil, eskimeyen Türkiye: Birlikte gülebilme, birlikte şarkı söyleyebilme ve neşeyi tamamen kaybetmediğimizi hatırlama ihtimali
Eski Türkiye artık bir kavram olarak zihinlerimizde sabitlendi. Eski Türkiye dediğimiz zaman hiç kimse karşısındakine neyi kastettiğini izah etmek ihtiyacı duymuyor. Herkes neden bahsedildiğini, ne denmek istendiğini biliyor. Ezcümle bu ifade artık tanıma muhtaç değil, gayet açık ve anlaşılır bir anlam bulutuyla birlikte geziyor.
Ne var ki bu “eski” Türkiye, sandığımız gibi takvimle tarihlerle tarif edilebilen bir dönem değil. Ne bir yıl aralığı, ne bir iktidar değişimi ne de belirli bir politik vaka. Daha çok bir ruh hâli. Bir tür duygu eşiği. Hayatın henüz bu kadar köşeli, bu kadar keskin, bu kadar daraltıcı olmadığı bir ara durak. Her şeyin bu denli sertleşmediği, kelimelerin bu kadar ağırlaşmadığı, cümlelerin sürekli bir teyakkuz hâliyle kurulmadığı bir zaman. Gri alanların da olduğu, makuliyetin en azından ulaşılması gereken bir ideal olarak kabul edildiği zamanlar bunlar. Gelecek kaygısının maddi sebeplerden olabildiği ama asla manevi nedenlere dayanmadığı bir yer orası. Manevi kaygılar derken; ideallerin yıpranmasıyla ortaya çıkan gözle görülmeyen, elle tutulmayan, dolayısıyla soyut ama yaşamın manasına ilişkin çok daha ciddi kaygılardan söz ediyorum. İlelebet payidar kalacak olanın nasıl bir şey olduğuna ilişkin bir tanımda ortaklaşmış olmasıyla bile eski Türkiye bu tip kaygıların nispeten daha az olduğu bir yerdi diyebiliriz. Bu yüzden daha ferah bir hissiyata işaret ediyor.

Bu anlamda elbette özleyeni de çok. Bu sebeple Tarkan uzun bir aradan sonra sahneye döneceğini açıkladığında olan biteni “beklenenden fazla ilgi gördü” diye açıklamak mümkün değil. Zira burada vaka bir pop yıldızının geri dönüşünden ibaret değil.
Bilet satışları başladığında sistemler kilitlendi; insanlar birkaç dakika içinde on binlerce kişinin gerisine düştü. İlk konserler neredeyse anında tükendi, organizasyon peş peşe yeni tarihler ekledi. Ama her eklenen konser, talebi azaltmak yerine artırdı.
Bana sorarsanız yaşanan şey bir müzik olayı değil, kolektif bir zaman sıçraması. Geleceğe dair umudun daraldığı her anda, geçmiş daha fazla çağrılıyor. Bir dönemi düşünmek yetmiyor; o dönemin ritmine, hafifliğine, gündelik sıradanlığına geri dönülmek isteniyor.
Bu yüzden geçmiş, nostaljik bir estetik olmaktan çıkıp aktif bir tüketim alanına dönüşüyor. 90’lar sadece dinlenen bir müzik dönemi değil artık; giyilen kıyafet, gidilen mekân, paylaşılan yemek, seçilen dekor... O zaman ne yediysek onu yeniden arıyoruz, ne giydiysek onu yeniden giyiyoruz, hangi sokaklarda dolaştıysak oralara tekrar gitmek istiyoruz.
Geçmiş, bir hatıra olarak değil, bugünün yerine ikame edilen bir yaşam biçimi olarak karşımıza çekiyor.
Çünkü bugün bize genişleme değil, daralma vaat ediyor.
90’lar pop bu arayışın amiral gemisi. Bunun nedeni o dönemin “iyi” olması değil; o dönemin hâlâ ortak bir referans sunabilmesi, içinde bir gelecek vaadi barındırması. En az açıklama gerektiren, en hızlı temas kurulan alan orası. OKEK, ortak kesişenlerin en küçüğü...
Kimlik sormuyor, pozisyon talep etmiyor, gerekçe istemiyor. Birkaç nota ve kafiyeli güfte yeterli oluyor. Bu müzik vaktiyle politik değildi belki ama bugün apolitik hiç değil.
Daha doğru ifadeyle, bugünün sert politik iklimine karşı kurulmuş yumuşak bir savunma hattı. Birkaç dakikalığına da olsa, hayatın bu kadar hesaplı, bu kadar keskin, bu kadar geri dönülmez olmadığı bir zamana geçiş bileti.
Hatırlayalım; 90’larda Türkiye nasıldı ve belki daha da önemlisi, ne vaat ediyordu? Çünkü bugün özlenen şey, o yılların kendisi değil; o yılların açtığı ihtimaller alanı. 90’lar Türkiye’si zor bir ülkeydi, evet. Ekonomi kırılgandı, siyaset dağınıktı, devlet hem her şeye karışan hem de hiçbir şeyi tam beceremeyen bir yapıydı. Enflasyon yüksekti, krizler döngüseldi; gelecek hiçbir zaman güvenli bir zemin sunmazdı.
Ama zorluk sadece ekonomik değildi. Terör had safhadaydı. Azınlıkların hâli kırılgandı. Dindarlarla sekülerler arasında kalın ve sert çizgiler vardı. Faili meçhul cinayetler gündelik hayatın karanlık fonu hâline gelmişti. Susurluk’la birlikte devletin iç yüzü bir anda görünür olmuş, “Bir Dakika Karanlık” eylemleriyle ışıklar söndürülüp tencereler tavalar çalınmıştı. Sokak da evin içi de siyasetin parçasıydı. Ardından deprem geldi; sadece binaları değil, devletin kapasitesine dair yanılsamaları da yerle bir etti.
Yani evet, 90’lar romantik bir dönem değildi. Güvenli hiç değildi. Adil de değildi. Ama bütün bu kırılganlığın içinde hayat bugünkü kadar kilitlenmiş değildi. İhtimaller daha genişti. Gelecek belirsizdi ama iptal edilmemişti. Ertelenmişti belki; ama bütünüyle kapatılmamıştı.
O Türkiye, ilerleme fikrini tamamen terk etmemişti. Dünya ile temas hâlâ mümkün görünüyordu; Avrupa Birliği yalnızca diplomatik bir başlık değil, toplumsal bir yön duygusuydu. Orta sınıfın yukarı doğru hareket edebileceğine dair inanç zayıftı belki ama canlıydı. İnsanlar çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat sürebileceğini varsayarak yaşıyordu; bu varsayım gündelik hayatın sessiz arka planıydı.
Bugün neredeyse tamamen kaybolmuş olan da tam olarak bu: Geleceğin, bütün sorunlara rağmen, hâlâ mümkün bir yer olması.
Bugün bu kaybolduğunu hissettiğimiz gelecek ihtimalinin yarattığı boşluk da bazen bir sahnede görünür oluyor. Tarkan konserlerinin kapı duvar yıkması da işte tam burada duruyor.
Tarkan’la eskimeyen Türkiye simülasyonu
Salona girildiği anda hissedilen şey müzikten önce geliyor. İnsanlar yerlerine otururken bile birbirine bakıp gülümsüyor. Tanımadıkları insanlara, yan koltuktakine, aynı anda alkışlayıp aynı anda susan kalabalığın içindeki herhangi birine. Bu gülümseme dediğim bir nezaket göstergesi gibi de değil. Altında belirgin bir ağırlık var. Bir tür birbirinin yarasını karşılıklı tanıma hâli. Sanki herkes aynı anda aynı şeyi biliyor ve kelimeye dökmeden kabul ediyor. Bu, birlikte kaybolan neşeyi geri çağırma denemesine dönüşüyor.
Bu hissi sahnede Tarkan’ın hâli tavrı tamamlıyor. Dansları, kıyafetleri, sahnedeki rahatlığı ve akışkanlığı. Hepsi bilinçli biçimde fazla ama gösterişsiz. Ne meydan okuyan bir sertlik var ne de savunmacı bir çekilme. Daha çok kimseye hesap vermeyen bir rafinelik hâkim. “Buradayım” diyen ama bunu bağırmadan söyleyen bir duruş. O hâlin yarattığı ferahlık salona yayılıyor. İnsanlar sadece şarkılara değil, o rahatlığa da eşlik ediyor.
Bu yüzden salonda neşe var, coşku var ama bir tür gevşeme de var. Herkes bunun geçici olduğunun farkında. Ama belki de tam bu yüzden bu kadar sahici. Kimse burada bir çözüm bulunduğunu iddia etmiyor. Sadece içinden geçtiğimiz zamanlara tamamen teslim olunmadığını hatırlatıyor. Yan yana durarak, birbirine bakarak, gülümseyerek.
Üstelik bu neşe tek bir akşama ya da tek bir isme ait değil. Mabel Matiz’in izleyiciler arasında olduğu akşam oradaydım ben. Son dönem hedef tahtasına konan bir sanatçıya sahneden verilen destek, alkışı bir anda coşkudan dayanışmaya çevirdi. Bunun bir konser jesti değil, bu ülkede sahnede kalmanın başlı başına bir cesaret sayıldığı bir dönemin içinden kurulan bir müttefiklik olduğu hissediliyordu.
Diğer akşamları birebir yaşamadım ama yaşanmamış da sayılmazlar. Cem Yılmaz’ın sahneye çıkmasıyla ortalığın yıkılması, konsere gidemeyenlerin bile sayısız video üzerinden dâhil olduğu kolektif bir deneyime dönüştü. Ben bu satırları yazarken de sahnede Sibel Can ve Ata Demirer varmış. İsimler, türler, sahneler değişiyor ama salondaki hâl pek değişmiyor anlaşılan. Yaşından tarzına, inancından kimliğine, akıl almaz çeşitlilikte bir dinleyici kitlesi de hakeza sabit.
Her seferinde aynı şey oluyor. İnsanlar birbirine bakıyor ve gülümsüyor. O gülümsemenin altında hem ciddi bir buhran hem de sessiz bir inat var. “Daha bitmedik” diyen bir inat. Belki bu yüzden o şarkılar hâlâ bu kadar yüksek sesle söyleniyor. Çünkü burada özlenen şey eski Türkiye değil, eskimeyen Türkiye. Birlikte gülebilme, birlikte şarkı söyleyebilme, neşeyi tamamen kaybetmediğimizi kendimize hatırlatma ihtimali.
Bakmayın siz, bugünün Türkiye’sinde bu hiç de azımsanacak bir şey değil.
Nostalji tüketimi
Tam da bu noktada yeni bir olguyla karşı karşıyayız bence. Bugün geçmiş bu kadar yoğun biçimde çağrılıyorsa, bu sadece bir nostalji meselesi değil. Bu aslında geçmişin aktif biçimde tüketilmesi. Kültürel çalışmalar ve sosyoloji literatürü bu durumu uzun süredir tartışıyor; ama genellikle parçalı kavramlarla.
Yaşadığımız şey, bireysel bir nostalji dalgasından çok, bugünün dünyasında geleceğin ikna edici olmaktan çıkmasının yarattığı kolektif bir yön kaybı. Gelecek belirsiz olduğu için değil; artık bir vaatte bulunamadığı için geri çekiliyor. Boşalan yeri ise geçmiş dolduruyor.
Bu durumu en berrak biçimde anlatan çerçevelerden biri, modern toplumun hâlini anlatmak için kullandığımız pek çok kavramın mimarı olan, 20’nci yüzyılın en etkili sosyologlarından Zygmunt Bauman’ın “retrotopya” kavramı. Bauman’a göre modern toplumlar artık ütopyayı gelecekte değil, geçmişte arıyor. Gelecek korkutucu, güvencesiz ve karanlık göründükçe; insanlar yönlerini ileriye değil, geriye çeviriyor. Bu bir romantik kaçış değil; geleceğin iptal edilmesiyle ortaya çıkan zorunlu bir sığınma hâli. Geçmiş, olduğundan iyi olduğuna kendi kendimizi bir nostalji ile ikna ettigimiz için değil; tanıdık olduğu için güvenli geliyor.
Ama bu geçmiş, olduğu gibi de geri çağrılmıyor. Tam tersine, bugünün ihtiyaçlarına göre estetikleştirilerek yeniden üretiliyor. İnsanlar nostaljiyi bireysel bir duygu değil, kolektif bir deneyim olarak arzuluyor. Geçmişi tarihsel bağlamıyla hatırlamaktan ziyade, ortak imgeleri isimleri mekanları bugüne el ele verip taşımaya çalışıyor bireyler.
90’lar bu yüzden bugün Türkiye’de bu kadar çalışıyor.
Bu konuya bakarken başvurduğum isimlerden bir diğeri de İngiliz kültür kuramcısı Mark Fisher oldu. Fisher, popüler kültürü —müzikten sinemaya, dizilerden gündelik dile kadar— hafife almaz; tam tersine, ideolojik kırılmaların en çıplak hâliyle tam da burada görünür olduğunu söyler. Nostaljiyi geçmişe duyulan masum bir özlem olarak değil, geleceğin cazibesini yitirmesi üzerinden okur. Büyük siyasi anlatıların çöktüğü yerde, kültürün konuşmaya başlaması da tam olarak bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Tez basit ama sarsıcı. Bir zamanlar mümkün olduğunu düşündüğümüz gelecekler ortadan kayboluşuna referansla Fisher buna “kaybolmuş gelecekler” der. Bugün geçmişe bu kadar takılı kalmamızın nedeni, geçmişin güzel olması değil; geleceğin artık yeni, ikna edici ve heyecan verici bir şey vaat edememesidir.
Bu yüzden kültür ileriye bakamaz.
Yeni olanı üretmek yerine, eski olanı tekrar tekrar dolaşıma sokar.
Fisher bunu “hauntology” diye de kavramlaştırmış. Türkçeye nasıl çevrilir bilmem ama kastedilen bugünün gerçekleşmemiş geleceklerin hayaletleri ile dolu olması hali. Bizim vaziyetimiz de bu aslında.
90’lar, erken 2000’ler, eski müzikler, eski estetikler sürekli karşımıza çıkıyor; çünkü onlar, bir zamanlar geleceğin hâlâ mümkün olduğu dönemlere ait. Bugün tükettiğimiz nostalji, aslında geçmişe değil, kaybolmuş bir gelecek ihtimaline duyulan özlem.
Burada edebiyattan da bir yardım isteyecek olursam, Başar Başaran’ın Amsterdam isimli romanında dediği gibi “İnsan geçmişi değil umudu özler, umut ne yandaysa zaman oraya doğru akar...” Eski Türkiye kavramına böyle bakmak da zihin açıcı olur kanaatindeyim.
Neşeyle direnmek
Belki de bütün bu olup biteni fazla büyütmemek gerekiyor. Sonuçta ortada bir konser var, birkaç şarkı, biraz dans, biraz alkış. Dünyayı kurtarmıyor, rejimi değiştirmiyor, enflasyonu düşürmüyor, hukuksuzluğu nihayetlendirmiyor.
Ama başka bir şey yapıyor. Birlikte hâlâ umutsuzluk ve mutsuzluktan başka bir şeyler de hissedebildiğimizi hatırlatıyor. Aynı anda gülmenin, aynı anda şarkı söylemenin, aynı nakaratta buluşmanın hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor.
Üstelik bu hatırlama hâli nostaljik bir kaçıştan ibaret de değil. Bence aslında kimse gerçekten 90’lara dönmek istemiyor. O saçlar, o pantolonlar, dial-up modemin ping ping ping sesi… Hepsi yerinde güzel.
Özlenen şey eski Türkiye değil; eskimeyen bir Türkiye ihtimali. Yani birlikte olabilme hâli, ortak bir ritim tutturabilme becerisi, neşeyi tamamen kaybetmediğimizi kendimize ispatlama çabası. Bazen bir şarkıyla, bazen bir şakayla, bazen sahnede tanıdık bir sesi dinlerken.
O yüzden belki de mesele şurada düğümleniyor. Geleceğe dair büyük cümleler kuramıyorsak bile, küçük anları ciddiye almakta fayda var. Bir akşamlığına da olsa “daha bitmedik” hissini yaşatıyorsa; insanlar salondan çıkarken biraz daha dik, biraz daha hafiflemiş yürüyorlarsa; birbirine bakıp gülümsemeyi hatırlıyorsa… Orada hâlâ umut var demektir.
Unutmamalı o güzel günleri derken kastedilen de tam olarak bu galiba. Geçmişi kutsamak değil; eskimeyen hâlleri bugünde yakalayabilmek. Neşeyi tamamen kaybetmemek.
Arada bir, hep beraber, çok iddialı olmadan ama inatla söyleyebilmek: Eskisini yıkmış yenisini kuramamış olsak da, biz daha bitmedik.