ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırması Türkiye ile ABD arasında son dönemde girilmiş olan yakınlaşmanın sınırlarını göstermesi bakımından da uyarıcı olmalıdır. İsrail’in “Kürt Kartı”nı kullanma ihtimali var. İran’ın siyasi birliği ile toprak bütünlüğünün çözülebileceği bir ortamın oluşması, bütün Orta Doğu’yu da içine alan Batı Asya jeopolitiği açısından çok şiddetli bir deprem anlamına gelecektir
Bu yazıyı kaleme alırken karşılaştığım ciddi bir güçlük var. Yazıldığı an ile okurlara ulaşacağı an arasındaki kısa sürede meydana gelebilecek gelişmeler, yazının dayandığı kabullerin ve bunlardan yola çıkan tahminlerin önemli bir kısmını geçersiz hale getirebilir.
Nitekim sözünü ettiğim durum ben bu paragrafı yazdıktan bir süre sonra, yazıyı gazeteye göndermeden önce karşıma çıktı. İran’ın Türkiye’ye fırlattığı balistik füze Hatay üzerinde hava sahasında NATO savunması tarafından önlendi.
ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaş, bu olayın da gösterdiği gibi büyük bir öngörülemezliği barındırıyor.
Öngörebildiğimiz tek yalın bir gerçek var: O da, savaşın hem Türkiye’nin bulunduğu bölgeyi hem de bütün küresel sistemi içine soktuğu türbülanstan kolay bir çıkışın olmadığı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın uzaması ihtimali karşısında bir noktada kendisini muzaffer ilan edip savaştan çekilmesi halinde bile bu harekatın geride bırakacağı yıkım, bölge ülkelerini on yıllarca uğraşmak zorunda bırakabilir.
Tarih boyunca bulunduğu bölgenin jeopolitiğinde en önemli güç merkezlerinden biri olmuş İran’ın içine düşebileceği bir kaosun sonuçları, ancak çok yüksek şiddette bir depremin etkileriyle ifade edilebilir. Üstelik bundan sonra gelecek artçıları, yeni şokları da hesaba katmalıyız.
Bu sarsıntıların dünyanın petrol rezervlerinde Venezuela ve Suudi Arabistan’dan sonra üçüncü, petrol üretiminde ise altıncı sırada gelen bir ülkede yaşanmasının küresel ekonomi açısından doğuracağı sonuçları bu arka plana yerleştirmeyi unutmamalıyız.
Kuşkusuz, İran’la 534 kilometre sınır paylaşan ülkemiz de bütün bu sarsıntıların etkilerine açık olacaktır.
İran’da tarihin akışı, ABD’nin günahlarının bugüne gelen uzantısı
Konu ABD ve İran olunca, savaşa bakarken, yaşanmakta olan gerçekliğin aslında ABD’nin geçmişte bu ülkede işlediği günahların tetiklediği süreçlerin bugüne kadar gelen bir uzantısı olduğunu görmemiz gerekiyor.
Bugünü doğru bir bağlama oturtabilmemiz için önce 1953 yılında, İran’ın meşru başbakanı Muhammed Musaddık’ın ABD gizli servisi CIA ve Britanya gizli servisi MI6’in ortak operasyonuyla gerçekleşen bir darbe ile devrildiğini hatırlamalıyız.
İran o dönemde anayasal monarşi olarak adlandırabileceğimiz kendine özgü bir siyasi sistemle yönetiliyordu. Monarşi ile parlamentodan seçilen hükümetin bir arada var olduğu, yetkileri paylaştığı karma bir yapı söz konusuydu. Siyasi sistem birçok partinin faaliyet gösterebildiği görece açık bir yapıya sahipti. İcra yetkisini müdahalelere açık bir seçimle oluşan parlamento içinden çıkan hükümet üstleniyordu. Ancak başbakanı onama yetkisi monarşinin başı olan İran şahına aitti.
Monarşinin yetkilerini belli ölçülerde sınırlamak taraftarı olan milliyetçi çizgideki Muhammed Musaddık, 1951 yılında parlamentoda kuvvetli bir güvenoyuyla başbakanlık makamına gelmişti. Kayda değer bir toplumsal destek tabanına ve meşruiyete sahipti.
CIA ve MI6, petrolü devletleştiren milliyetçi başbakan Musaddık’ı deviriyor
İran’da yirminci yüzyılın ikinci yarısında tarihin akışını değiştiren hadise Musaddık’ın başbakan olduktan kısa süre sonra ülkenin İngilizlerin kontrolündeki petrol kaynaklarını millileştirmeye girişmesi ile başladı. O güne kadar İran petrolünü işletip gelirin büyük bölümünü kendi kâr bilançosuna yazmakta olan “Anglo-Iranian Oil Company” şirketini devletleştirme adımı şiddetli bir krize yol açtı.
1953 yılında CIA ve MI6’in ortak yapımı olan, halk ayaklanmalarının tahrik edildiği ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin de destek verdiği bir darbeyle Musaddık devrildi. Sonradan “BP” adını alacak olan şirket ayrıcalıklarını korurken, girilen süreç Şah Pehlevi’nin ordunun da desteğiyle iktidar alanını mutlak bir şekilde genişletmesini de mümkün kılacaktı.
Bu darbe, aynı zamanda İran’da bir çeyrek yüzyıldan da fazla sürecek, şahın içte muhaliflerine karşı acımasız yöntemlere başvuracağı bir istibdat rejiminin de başlangıcıydı.
ABD yönetimleri de Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ni çevreleme siyaseti çerçevesinde İran Şahı’nı himaye etmekte herhangi bir beis görmediler.
Molla rejiminin önünü açan ABD, bu kez bu rejimi devirmeye kalkıyor
İşte bu despotik yönetim 1979 yılı ocak ayında büyük bir halk hareketiyle Şah’ın ülkeden kaçması ve Ayetullah Humeyni’nin Paris’ten gelerek ipleri eline almasıyla sonuçlandı. İran Devrimi başlangıçta geniş bir ittifaka dayansa da, Humeyni ve yandaşları kısa zamanda bu koalisyonun bünyesindeki laik ve solcu kesimleri tasfiye ederek dini esaslara dayalı mutlak bir molla rejimini inşa ettiler.
Bu yönüyle baktığımızda bugün şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz. İran Devrimi kuşkusuz gerçekleştiği zaman kesitinde İran’daki sosyal, ekonomik ve siyasi koşulların bir sonucudur. Böyle olmakla birlikte, tarihi akış içinde bu koşulları doğuran geri plandaki ana faktör, ABD’nin İngilizlerle el ele vererek 1953 yılında meşru başbakan Musaddık’ı devirmesidir.
ABD, İngiltere ile ortaklaşa organize ettiği bu darbe ile İran’da nehrin yatağını değiştirmiş, nehrin girdiği yeni güzergah da zaman içinde yarattığı anaforla bu kez ABD’yi hedef almıştır.
İslam Devrimi’nden tam 47 yıl sonra, yine ABD’nin bu kez İsrail ile el ele verip İran’a savaş açarak bu ülkedeki rejimi değiştirmeye soyunmuş olması tarihin çarpıcı bir paradoksudur.
Ön plana çıkan, iyimser değil karamsar senaryolar
Bugün itibarıyla önümüzde açılmakta olan ihtimaller dizisi içinde en azından kısa dönemde bizleri iyimserliğe sevk edecek senaryoların gerçekleşme şansı zayıf görünüyor. Kuşkusuz, tercihe şayan senaryo, İslamcı rejim içinde mutedil bir kanadın ipleri eline alması suretiyle İran’da hem dış dünyaya hem içe dönük bir uzlaşı atmosferinin belirmesi olurdu. Tümden dışlanmasa da, böyle bir senaryo bugün itibarıyla hayata geçme şansı en uzak görüneni.
Yine de İran’daki İslamcı rejim iktidarda kalsa bile herhalde eskisinden farklı bir versiyonunu karşımızda bulacağız. Bu, muhtemelen askeri açıdan kolu kanadı kırılmış, ciddi derecede zayıflamış bir rejim olacaktır. Ancak dış tehdide karşı savunma gücünün ciddi ölçüde zayıflamış olması, içe dönük gücünün paralel bir şekilde zemin kaybedeceği anlamına gelmiyor.
Rejimin bekası için bütün gücüyle direneceği ve içte itirazın, muhalefetin her türlü ifadesine karşı artan ölçüde şiddete başvuracakları bir senaryo, komşumuz İran’ı çok sancılı süreçlere sürükleyebilir.
En kötü durum senaryosu, değişimden yana olan toplum kesimleriyle iktidar merkezi ve onu destekleyen gruplar arasında büyük bir iç çatışmanın yaşanması ihtimalidir. Geçen aralık ve ocak aylarında İran’daki yaygın kitlesel protesto gösterilerinin rejim ve destekçileri tarafından ne kadar acımasız, kanlı bir şekilde bastırıldığını biliyoruz.
Kendi halkını, gösteri yapan silahsız insanları kurşunlayarak öldüren, bu şekilde halka korku salmak suretiyle ayakta kalmaya çalışan bir rejimden söz ediyoruz.
Sorunun bir boyutu da İran’da güvenlik alanındaki ikili yapıdır. Ülkenin düzenli ordusuna ek olarak, İmam Humeyni’nin rejimi korumak amacıyla kurduğu ve silahlı gücü 200 bin dolayında tahmin edilen Devrim Muhafızları Ordusu’nun oynamakta olduğu rol burada ön plana çıkıyor.
Bir bu kadar önem taşıyan faktör, Devrim Muhafızları’na bağlı ve bazı tahminlerde sayıları bir milyona kadar telaffuz edilen, “Besic” olarak adlandırılan sivil milis güçleridir. Nitekim İran’daki son gösterilerin kanlı bir şekilde bastırılmasında bu sivil silahlı güçler de ciddi bir rol oynamıştır.
Göç dalgası ihtimali ve AB’den gelen övgü
İran gerçekte böyle bir sürece girerse, Türkiye savaşın pek çok alana yayılacak, bir kısmını bugünden kestiremeyeceğimiz sonuçlarını, serpintilerini doğrudan göğüslemek zorunda kalacaktır. İran’dan Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya dönük bir göç dalgasının ortaya çıkması ihtimali bunlardan yalnızca biridir.
Buna karşılık Suriye’deki tecrübeden alınan derslerin etkisiyle, Türkiye’nin bu kez benzer bir dalgayı önlemek anlamında hazırlıklı olduğunu söylemek mümkün. En azından 534 kilometrelik sınırın 340 kilometresi duvar ve hendek, 107 kilometresi ise sadece hendekle kaplıdır. Kalan bölümde de kapsamlı önlemler alındığı anlaşılıyor.
İlginç bir nokta, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in savaşın patlak vermesinden hemen sonra geçen cumartesi günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı arayarak muhtemel bir göç dalgası ihtimalini konuşması, ardından Türkiye’nin bir krize karşı hazırlıklarını öven bir paylaşım yapmasıdır.
Kaos ortamı, İran’ın siyasi birliği ve toprak bütünlüğünü tehlikeye sokabilir
Ancak muhtemelen Türkiye’yi İran cephesinde en fazla yoracak olan başlık, İran’ın kendi içinde girebileceği kaotik bir dönemin serpintileriyle uğraşmak olacaktır. Yanı başında sürekli istikrarsızlık üreten bir çatışma ortamının varlığı, özellikle güvenlik, terör gibi başlıklarda tetikleyebileceği sıkıntılı durumlar nedeniyle Türkiye’nin dış ilişkilerinde en hayati öncelik haline gelebilir.
Türkiye, böyle bir belirsizlik, çalkantı ortamında komşusunun toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve iç barışını korumasını, bu şekilde istikrar kazanmasını İran politikasının temel hedefleri olarak belirlemek durumundadır.
Türkiye ile İsrail’in İran’daki tutumları çatışırsa…
İşte tam bu noktada Türkiye ile ABD-İsrail ikilisinin karşı karşıya gelmeleri ihtimalini yok sayamayız. ABD Başkanı Trump’ın iç politikadan kaynaklanan baskılar sonucu bir noktadan sonra kendisini savaşın dışına çekmesi halinde bile, İsrail İran denkleminde sürekli bir şekilde kalmak isteyebilir. Bu takdirde İsrail’in kendi çıkarları açısından İran’ı istikrarsızlık içinde tutmak için muhtelif yollara başvurması şaşırtıcı olmayacaktır.
Peki ABD İsrail’i İran’da frenleyebilir mi?
Başkan Donald Trump’ın İran özelinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu dizginleyip dizginlemeyeceği sorusunun yanıtı bu aşamada belirsizdir.
Bu durumda İran’da öncelikle istikrar tesis edilmesinden yana ağırlığını koymaya çalışan Türkiye ile İran’ı istikrarsızlık içinde tutmaya çalışan İsrail’in bu ülkeye dönük bakışlarının çatışması kaçınılmaz hale gelebilecektir. Sonuçta zaten sorunlu olan Türkiye-İsrail ilişkilerinin üzerine daha büyük bir basınç yükleyecektir.
ABD ve İsrail İran’da “Kürt kartı”nı kullanırlarsa…
İsrail’in bölge ülkelerini zayıflatmak amacıyla eskiden beri “Kürt Kartı”nı kullandığı yakın tarihten birçok tecrübeyle sabittir. Bu arada ABD’nin İran’a saldırı ihtimalinin güçlendiği bir zamanlamada 22 Şubat’ta İran’daki muhtelif farklı Kürt grupların bir araya gelerek ortak hareket etme kararı almış olmaları bu açıdan dikkatle bakılması gereken bir gelişmedir.
Önümüzde yanıt bekleyen kritik bir soru, İran’da içte ciddi bir iktidar boşluğunun belirmesi halinde bu ülkede yaşayan Kürt grupların bu durumu bir özerklik ya da bağımsızlık arayışı için fırsat olarak kullanma yoluna gidip gitmeyecekleridir.
Bu soruya geçmişte yaşanan bir dizi hadise üzerinden yanıt arayalım. Tarihten çarpıcı bir örnek, 1946 yılında İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Sovyetler Birliği’nin İran’ın kuzeyini işgal ettiği bir kargaşa ortamında Kürt grupların kısa süreli olarak İran’da Mahabad Cumhuriyeti’ni ilan etmiş olmalarıdır. Sovyetler’in çekilmesinden sonra İran ordusunun bu hareketi bastırmasıyla Kürtlerin bağımsızlık denemesi kısa süreli olmuştur.
Keza 1979 Ocak ayında Humeyni’nin gelişiyle birlikte gerçekleşen İran Devrimi sırasında ülkede yaşanan büyük kargaşa ortamı içinde ülkenin kuzeybatısındaki Kürt grupları bir kalkışma hareketi başlatmış, ancak bu hamle kısa zamanda ülkedeki yeni rejimi karşısında bulmuştur.
Savaşın başlamasıyla birlikte en çok korkulan ihtimal İran’ın bu savaş nedeniyle ciddi bir yönetim boşluğu içine düşmesidir. Ülkenin siyasi birliği ile toprak bütünlüğünün çözülebileceği bir ortamın oluşması, Orta Doğu’yu da içine alan Yakın Batı Asya jeopolitiği açısından çok şiddetli bir deprem anlamına gelecektir.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde temel önceliğini İran’ın böyle bir duruma düşmesini önlemeye dönük bir diplomasi seferberliğine yöneltmesi beklenmelidir.
Türkiye açısından sonuçlar
Değindiğimiz gelişmelerin Türkiye’nin dış politikasına dönük diğer muhtemel sonuçlarını kısa başlıklar halinde vurgulamamız gerekirse…
İran’ın uzun süre bir belirsizliğin içine girmesi, Türkiye’nin bölgedeki önemli bir istikrar unsuru olduğu algısını iyice yerleştirecektir. Unutmayalım ki 1980’li yıllarda Batı’nın Türkiye’ye verdiği kuvvetli desteğin gerisinde başlıca iki faktör yatıyordu: Birincisi 1979 başında meydana gelen İran İslam Devrimi; ikincisi ise aynı yılın sonunda Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi.
Gelişmelerin seyri, İran’daki belirsizliğin etkilerine açık olan başta Körfez olmak üzere bölge ülkeleri ve aynı zamanda Avrupa’nın Türkiye’ye ayrı bir dikkatle eğilmelerine yol açabilir.
Geçen çarşamba günü yaşanan füze saldırısı nedeniyle Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerde en azından kısa dönemde sıkıntılı bir durum yaşanması kaçınılmazdır.
Bu hadisenin taşıdığı sembolizmle Türkiye’deki yerleşik güvenlik algılarını, özellikle NATO’ya bakışı etkilemesi beklenebilir.
ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırması Türkiye ile ABD arasında son dönemde girilmiş olan yakınlaşmanın sınırlarını göstermesi bakımından da uyarıcıdır. ABD Başkanı Trump’ın bütün Orta Doğu’yu ateşe atan kararının ardından kendisiyle sıcak fotoğraf karelerinin içinde görünmek en azından bir süre sıkıntılı bir siyasi tercih haline gelebilir.
Ve aldıkları tutumla ilgili bazı sorunlu noktalara rağmen, Avrupa ülkelerinin görece dengeli bir çizgide durmaları, uzlaşma ve diplomasiden yana tavır almaları AB’nin Türkiye açısından Batı politikasında Trump Amerika’sına kıyasla daha makul bir seçenek oluşturduğunu göstermiş olmalıdır.
Kötülükler faslında bir not
Son bir nokta da bu savaşta birçok insanın iç dünyasında kendisini ahlaki düzeyde bir açmaz içinde bulmasıdır.
Bu açmazın bir tarafında istediği zaman savaş çıkaran, güce başvuran ve artık bir “dünya sorunu” haline gelmiş olan pervasız ABD Başkanı Trump ile Filistinlilere soykırım uygulayan, insanlık dışı tasarruflarıyla malul İsrail Başbakanı Netanyahu var…
Diğer tarafında ise kendi halkına gözünü kırpmadan kurşun sıkan, binlerce vatandaşını öldüren totaliter bir rejim…
Evet, kötülüklerin kıyaslanmasının rahatsız edici olduğunu biliyorum. Ama savaşı değerlendirirken bu olguları bir şekilde kayda geçirmekten de kendimi alıkoyamıyorum.