Gezi Davası hükümlüsü Tayfun Kahraman’ın nörolojik hastalığının seyri ile mahkum olarak yer aldığı yargı/cezaevi süreçlerinin seyri iç içe geçiyor. MS hastası Kahraman’ın yaşam hikayesi, Silivri’deki hücresiyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki prefabrik bir hasta odası arasındaki gel-git döngüsü içinde yürek yakıcı bir gerçeklikte yol alıyor. Anayasa Mahkemesi’nin uygulanmayan ihlal kararı da bu mağduriyetin arka fonunu oluşturuyor
Bu yazımı 14 Ocak Çarşamba akşamı gazeteye gönderdiğim sırada Tayfun Kahraman, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak kullanılan tek katlı prefabrik yapılardan birindeki yaklaşık 15 metrekarelik bir odada, geçirdiği MS atakları nedeniyle tedavi görüyordu.
Kendisi bir mahkum olduğu için bir jandarma eri ve infaz memuru günün önemli bir bölümünde odada bulunuyor, kapıda da ikinci bir jandarma bekliyordu.
Tayfun Kahraman kısaca “MS” denilen “Multiple Skleroz” hastası. Tıp biliminin hâlâ birçok yönünü çözemediği ve etkin bir tedavi bulabilmek için çok uzun zamandır mücadele verdiği nörolojik hastalıktan söz ediyoruz.
Vücudun bağışıklık sisteminin henüz bilinmeyen nedenlerle sinir hücrelerine saldırarak (miyelit atağı) tahribata yol açması ve bunun sonucu olarak yürüme, konuşma, görme gibi temel işlevlerde bozulmaya neden olması şeklinde kendini gösteriyor bu hastalık.
İstanbul Şehir Plancıları Odası’nın eski başkanı olan Tayfun Kahraman, 2004 yılından bu yana MS hastası.
Bir epikriz üzerinden Kahraman’ın MS hastalığının öyküsü
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi tarafından 30 Aralık 2024 tarihinde düzenlenen epikrizde (hastanede geçirilen hastalık sürecinin özeti) Tayfun Kahraman’ın MS hikayesinin geriye dönük ana akışını öğreniyoruz.
Hikayesi, önce 2004 yılında her iki bacakta uyuşma ile şekillenen “miyelit atağı” ile başlıyor. 2005 yılı temmuz ayında sağ elde beceriksizlik ile şekillenen ikinci atağı geçiriyor. Ve yapılan MR incelemeleri sonucu kendisine “Relapsing Remitting Multiple Skleroz” tanısı konuyor. Türkçesiyle, “Ataklı-Düzelen MS”…
Kahraman’ın hastalığı aynı yıl ağustos ayından itibaren Cerrahpaşa’nın Klinik Nöroimmünoloji Polikliniği’nce düzenli bir şekilde takip ediliyor. Alınan rapora göre 2005 Eylül ayından itibaren de Copaxone tedavisine başlanıyor.
10 yıl sonra, Ağustos 2015’te sağ bacakta güçsüzlükle şekillenen yeni bir miyelit atağı geçiriyor. 2016 Eylül ayında yeniden atak geliyor. Bu kez tedavi yöntemi değiştiriliyor ve Gilenya (fingolimod) ilacına geçiliyor.
25 Aralık 2024 tarihinde yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin aynı polikliniğinde yapılan muayenesinde “vibrasyon minimalin azaldığı” ve “tandem GK yapamadığı” saptanıyor. Türkçesiyle, derin duyu hissinin gerilediği ve düz çizgide adımlama yürüyüşünü yapamadığı belirtiliyor.
Benzer epikriz metinlerinde her seferinde karşımıza çıktığı gibi, teknik tıbbi terimlerle kaleme alınan 30 Aralık 2024 tarihli bu epikrizin altında biri profesör, biri doçent ve biri uzman olmak üzere üç nörolog doktorun imzası var.
Yeni yılla hastaneye yatış
Bir yıl sonraya gelelim.
Tayfun Kahraman tekrarlayan atakları nedeniyle 2025’ten 2026’ya adım atılan yılbaşından bir gün sonra, 2 Ocak günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yatışı verilerek tedaviye alındı.
Aslında üç ayda bir kontrollerinin yapılabilmesi için düzenli bir şekilde Silivri’den Cerrahpaşa’ya getirilmekteydi. Ancak bu kez durum biraz farklılık gösteriyordu. Durumunun ciddiyeti hastanede uzun bir süre kalmasını gerektirdi. Avukatı Cansu Çifçi, hakkındaki AYM kararının uygulanmamasından kaynaklanan son tartışmaların yarattığı stresin Tayfun Kahraman’ın MS ataklarını tetiklediği görüşünde.
Gezi direnişinde Taksim Platformu’nun sözcüsü
Tayfun Kahraman (45) doktoralı bir şehir plancısı. Son dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bürokrat olarak görev yaparken, bir taraftan üniversitede de ders veriyordu.
Taksim Gezi Parkı’nın Ak Parti iktidarı tarafından yapılaşmaya açılması planlarına karşı 2013 yılında ortaya çıkan Gezi direnişi sırasında, İstanbul Şehir Plancıları Odası Başkanı’ydı. Tayfun Kahraman bu konumuyla Gezi Parkı ile ilgili inşaat planlarına muhalefet eden örgütlü kesimin, “Taksim Dayanışma Bileşenleri Platformu”nun önde gelen sözcülerinden biriydi.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Gezi Parkı direnişi sırasında Ankara’da kabul ettiği heyette yer alan isimlerden biri de Tayfun Kahraman’dı.
Direnişin karşılıklı uzlaşıyla çözüme kavuşturulması konusunda esnek bir tavır sergilediği için daha katı bir çizgide duran kesimlerin eleştirilerine maruz kaldığı, döneme ilişkin tanıklıklarda vurgulanan bir husustur.
Gezi hadiseleri cereyan ettiği sırada Tayfun Kahraman hastalığının ilk devresindeydi. İlaç tedavisi görüyordu ve hastalığı çalışmasını engelleyebilecek bir seyir izlemiyordu. Ancak epikrizden de görüleceği gibi, 2015 sonrasında sıklaşan ataklarla birlikte tedavi protokolü de değişmiştir.
Muhtelif soruşturma-kovuşturmalar geçirdiği, sanık olarak hakim karşısına çıktığı dönem hastalığının seyrinin ikinci aşamasına denk geliyor.
Ağır cezada önce beraat, daha sonra 18 yıl hapis
Tayfun Kahraman Gezi davasının Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater’in de aralarında bulunduğu toplam 16 sanığından biriydi.
Kahraman’ın, Türk Ceza Kanunu’nun 312’nci maddesinde düzenlenen “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” suçunu işlediği iddia ediliyordu savcılık tarafından.
Mahkeme sürecinde Kahraman’ın savunmasının temel noktalarından biri, bu suçlamanın hiçbir somut olguya dayanmadığı, özellikle Gezi hadiseleri sırasında hükümet yetkilileriyle yapılan ve bizzat kendisinin de katıldığı görüşmelerin bu suçlamayı çürüttüğünü ifade etmesiydi.
Kendisi Başbakan Erdoğan ile 5 ve 13 Haziran tarihinde yapılan iki görüşmeye katılmıştı. Savunmasına göre, sürece dahil olması meslek odası yöneticisi sıfatıyla meslek ilkeleri doğrultusunda ve demokratik katılım ilkesi çerçevesinde gerçekleşmişti.
İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 18 Şubat 2020 tarihinde verdiği kararla davanın 16 sanığından 9’u haklarındaki bütün suçlamalardan beraat etti, Kahraman da dahil… Yurt dışında firari statüsünde bulunan 7 sanığın dosyaları ise ayrıldı.
Gelgelelim mahkemenin beraat kararının istinaf aşamasında Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozulması üzerine Tayfun Kahraman’a diğer sanıklarla birlikte yeniden yargılanma yolu açıldı. Tayfun Kahraman son derece karmaşık bir şekilde seyreden dava süreci sonucunda bu kez 25 Nisan 2022 tarihinde farklı bir mahkeme, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından iddia edilen suçun işlenmesine yardımcı olduğu gerekçesiyle 18 yıl hapse mahkum olmuştur. Davanın bir numaralı sanığı Osman Kavala ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.
Mahkeme salonunda 3 yaşındaki kızıyla vedalaşma
O tarihe kadar tutuksuz yargılanmakta olan Tayfun Kahraman hakkında mahkeme heyetinden tutuklama kararı da çıkmıştır. Bu karar MS hastası olan Tayfun Kahraman’ın adliye binasından doğruca Silivri Cezaevi’ne gönderilmesi demektir.
O gün mahkeme salonunda pek çok insanın zihnine kazınan görüntü, kararın açıklanmasından sonra Tayfun Kahraman’ın 3 yaşındaki kızı Vera’ya sarılıp kendisiyle vedalaştığı andır.
Eşi Meriç Kahraman, daha sonra Sözcü’ye verdiği bir mülakatta, kızı Vera ile Silivri Cezaevi’nde babasını ziyarete gittiklerinde yaşanan ilginç bir diyaloğu da aktarmıştır.
Kızı, açık görüşteki mekan ve masada gerçekleşen oturma düzenini görünce bir restoranda olduklarını zannederek, “Baba yemeğimiz ne zaman gelecek?” diye sormuştur. Hiçbir şey gelmeyince, akşam eve döndüklerinde bu kez “Anne, babam orada yemek yemiyor mu?” diye sormuştur.
Annesi ilk dönemde her açık görüşe götürmüştür kızını. Ancak Vera artık okula başladığı için bu ziyaretler eskisi kadar sık olmamaktadır.
AYM: “Adil yargılama hakkı ihlal edildi”
Mahkemeden çıkan kararın 28 Eylül 2023 tarihinde Yargıtay’dan da geçerek kesinleşmesiyle birlikte dosya bu kez Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) sahasına geçmiştir. Tayfun Kahraman, AYM’ye bireysel başvuruda bulunarak mahkumiyetine giden yargı sürecinde birçok başlıkta temel hak ve özgürlükleri açısından ihlallere maruz kaldığını öne sürmüştür.
AYM de 31 Temmuz 2025 tarihinde aldığı kararında, başvurunun birçok yönünü incelemeye gerek olmadığını belirterek, daha çok adil yargılanma hakkına odaklanmış ve ihlal tespitini de buradan yapmıştır.
Buna göre ihlalin bir nedeni, “mahkemenin mahkumiyet hükmünde esas aldığı sosyal medya paylaşımlarından hangisinin şiddet yoluyla hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yönelik olduğunu gösteren bir gerekçeye yer vermemiş olmasıdır”. AYM kararında, “Paylaşım ve açıklamaların şiddet içeren olaylarla olan illiyet bağı tartışılmamıştır” deniliyor.
AYM’ye göre, “Başlamış olan bir gösteri sürecinde ortaya çıkan şiddet olaylarının varlığı, kendi (sanığın) eylemleriyle bu şiddet olayları arasında illiyet bağı kurulamadıkça, kişileri doğrudan sorumlu tutabilmek için yeterli değildir.”
Bu kararın doğrudan Yargıtay’ı ilgilendiren kritik bir yönü de var. Bu nokta, Yargıtay’ın mahkumiyeti onama kararının, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkumiyet kararında yer verilmeyen bazı iletişim kayıtlarına dayanmasıdır.
Yüksek mahkemeye göre, durum “Bu haliyle başvurucunun temyiz aşamasında mahkumiyetine esas teşkil eden bir delile karşı savunma yapma imkanından yoksun bırakılması sonucunu doğurmuştur.”
AYM, ihlali verdikten sonra bu ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini de kararlaştırmıştır.
Karar, AYM Genel Kurulu’nda 5’e karşı 10 oyla alınmıştır. Üyelerden İrfan Fidan, Muhterem İnce, Yılmaz Akçil, Ömer Çınar ve Metin Kıratlı kararın bu kısmına katılmayarak muhalefet şerhi yazmışlardır.
Ağır Ceza Mahkemesi Anayasa Mahkemesi’ne meydan okuyunca
Tayfun Kahraman’ın avukatı Cansu Çifçi, AYM’nin kararı üzerine müvekkilinin mahkumiyetine hükmeden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurarak, yeniden yargılama yapılmasını ve müvekkilinin serbest bırakılmasını talep etmiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, geçen 6 Kasım’da bu talebi reddetmiştir. Ayrıca reddetmekle kalmamış, kamuoyunda ve yargı çevrelerinde büyük tartışmalara yol açan bir gerekçe yazarak, bu kararın yeniden yargılama zorunluğu doğurmadığını ileri sürmüştür.
Mahkemenin AYM’yi “yetki aşımı” yaparak kendisini Yargıtay’ın yerine koymakla suçladığı ‘ret’ kararı açık bir meydan okuma niteliğindedir.
Bu ret kararına karşı bir üst mahkemeye yapılan itiraz da kabul edilmeyince, Kahraman’ın avukatı 27 Kasım 2025 tarihinde ikinci kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur. Tayfun Kahraman aynı gün yaptığı sosyal medya paylaşımında “Allah kimseyi suçsuzluğunu müdafaa etmek durumunda bırakmasın” demiştir.
AYM, aldığı ihlal kararları uygulanmadığında genellikle bu kez “bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğine” karar vermektedir. Can Atalay, Şahin Alpay ve Mehmet Altan haklarında uygulanmayan AYM kararlarında, yüksek mahkemeden her seferinde ikinci ihlal kararları çıkmıştır. AYM içtihadını değiştirmediği takdirde Kahraman hakkında yeni bir ihlal kararı çıkması da şaşırtıcı olmayacaktır.
Meselenin temelinde Anayasa’nın “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” şeklindeki 153’üncü maddesinin son fıkrası yatıyor. Bu ifade, bireysel başvurular da dahil olmak üzere AYM kararlarının bağlayıcılığı ve bu çerçevede uygulama zorunluluğu açısından hiçbir yoruma açık olmayan bir anayasa hükmüdür.
AYM’den sağlık durumu hakkında ikinci karar
AYM’nin yakın zamanda Tayfun Kahraman hakkında verdiği bir kararı daha var. Bu karar ise Kahraman MS hastası olduğu için doğrudan sağlık durumuna ve hangi koşullarda tedavi görmesi gerektiğine ilişkin esasları belirtiyor.
Avukatı Çifçi, İstanbul 13. Ağır Ceza’nın kararı üzerine 27 Kasım 2025 tarihinde AYM’ye yaptığı başvuruda, Tayfun Kahraman’ın sağlık durumu nedeniyle tedbir kararı alınarak tahliye edilmesini de talep etmiştir.
AYM 3 Aralık 2025 tarihinde ivedilikle aldığı bir “ara karar”la, Kahraman’ın tahliye edilmesi talebini reddetmiştir. Bununla birlikte iki önemli hususu da karara bağlamıştır:
“1. Başvurucunun sağlık durumunun ve tutulma koşullarının başvurucunun sağlık durumuna uygunluğunun sürekli takip altında tutulması ve
2. Sağlık durumu gerektirdiği takdirde teşhis, tetkik ve tedavi için başvurucunun hastanede yatarak tedavi görmesi de dahil gerekli tüm tedbirlerin alınması...”
Bu karar AYM’nin sağlık nedenleriyle tahliye kararı vermekten uzak duran, ancak hasta mahkumların sağlık durumlarının sürekli izlenmesi ve tablonun ciddiyetine göre hastanede yatarak tedavi görmeleri şeklindeki içtihadını tekrarlıyor.
AYM etkili bir hak arama yolu olmaktan çıkarsa…
Tayfun Kahraman dosyasında karşımızda iki meselenin yan yana durduğu sancılı bir tablo var. Kahraman, bir tarafta nörolojik hastalığı diğer tarafta ise hakkındaki bir Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmamasının iç içe geçtiği katlanmış bir mağduriyetin öznesidir. Bu tablo, Anayasa’nın açık bir hükmünün uygulanmaması sonucu Türkiye’de anayasal hukuk devletinin gölgelendiği bir arka fonun önünde yaşanıyor.
Bu tablonun hukuki açıdan düşündürücü potansiyel bir sonucu, AK Parti döneminde getirilmiş olan AYM’ye bireysel başvuru mekanizmasının artık bir hak arama yolu olmaktan çıkması tehlikesinin belirmesidir.
Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, geçenlerde bu konuda T24 için kaleme aldığı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” başlıklı uyarıcı yazısında, AYM’nin Tayfun Kahraman hakkındaki kararının ilk derece mahkemeler tarafından uygulanmaması karşısında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin AYM’nin etkili bir iç yargı yolu olmadığına karar verebileceğini belirtmiştir.
Kat kat ağırlaştırılmış bir mahkumiyet
İşin ikinci boyutu ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Anayasa’nın yaşam hakkı ve kötü muamele yasağına ilişkin hükümlerini doğrudan ilgilendiriyor. Kronik hastalığı olan, ataklar geçiren bir MS hastasının cezaevi koşullarında yaşamaya mahkum edilmesi, hangi hukuki dayanaklar getirilirse getirilsin vicdanların kabullenmekte çok zorlandığı bir durumdur.
Üstelik MS konusundaki tıp literatürü, hastalığın tedavisinin uzun soluklu bir süreç olduğuna dikkat çekiyor, kullanılan ilaçların yanı sıra, beslenme, düzenli uyku, hijyen, çevre koşulları ve stressiz bir ortamı temel gereklilikler olarak gösteriyor. Aksi koşulların MS ataklarını ve kronik gidişi tetiklediği vurgulanıyor. Güneş ışığı almak da doğrudan bir tedavi olmamakla birlikte MS hastaları açısından destekleyici bir unsur olarak kayda geçiyor.
Bütün bu faktörler bir araya getirildiğinde, Tayfun Kahraman’ın durumu her bakımdan katbekat ağırlaştırılmış bir mahkumiyete dönüşüyor. Önümüzdeki günlerde yeniden Silivri’ye dönmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Tayfun Kahraman bugün Silivri Cezaevi’ndeki hücresi ile Cerrahpaşa Tıp Fakültesi eksenindeki bir mağduriyet döngüsü içinde sıkışıp kalmış bulunuyor. Onun yaşadıkları, gelecekte içinden geçtiğimiz bu döneme ilişkin iç acıtan bir insan hakları vakası olarak hep hatırlanacaktır.