Bu yaz başında İstanbul’da 95 yaşında kaybettiğimiz Harvard Üniversitesi’nden Prof. Nur Yalman sosyal antropoloji alanında uluslararası düzeyde büyük saygınlık kazanmıştı.
Nur Yalman, Atatürk’ün Selanik’teki Askeri Rüştiye’nden tarih ve yazı hocası olan Osman Tevfik Bey’in torunu ve ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın da yeğeniydi.
Doktorasını 1950’li yıllarda Cambridge Üniversitesi’nde yapan Prof. Yalman, daha sonra ABD’nin Stanford, Chicago ve en uzun süreyle de Harvard gibi seçkin üniversitelerinde parlak bir akademik kariyere imza attı. Yalman, doktorasını üç yıl Sri Lanka’daki Budist köylerinde yaşayarak buradaki kast ve akrabalık ilişkileri üzerine yapmıştı
Kısa bir süre önce sosyal antropoloji alanında uluslararası düzeyde saygınlık kazanmış bir Türk bilim insanı sessizce aramızdan ayrıldı. Harvard Üniversitesi antropoloji bölümü onursal profesörü Osman Nur Yalman’ın ölümü bir iki gazetede çıkan vefat ilanları dışında Türk kamuoyunda pek fark edilmedi.
Oysa bu ilanların arkasını araladığımızda, Birleşik Krallık’ın köklü Cambridge Üniversitesi’nde başlayan, burada alınan doktora derecesinden sonra ABD’nin Stanford, Chicago ve Harvard gibi en seçkin üniversitelerinde devam eden istisnai bir akademik kariyerin, sıra dışı bir entelektüel kimliğin öyküsü beliriyor. Ve son derece renkli bir şahsiyetin muzip bir ifadeyle bize tebessüm ettiğini hissediyoruz bu öykünün içinden.
Bu yaşam öyküsünde bir yönüyle ünlü Yalman ailesinin Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde Selanik’ten İstanbul’a göç edişi, milli mücadele ve ardından Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte basın, akademi ve iş dünyasında devam eden yolculuğunu da izliyoruz. Bu serüven arka planda Osmanlı modernleşmesinden Cumhuriyet’e uzanan bir akış üzerinden yol alıyor.
Selanik Rüştiyesi’nde Osman Tevfik Bey Mustafa Kemal’e neden yüksek not verdi?
Bu ailenin önde gelen temsilcilerinden biri olan Prof. Nur Yalman’ın yaşam öyküsü üzerine bir “ardından” (obituary) yazısı için yola koyulduğumuzda en doğrusu aile soyağacıyla başlamak olmalıdır.
Soyağacının izini sürdüğümüzde kendimizi önce Osmanlı İmparatorluğu’nun başlıca ticaret merkezlerinden biri olmanın yanı sıra, imparatorluğun siyaset ve fikir hayatında önemli bir rol oynayan, Batı’ya açılan kapısı Selanik’te buluyoruz; Atatürk’ün 1881 yılında dünyaya gözlerini açtığı kentte…
Selanik’e geldiğimizde doğruca Atatürk’ün 1893-96 yılları arasında okuduğu Selanik Askeri Rüştiyesi’nin (ortaokul) kapısından içeri girelim. Burada bizi karşılayacak isimlerden biri Mustafa Kemal’in yazı ve tarih hocalığını da yapan (Nur Yalman’ın dedesi) Osman Tevfik Bey’dir. Hocası, yıllar sonra Mustafa Kemal için “Yüksek istidadı bütün talebi arasında daha o zaman fark ediliyordu” diye yazacaktır.
Atatürk ise 1936 yılında Ulus’taki ünlü Karpiç Lokantası’nda Osman Tevfik Bey’in oğlu muharrir Ahmet Emin Yalman’a -yazarın hatıratında aktardığına göre- hocasını şöyle anlatacaktır:
“Uzun yıllar evvel benim Selanik Askeri Rüştiyesi'nde çok sevdiğim bir yazı hocam vardı. Bu hoca bende herhalde bazı meziyetler görmüş, derslerden tam numara aldığım dikkatini çekmişti. Sınıfın birincisi olmamı sağlamak için yazımın adeta okunmaz gibi olmasına rağmen bana yazı dersinden tam numara verirdi.”
Askeri rüştiyede öğretmenlik Osman Tevfik Bey’in ikinci işidir. Asıl görevi özellikle yazı yazmadaki ustalığı nedeniyle işe alındığı Vilayet Kalemi’nde memurluktur. Ancak bir de bunların dışında tümüyle entelektüel bir çabayla giriştiği ‘matbuat’ işleri vardır. Edebiyata, yazı yazmaya meraklıdır. Gönlünde belli ki muharrir olma arzusu yatmaktadır. Daha ilk gençliğinde Selanik’te 1883-84 yılları arasında 13 sayı yayımlanan “Gonca-i Edeb” isimli edebiyat dergisinin yazı işleri heyetinde yer alarak yayın dünyasına ilk adımını atmıştır.
Osman Tevfik Bey, bir süre sonra rüştiye mektebinde hocalığı sürdürürken aynı zamanda 1896 yılında “Mütalaa “ isimli bir haftalık dergi de yayımlamaya başlar. Derginin hem imtiyaz sahibi hem de müdürüdür.
Tevfik Fikret, Recaizade Ekrem ve Cenap Şehabettin gibi kalbur üstü şair ve yazarların “İstanbul’da neşrine muvaffak olamayacakları” yazıları, Selanik’in görece daha özgürlükçü atmosferinde bu dergide çıkabilmektedir. Gelgelim Mütalaa’nın yayın hayatı ancak iki yıl sürer. Osman Tevfik Bey’in ifadesiyle, dergi “Yıldız’ın gözüne batmaya başlar.” Sultan İkinci Abdülhamid’in kararı ile kapatılır. Osman Tevfik Bey, kendi ifadesiyle “gazetecilik merakını oğlu Ahmet Emin’e devreder.”
Osman Tevfik’in Bey iki alanda daha kayda değer bir yetkinliğinin olduğunu eklemeliyiz: Hafızlık ve hat sanatçılığı…
Osman Tevfik Bey’in büyük oğlu Ahmet Emin gazeteci oluyor
Osman Tevfik Bey ve eşi Hasibe Hanım, üçü erkek (Ahmet Emin, Mehmet Rifat, Mustafa Vacit Yalman) ve dördü kız (Nigar, Sabiha, Belkıs, Sahavet) olmak üzere toplam yedi çocuklu bir ailenin ebeveynleridir. Osman Tevfik Bey, basın hayatından çekildikten sonra 1903 yılında memur olarak İstanbul’a tayin edilir. Aile İstanbul’a taşınır. Daha sonraki yıllarda İstanbul’da Deniz İşletmeleri’nde ve Şirketi Hayriye’de yönetim kurulu üyeliğine kadar yükselir Osman Tevfik Bey.
Eğitimine Selanik’te başlayan ve Atatürk’ün mezun olduğu askeri rüştiyeye giren, ancak karşılaştığı bir haksızlık nedeniyle ayrılıp bu kentteki Alman Mektebi’ne kaydolan Ahmet Emin, babasının tayini İstanbul’a çıkınca, buradaki Alman Mektebi’ne (Bugünkü Alman Lisesi) geçiş yapar.
Liseyi burada okuduktan sonra 1907 yılında Hukuk Fakültesi’ne girer. Aynı zamanda gazeteciliğe başlar. Bir yandan da Almancaya hakimiyeti nedeniyle vilayetin çeviri bürosunda işe alınmıştır. Hatıratında, zamanını gazetecilikle geçirdiğini, fakültede de sınavlara girerek sınıfı geçtiğini yazıyor.
Ahmet Emin Yalman 1911 yılında devletin açtığı özel bir sınavı kazanarak doktora yapmak üzere ABD’ye, New York’ta ülkenin önde gelen eğitim kurumlarından Columbia Üniversitesi’ne gönderilir. Beş kişilik bu gruptaki bir diğer Türk öğrenci, hem yazarlık hem siyaset tarihi alanında önemli bir isim haline gelecek olan Prof. Ahmet Şükrü Esmer’dir.
Burada siyasi Bilimler Fakültesi’ne kaydolur, aynı bölümde “Basının Işığında Modern Türkiye’nin Gelişmesi” başlıklı teziyle doktorasını verir 1914 yılında. Ahmet Emin Yalman’ın “Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim” başlıklı dört ciltlik hatıratında o yılların ABD’sini anlatan çok renkli öyküler var.
Doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye dönen Ahmet Emin Yalman, İttihat ve Terrakki Cemiyeti’ne katılır, imparatorluğun Birinci Dünya Harbi’ndeki yenilgisine yakından tanıklık eder. Daha sonra gazeteci olarak Milli Mücadele’ye aktif destek verecektir.
Ahmet Emin tutuklanıp İstiklal Mahkemesi’nde yargılanınca…
Kendisi gibi Selanik doğumlu olan yedi yaş küçük kardeşi Mehmet Rifat ise İstanbul’a geldikten sonra Saint Joseph Lisesi’ne girecek, ancak ağabeyi gibi gazeteciliğe yönelmek yerine iş hayatını tercih edecektir. Mehmet Rifat ailenin müteşebbis kanadını temsil etmektedir. Ayrıca, ağabeyinin 1923 yılında kuracağı Vatan gazetesinin idari ve mali işlerini üstlenerek ona yardımcı olacaktır.
Yalman ailesini sarsan bir hadise doğuda Şeyh Said ayaklanmasının patlak vermesi üzerine 4 Mart 1925 tarihinde ‘Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarılması ve bu çerçevede Yalman’ın yayımladığı Vatan gazetesinin kapatılması olur. Ahmet Emin Yalman’ın desteklediği, genel başkanlığını Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi Komutanı Orgeneral Kazım Karabekir’in yaptığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyetlerine de son verilmiştir.
Çok partili hayatı ve basın özgürlüğünü savunan Yalman, bir grup gazeteciyle birlikte Elazığ’daki Doğu İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır. Kendisine “Tenkitleriyle devlet otoritesini sarsarak Doğu vilayetlerindeki isyana sebep olmak” suçlaması yöneltilir. Mahkemenin birbiri ardına verdiği idam kararlarına ve bunların infazlarına da bizzat tanıklık ettiği yargılama süreci sonunda beraat eder. Ancak yargılama öncesi gruptaki diğer meslektaşlarıyla birlikte gazeteciliği bıraktığına dair bir taahhütte bulundukları için gazetecilik kariyeri son bulmuştur.
Vatan Gazetesi yasaklanınca Yalman ailesi iş hayatına atılıyor, TATKO kuruluyor
Peki Ahmet Emin Yalman geçimini nasıl sağlayacaktır?
İş hayatına atılmaya karar verir. Ankara’daki ABD Büyükelçiliği Ticaret Ateşesi Jullian Gillespie’den ABD’nin araba lastiği üreten Goodyear şirketinin Türkiye’de bir ticari temsilci aradığını öğrenince, bu imkanı değerlendirmeye karar verir. Kardeşi Mehmet Rifat ve yakınları Kemal Halil Bey’i de katarak üçünün isimlerinin yer aldığı bir komandit şirket kurarlar. 1927 yılında kurulan şirketin adı o tarihte telgraf adresinde yer alan “İstanbul TATKO” (The Automobile and Tire Co.) ismiyle bugünlere kadar gelir.
İşler kısa zamanda büyür. Goodyear lastiklerini, Dodge Brothers otomobilleri, ardından Caterpillar traktörleri, Sullivan kompresörleri ve Harnischfeger ekskavatörlerinin temsilciliği izler. TATKO, kısa zamanda Amerikan sanayiinin Türkiye pazarındaki en önemli aracısı haline gelir. Daha sonra şirketin yönetimine en küçük erkek kardeş Mustafa Vacit Yalman da katılacaktır. (Eski GS Kulübü Başkanı Alp Yalman ve geçenlerde kaybettiğimiz TATKO’nun eski üst düzey yöneticilerinden Ali Yalman’ın babaları)
Gelgelelim şirketin işleri ne kadar iyi giderse gitsin Ahmet Emin Yalman’ın aklı gazeteciliktedir. Ne yapıp yapıp yeniden gazeteciliğe dönmelidir. 1936 yılında Atatürk’e başvurarak bu arzusunu belirtir, kendisine bağlılığını bildirir. Atatürk’ten izin çıkınca Yalman gazeteciliğe döner. Önce Kaynak gazetesini çıkartır, ardından Zekeriya Sertel ile Tan gazetesini yayımlamaya başlar.
Yalman gazeteciliğe dönünce TATKO şirketinde işler büyük ölçüde Mehmet Rifat Yalman’a kalacaktır.
Nur Yalman, Mehmet Rifat Bey’in ilk oğlu olarak 1931 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini açtığında ailesini çevreleyen koşullar bu şekilde özetlenebilir.
Henüz kendisi bunun farkında olmasa da, daha çocukluğunda yaşamının yönünü çizecek kritik bir soru karşısında asılı durmaktadır.
Babasının izinde kendisi için zaten hazırlanmış olan iş hayatını mı tercih edecektir?
Yoksa amcasının izinde gazeteciliğe mi yönelecektir?
Ya da her ikisinin dışında üçüncü bir kulvara mı adım atacaktır?
Bu sorularla birlikte artık projektörlerimizi Nur Yalman’a çevirebiliriz.
Babaannesinin Latin alfabesini öğrenme gayretini izleyen küçük çocuk
Nur Yalman, 2004 yılında Cambridge Üniversitesi’nde antropoloji bölümü içinde yürütülen “Önde Gelen Düşünürlerle Söyleşiler” başlıklı bir canlı tarih çalışması çerçevesinde kendisiyle yapılan, Youtube’da da paylaşılan mülakatında çocukluk günlerini şöyle anlatıyor:
“Entelektüel bir aileden geliyordum. Dedem Selanik’te bir dergi yayımlamıştı. Amcalarımdan Ahmet Emin Yalman 1975’e kadar yazmaya devam etmiş, basın özgürlüğü, özgürlükler ve demokratik kurumlar için mücadele etmiş ünlü bir gazeteciydi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan itibaren siyasi özgürlüklere güçlü bir bağlılığı olan, bu geleneği Cumhuriyet dönemine taşıyan bir ailede doğdum.”
Nur Yalman’ın yaşam öyküsü ve akademik kariyeri, ayrıca sosyal antropolojiye bakışı konusunda en önemli referans kaynaklardan biri olan bu mülakat, kendisi de Cambridge kökenli antropoloji profesörü Alan Macfarlane tarafından yapılmış.
Bu mülakatta belirttiğine göre, çocukluğundan hafızasına kazınmış görüntülerden biri, babaannesi Hasibe Hanım’ın 1932 yılında yapılan Dil Devrimi’nin ardından Türkçe alfabeyi öğrenmeye çalışmasıdır. Babaannesinin o günlerde en büyük hedefinin günün birinde yeni alfabeyle gazeteyi okuyabilecek düzeye gelmek olduğunu söylüyor.
Babaannesinin gelenekle Cumhuriyet devrimleri arasına sıkışmışlığını gösteren bu tabloyu, Nur Yalman ‘kültürel devrim’ sorunsalı üzerine konuşurken yine hatırlatacaktır.
Kendisinde iz bırakmış bir başka hoş hatırası, her sabah büyük halası Nigar Hanım’ın Ahmet Emin Yalman’ın başyazılarını Osman Tevfik Bey’e okumasıdır. “Ben de çoğu zaman dedemin kucağında oturur dinlerdim” diye aktarıyor o anları.
Robert Kolej yıllarında sahnede başrolde
Ailesi Taksim İlkokulu’nda başladığı ilk öğrenimini Şişli Terakki Lisesi’nde bitirmesinden sonra Nur Yalman’ı ortaokuldan itibaren Robert Kolej’e kaydedecektir. Böylelikle daha küçük yaşta İngilizce öğrenecek, aynı zamanda özellikle lise yıllarından itibaren entelektüel gelişmesini teşvik edecek zengin bir kültür ve sanat ortamı içinde bulacaktır. İki alanda çok faaldir. Tiyatro Kulübü ve okulun edebiyat dergisi “İzlerimiz”.
Lise yıllarında, ileride Türk tiyatro dünyasında iz bırakacak birçok isimle aynı sahneyi paylaşır. Kendisinden büyük sınıfta okuyan Haldun Dormen bunlardan biridir. Sonradan tiyatro alanında akademik kariyer yapan, bu alanın en önemli akademik otoritelerinden Prof. Özdemir Nutku yine sahnede birlikte oynadığı sınıf arkadaşıdır. Keza daha küçük sınıftan şair Cevat Çapan…
“Robert Kolej Quarterly” dergisinin 2023 Ocak sayısında yayımlanan “Robert Kolej ve Tiyatro” dosyasında, okulda 1948 yılında Shakespeare’in ünlü ‘Romeo ve Jüliet’ eserinin sahnelenmesinden sonra oyuncuları yönetmenle birlikte gösteren bir fotoğraf yer alıyor. Nur Yalman oyunun en önemli karakterlerinden Mercutio rolündedir. Romeo’yu ise okuldan o yıl mezun olan, sonradan Boğaziçi Üniversitesi’nin ilk rektörü olacak mimar ve mimarlık tarihi hocası Prof. Abdullah Kuran’dır.
1950 yılının okul yıllığında da Tiyatro Kulübü’nün sahnelediği İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun ünlü ‘Henry IV’ eserinde ana karakteri oynadığını öğreniyoruz.
Okulun edebiyat dergisinin editöründen bir aşk şiiri
Aynı zamanda şiire meraklıdır. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ile erkek öğrencilerin okuduğu Robert Akademi’nin ortak yayını olan “İzlerimiz” dergisinin editörüdür. “İzlerimiz”in 1949/1950 dönemi sonunda yayımlanan 21’inci sayısının girişteki künye sayfasında “İdare Heyeti” başlığının altında “Erkek Koleji Başyazarı Nur Yalman” yazıyor. Kız Koleji Başyazarı ise İzmirli Rengin Önen’dir.
Derginin idare heyeti üyeleri arasındaki tanıdık bir isim günümüzün büyük şairi Prof. Cevat Çapan’dır. Sonradan Dünya Bankası’nda görev alacak olan Oktay Yenal’ı da yazı heyetinde görürüz. Çapan’ın şiirleri, Yenal’ın şiir ve öyküleri de yayımlanmış aynı sayıda.
Toplam 76 sayfaya yayılan “İzlerimiz” dergisinin bu sayısında Nur Yalman’ın tam yedi ayrı şiiri var. Derginin birinci sayfasında yayımlanan -isimsiz- şiiri şöyle:
“Sessiz gecelerin eşiğinde
solgun semaya siyah ağaçlar dayanır,
Ay bir beyaz göz gibi hiçlikte
Tül mavi, dallarla damarlanır.
Ben bu göklerde sessiz kayan,
Karanlık ve saadete akan yıldızım,
Sen kâinatımsın.”
Görüleceği gibi oldukça kuvvetli bir aşk şiiri ile karşımızdadır o tarihte 19 yaşında olan Nur Yalman.
Robert Kolej’den Cambridge Üniversitesi’ne
Prof. Cevat Çapan, Robert Kolej’de kendisinden iki sınıf büyük olan Nur Yalman’ın tiyatro alanında da kuvvetli bir yeteneğe sahip olduğunu hatırlıyor. Prof. Çapan, “Oyunculuğu çok iyiydi. Romeo Jülyet’te sahnedeki en iyi oyuncuydu, Mercutio’yu oynamıştı. Luigi Pirandello’nun Dördüncü Henry’sinde de başroldeydi. Çok başarılıydı. Edebiyata, şiire de çok meraklıydı. T.S. Eliot’a hayran olduğunu hatırlıyorum. Daha sonra Cambridge’de öğrencilik yaptığımız dönemde yaş günümde bana Ezra Pound’un ‘70 Kanto’sunu hediye etmişti” diye anlatıyor yakın arkadaşını.
Lise yıllarında Nur Yalman üzerinde en çok etki bırakan iki isim, İngilizce öğretmeni ve beşeri bilimler (humanities) hocası Oxford kökenli Prof. Hilary Sumner Boyd ile Cambridge kökenli biyoloji hocası Philip Ullyot’tur. Prof. Boyd, özellikle öğrencilerini tiyatroya teşvik eden, okul oyunlarının yönetmenliğini üstlenen Robert Kolej’in efsane hocasıdır.
Cambridge kökenli hocası Ullyot ise Nur Yalman’ı mezun olduğu okula gitmesi için ısrarcı olacak, bu konudaki karmaşık formalitelerin aşılması konusunda da yardımcı olacaktır. Kolej mezunları o yıllarda yurtdışı eğitime gittiklerinde daha çok ABD’deki üniversitelere yönelirken, Nur Yalman Prof. Ullyot’un teşviki ve yardımıyla tercihini İngiltere’deki Cambridge’den yana kullanacaktır.
İlginç bir nokta, Cambridge ortamına girdikten sonra Robert Kolej’den birden çok arkadaşını da bu yönde teşvik etmesidir. Örneğin, kendisinden üç devre küçük olan, okuldaki kültür sanat faaliyetlerinden yakından tanıdığı Cevat Çapan’ı Cambridge Üniversitesi’ne gelmeye ikna eden Nur Yalman’dır. Cevat Çapan, Nur Yalman’ın yaşam çizgisi üzerindeki etkisini şu sözlerle anlatıyor:
“Bana Cambridge’e gelmem için çok ısrar etti. Başvuru formlarını gönderdi. Kayıt yaptırmaya gittiğimde ekonomi okumak istiyordum ama beni edebiyat okumaya yönlendirdi. Edebiyat bölümünü seçmem büyük ölçüde onun telkinleri sonucu oldu. Cambridge’in en eski kolejlerinden biri olan Peterhouse’ta birlikte okuduk.”
Nur Yalman ile Cevat Çapan arasındaki dostluk bağı hiçbir zaman zayıflamamıştır. Yalman, Türkiye’ye her gelişinde, özellikle yaz aylarında, Çapan ile mutlaka bir araya gelmiştir.
Nur Yalman, Robert Kolej’den 1950 yılında mezun olur. Aynı dönemdeki arkadaşları arasında bugün hiçbiri hayatta olmayan Prof. Özdemir Nutku, Büyükelçi Mustafa Akşin, tanınmış sanayici İbrahim Bodur, Dünya Bankası ekonomisti Dr. Oktay Yenal, sonradan İngiltere’ye yerleşen tanınmış felsefeci Prof. İlham Dilman, Cumhuriyet gazetesinin efsane dış haberler müdürü ve dış politika yazarı Ergun Balcı akla ilk gelen isimlerdir. Bankacı İbrahim Öngüt çok yakın bir arkadaşıdır aynı devreden.
Okul yıllığında kendisi için kaleme alınan metinde özellikle ‘aktör’ yanı vurgulanıyor. “Oynadığı karakterlerin hepsinden bir şeyleri kimliğinde taşıdığı” belirtiliyor. Bir bu kadar önemlisi, bu yazıda “kolları ile sürekli araştıran bir entelektüel ahtapot”a benzetilmiş olmasıdır.
Cambrıdge’de canlı fikir ortamı
Ve 1950 sonbaharında Nur Yalman’ın hayatının bundan sonraki akışını yönlendirecek olan Cambridge yılları başlar. Antropoloji bölümünden kabul almakla birlikte tarih bölümüne geçme talebi kabul görmez. Cambridge’deki danışman hocası “Antropolojiye bir başla, sonrasına bakarız” yanıtını alır.
Gelgelelim özellikle sosyal antropoloji çalıştıkça bu alanın içinde giderek derinleşecek, diğer yandan kendi alanının psikoloji gibi başka disiplinlerle etkileşimlerine de merak duyacaktır. Örneğin geleneksel toplumları anlamak için Freud’un psikanaliz yönteminden sosyal antropolojide yararlanmanın mümkün olup olmadığı sorusu kafasını ciddi derecede meşgul etmektedir.
Cambridge Üniversitesi bir kolejler sistemidir. O yıllarda toplam 18 ayrı kolej bir araya gelerek bu üniversiteyi oluşturmaktaydı. Bugün kolejlerin sayısı 31'e çıkmıştır. Nur Yalman, kendisini Cambridge’in 1284 yılında kurulmuş olan en eski koleji ‘Peterhouse’ta bulur. Entelektüel açıdan son derece uyarıcı, teşvik edici bir fikir ve tartışma ortamı hakimdir Peterhouse’a. Dersler, seminerler, tartışma toplantıları Nur Yalman’ın düşünce evreninin gelişmesi üzerinde büyük bir etki yapar. Antropoloji bölümünden 1954 yılında en üst başarı derecesiyle mezun olur.
Tam bu sırada aile içinde bir görüş ayrılığı baş gösterir. Çünkü TATKO şirketinin başında bulunan babası Mehmet Rifat Bey, oğlu üniversite diplomasını aldığına göre bir an önce İstanbul’a dönüp yanında çalışmasını ve zamanla işlerin başına geçmesini arzu etmektedir.
Babasına direnir. Tabii Cambridge’deki bölüm hocalarının bu parlak öğrencinin akademik kariyeri için okulda kalmasını arzu etmeleri ve kendisinin doktora programı için gerekli tam bursu kazanmış olması Nur Yalman’ın babasına direnmesini kolaylaştırır.
Babasının ona açtığı kapıdan içeri girmek yerine Cambridge’de sosyal antropoloji doktorası yapmaya yönelir.
Sri Lanka’ya açılan kapı
Öykünün akışında Nur Yalman’ın akademik kariyerine tuğrasını vuran en önemli şahsiyet olarak, onun mentoru, “Sir” unvanlı Prof. Edmund Leach karşımıza çıkıyor. Leach, 20’inci yüzyılda Britanya’nın sosyal antropoloji alanındaki en önemli otoritelerinden biridir. Prof. Leach’in öğrencisi olması ve ona olan yakınlığı Yalman’ın ardından kaleme alınan ‘anma’ yazılarında sıkça vurgulanan bir husustur.
Edmund Leach, Nur Yalman’ın değindiğimiz mülakatındaki anlatımında da hayatındaki en önemli aktörlerden biri olarak beliriyor.
Bu mülakat 1950’li yıllarda Cambridge’deki akademik hayatı, antropoloji bölümüne hakim olan canlı tartışma ortamını, bu düşünce ikliminin öğrencilerin gelişimi üzerindeki etkisini göstermek bakımından ilginç anlatımlar içeriyor. Farklı ekollere mensup efsane hocalar arasındaki teorik düzeydeki tartışmalar, hatta Asyacılar ile Afrikacılar arasındaki çekişmeler, akademik rekabet, kişilik çatışmaları gibi renkli öyküler de var bu anlatımlarda.
Ancak uzmanlık alanı farklı grupların toplumsal hayatlarını anlamaya çalışan sosyal antropoloji olunca, Cambridge’de bu dalda çalışan akademisyenlerin bir noktada Peterhouse’un konforlu teorik tartışma atmosferinin dışına çıkıp sahaya, yani uzak bir coğrafyada hayatın içine inmesi gerekecektir.
Sosyal antropoloji, özelliği gereği toplumları masa başından değil, doğrudan onların içinde yaşayarak anlamaya çalışan bir bilim dalıdır. Her sosyal antropolog, yöntem gereği seçtiği toplumun içinde uzun süre yaşar, kültürünü, inançlarını, aile düzenini ve günlük hayatı içeriden gözlemler.
Prof. Leach, Nur Yalman’ın doktora tezi için saha çalışmasını yapacağı yerin seçiminde de etkili olmuştur. Leach, o dönemdeki resmi adı ‘Seylan’ olan, Hindistan’ın hemen güneyindeki bir ada ülkesi Sri Lanka üzerine çalışmaktadır. Yalman saha çalışmasını Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde yapmak istemekle birlikte Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’ne gidip bu çalışmaları yürütebilmesi imkansızdır. Bunun üzerine Leach’in önerisiyle onun arkasından Sri Lanka’ya gitmeye karar verir.
Nur Yalman, mülakatında bu tercihini anlatırken şöyle konuşuyor:
“Edmund, bana Seylan'a gidip orada yürütülecek çalışmalarda kendisine yardımcı olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Bunun harika bir fırsat olduğunu düşündüm. Budizm hakkında çok şey bilmiyordum ama karmaşık, sofistike ve entelektüel açıdan meydan okuyucu bir toplumda çalışmak ilgimi çekiyordu. Sonuçta oraya gitmek, hayatımda verdiğim en doğru karardı. Gerçekten de heyecan verici, büyüleyici bir deneyimdi."
Levi Strauss’un izinden giderek büyük soruya yanıt ararken
Şimdi Sri Lanka’ya doğru yola çıkmadan önce yazının bu bölümünde teorik bir parantez açmak durumundayız. Çünkü onun hayat öyküsüne ve akademik serüvenine yön veren entelektüel dürtüyü tetikleyen büyük soruyu da aydınlatmamız gerekiyor. Nur Yalman’ı sosyal antropolog olarak anlayabilmemizin anahtarı bu sorunun yanıtında yatıyor.
Cambridge mezunu genç sosyal antropolog Sri Lanka’daki Budist köylerinde ne yapmak istiyordu?
Nur Yalman’ın doktora tezi ve sonrasında zihnini en çok meşgul eden konu, geleneksel toplumlarda kolektif bilincin nasıl şekillendiği ve nasıl işlediğinin çözümlenmesiydi. Doktora danışmanı Prof. Edmund Leach ile birlikte çalışırken 20’inci yüzyılın en önemli Fransız sosyal antropoloğu ve “yapısalcılık” okulunun kurucusu Claude Levi-Strauss’un düşüncelerinden hareket etmişlerdir.
Claude Lévi-Strauss, yalnızca sosyal antropoloji değil aynı zamanda felsefe, edebiyat gibi alanlardaki etkileriyle 20’inci yüzyılda Fransa’nın en önemli düşünürleri arasındadır. Öncülüğünü yaptığı yapısalcılık yaklaşımının temel tezi şudur: Farklı toplumların akrabalık, evlilik, dini ritüeller ve mitler gibi kurumları birbirinden farklı görünse de, bunların hepsinin altında insan zihninin ortak işleyişini yansıtan evrensel düzenler vardır.
Claude Levi-Strauss’un bu yaklaşımı, 20’inci yüzyılın ikinci yarısında sosyal antropolojiyi, özellikle Nur Yalman’ın da içinde yetiştiği Britanya ekolünü derinden etkilemiştir. Doktora çalışması büyük ölçüde bu kuramsal çerçevenin içinde şekillenmiştir.
Nur Yalman işte Claude Levi-Strauss’un sözünü ettiği bu ortak yapıları ortaya çıkarmak üzere yola koyulmuştur. Yine Cambridge mülakatında, saha araştırması için Sri Lanka’ya doğru hareket ederken ne yapmak istediğinin kavramsal çerçevesini yalın bir dille ifade ediyor.
Ona göre, Claude Levi-Strauss’un aradığı yanıt aslında modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Fransız düşünür Emile Durkheim’ın ortaya attığı “kolektif bilinç” kavramının bir devamıydı. Claude Levi-Strauss bu meseleyi toplumların dünyayı algılayışını, düşünce dünyasını yansıtan mitleri derinlemesine çözümleyerek anlamaya çalışmıştı. Buna karşılık Leach ve Yalman, aynı meseleye farklı bir yoldan yaklaşmayı denemişlerdir:
“Edmund Leach ile ben ise akrabalık sistemlerinin örgütlenişini ve yapısını inceleyerek, en azından akrabalık ilişkileri bakımından, bir toplumun düşünüş biçiminin ve bilincinin nasıl işlediğini, bu örgütlenmenin ardında düzenli bir ilke bulunup bulunmadığını anlayabileceğimizi düşündük. İlk adımımız buydu.”
‘Geleneksel toplumlar da insan zihni gibi örgütlenmiştir’
Sonradan Nur Yalman’ın karşısında beliren anlamlı bir durum şudur: Doktora tezini vermesinin ardından gittiği Hindistan'da bu ülkedeki akrabalık sistemlerini çalışmaya devam ederken, buradaki örüntülerin Sri Lanka’daki örüntülerle paralellik gösterdiğini fark etmiştir. Sri Lanka’daki tablo tek bir ülkeye özgü değildir. Bunun üzerine doktora tezini Hindistan’da karşılaştığı bulguları da dahil ederek yeniden yazıp kitap haline getirmiştir.
Cambridge mülakatındaki şu sözlerinde ‘teorik çerçeve’ ile sahadaki ‘pratik’ten gelen gözlemler bakın nasıl iç içe geçiyor:
“Birden fark ettim ki Sri Lanka'da batıdan doğuya doğru gözlemlediğim örüntülerle Güney Hindistan'da yine batıdan doğuya doğru gördüğüm örüntüler, kombinasyonlar ve permütasyonlardan oluşan bir kuramsal model içinde bir araya getirilebiliyordu. Entelektüel bakımdan bunun bugün de anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada gerçekten açıklayıcı bir şey var.
İnsan zihni matematik gibi karmaşık sistemleri kavrayabilecek biçimde örgütlenmiştir. Toplumların da, özellikle geleneksel ve köklü toplumların, kendi ilişkilerini benzer şekilde düzenledikleri açık. Belirli bir örüntü oluştururlar; ardından farklılıklarını ifade etmek isteyen bir sonraki grup bu örüntüyü küçük değişikliklerle yeniden düzenler. Dolayısıyla farklılaşma dediğimiz süreç, aslında örüntülerin dönüştürülmesi ve yeniden düzenlenmesinden ibarettir. Beni en çok heyecanlandıran ve üzerine yazmak istediğim konu da buydu.”
Nur Yalman'ın “heyecanlandıran” büyük sorunun altını çizdiğimize göre teorik parantezi kapatıp şimdi kendisinin Sri Lanka maceralarına geçebiliriz.
Sri Lanka’da dağ başındaki Budist köylerinde geçen üç yıl: Timsahlar, filler…
Nur Yalman, 1954 yılında Edmund Leach’in peşinden Sri Lanka’ya ayak basar. Başkent Kolombo’da külüstür bir Volkswagen satın alır. Saha çalışmaları sırasında kendisine destek olması, yemek pişirmesi için Sri Lankalı bir yardımcı tutarak yola koyulur. Haritadan iz sürerek hocası Leach’in kaldığı Pul Eliya köyünü bulur.
Köye girdiğinde Prof. Leach üzerinde kirli bir şort ve tişört ile karşısına çıkar. İçini badana yaparak eve çevirdiği küçük bir ahırda yaşamaktadır. Sürekli yağan yağmur nedeniyle ortalık su birikintileriyle dolu bir çamur deryasıdır.
Köyün bir de göleti vardır. Çocukluğunda, ilk gençliğinde İstanbul’un muhtelif kıyılarından denize girmeye alışık olan Nur Yalman, suyun kahverengi olduğu bu gölete atlayıp yüzmeye başlamaktan kendini alıkoyamaz. Prof. Leach’in ertesi günü köylülerin gölette bir timsah yakaladıklarını söylemesi buradaki renkli hayatından hep hatırladığı ve Cambridge mülakatında da kayda geçirdiği bir anısıdır.
Çevresine anlattığı en renkli anılarından bir diğeri de daha sonra yerleştiği köyde bir gece kulübesinde uyurken başına gelen hadiseye ilişkindir. Gece duyduğu seslerle birden uyanır ve başını kaldırdığında üstünde gökyüzünü görür. Kulübenin tepesini kaplayan saman örtü kaybolmuştur. Kendini dışarı attığında bir fil sürüsünün köyün içinden geçtiğini ve bir filin hortumuyla kulübesinin samanla kaplı çatısını yediğini anlayacaktır.
Nur Yalman, burada önce hocasının çalışma yöntemlerini öğrenir ve ardından kendi çalışmasına başlamak üzere bir araştırma sahası aramaya koyulur. Dış dünyaya kapalı, geleneksel toplumsal yapının işlediği bir yerleşim aramaktadır. Sri Lanka’nın iç bölgesinde Kandyan dağlık bölgesinde Talaphane bölgesindeki Teripe köyünü bulmak üzere yola çıkar. Arabasını dağ başında park edip iki saat süren bir yürüyüşten sonra bu köye gelir. Burası geçmişte suçluların sürgüne gönderildiği bir Budist köyüdür.
Bu köyü kendisine merkez üs seçerek, üç yıl süreyle Terutenne, Makulle, Qwata, Vilawa ve Galpitiya gibi çevre köylere giderek burada yaşayan insanların davranışlarını izler. Bu çalışmaları sırasında Sinhala (Seylanca) dilini de öğrenir. Çok yaygın olan sıtmaya karşı ilaç olarak Paludrine alır. “Sıtma ciddi bir sorundu. Hepimiz Paludrin alırdık. Çok şanslıyım. Hiç yakalanmadım” diye anlatıyor mülakatında.
‘Kutsal incir ağacının altında’
Nur Yalman’ın saha çalışması yaptığı köylerde yaşayan insanlar çoğunlukla Sinhala kökenliydiler ve Budizmin Theravada koluna bağlıydılar. Budizm inancıyla birlikte, çok daha öncesine uzanan gelenekler, yerel inançlar da kaybolmuş değildi bu insanlar arasında. Budizmin eşitlikçi felsefesine rağmen kast sistemi hala yürürlükteydi. Budist rahiplerle önceden gelen yerel ritüelleri yaşatan temsilcilerin iç içe geçtiği çoklu bir dini yapı söz konusuydu. Yalman işte bu karmaşık yapı içinde akrabalık ilişkilerinin işleyişi ile kast sistemini inceleyecek ve bir dizi bulguya ulaşacaktı.
Nur Yalman, bu tespitleri üzerinden kaleme aldığı teziyle Cambridge’de doktorasını verdi. Daha sonra bu tezini Hindistan’daki saha çalışmalarının tespitleriyle birleştirerek yeniden yazıp 1967 yılında “Bo Ağacının Altında: Seylan’ın İç Kesimlerinde Kast, Akrabalık ve Evlilik İlişkileri” başlığıyla kitap formatında yayımladı.
Adını Budizm inancında kutsal bir ağaç olan Bo’dan (Kutsal incir/ Ficus religiosa) alan bu kitap, bugün de sosyal antropoloji alanında önemli bir referans eser olarak kabul ediliyor.
Genelkurmay’da askerlik görevi, 27 Mayıs darbesi ve DPT’nin kuruluşu
Yaklaşık üç yılını geçirdiği Sri Lanka dönüşü Cambridge’de doktorasını verir ve antropoloji bölümünün bulunduğu Peterhouse’un akademik kadrosuna kabul edilir. Akademik kariyeri artık kuvvetli bir yörüngeye girmiş bulunmaktadır. Ancak kendisini Türkiye’de önemli bir görev beklemektedir: askerlik hizmeti…
Nur Yalman’ı 1959 yılından itibaren Ankara’da yedek subay olarak görüyoruz. Bu görevinin önemli bir bölümünü Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nda yapmıştır. Kendisini asker ocağında ülkenin dört bir tarafından gelmiş farklı etnik kökenden insanlarla çevrelendiği bir ortamda bulmuştur.
Yıllar sonra bu ortamı aktarırken şunları söylüyor: “Aslında Seylan'da yürüttüğüm saha çalışmasının ardından, bu da Türkiye'de gerçekleştirdiğim ikinci bir saha çalışması gibi oldu benim açımdan. Askerlik hizmetim boyunca Kürtler, Araplar, Türkiye'nin kuzeyinden çeşitli Türk toplulukları, Gürcüler ve daha birçok grupla son derece yakın bir ortamı paylaşma fırsatı buldum. Son derece ilginç, etkileyici bir tecrübe oldu.”
Ama asıl önemli tecrübesi, 27 Mayıs darbesine ordunun içinden tanıklık etmesi olacaktır. O dönemi anlatırken “Ankara’daki Genelkurmay Karargâhı’nda, çevremdeki subayların bu olay karşısında büyük bir heyecan duymalarına tanıklık etmek, bütün ülke açısından son derece derin sonuçlar doğuran bu gelişmeleri çok yakından izlemek benim için çok önemli bir tecrübe oldu” diye konuşuyor.
Yine Cambridge mülakatından dönemin Cumhurbaşkanı ve Milli Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’in de kendisinden haberdar olduğunu ve tanışmak için Çankaya Köşkü’ne çağırdığını öğreniyoruz. Gürsel, Yalman’a Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşunda görev almasını önermiştir.
Aslında 27 Mayıs darbesi Nur Yalman’ın askerlik görevinin uzamasına yol açmıştır. Çünkü Milli Birlik Komitesi ihtiyaç duyulan alanlarda yedek subayların görev sürelerini altı aylığına uzatmıştır. Bu dönemi DPT’nin kuruluşunda görev alarak ve o tarihlerde yeni kurulmuş olan ODTÜ’de ders vererek geçirir.
Nur Yalman’ın askerlik görevi 1960 sonunda bittiğinde DPT’deki görevine devam edebilecek durumdaydı. Britanya’da akademik kariyere devam etmeyi tercih etmiştir. Bu yol ayrımında verdiği kararı şöyle anlatıyor:
“O çizgide kalsaydım kaçınılmaz olarak siyasetin içine giderek daha fazla çekilecektim; askerî siyasetin içinde yer alma düşüncesi ise hiç hoşuma gitmiyordu. Bunun doğuracağı sonuçları da uygun bulmuyordum”
Askerlik sonrası istikamet yeni kıta, California…
DPT’deki arkadaşlarına veda ederek Cambridge Peterhouse’taki akademik dünyasına döner. Ancak hayatın akışı onu doktorasını verdiği Cambridge yerine bu kez Atlantik ötesine doğru taşıyacaktır.
Mentoru Prof. Leach, bu sırada bir yıllığına ABD’nin California eyaletindeki Stanford Üniversitesi’ne, buradaki prestijli ‘Davranış Bilimleri İleri Araştırmalar Merkezi’nde (Center for Advanced Study in the Behavioral Sciences) gidecektir. 1961-62 döneminde yanına gelmesi için Nur Yalman’a da teklif yapar. Tereddütsüz kabul eder. Cambridge’den sonra California’nın ılıman iklimi ve rahat yaşam tarzı ile bambaşka bir dünyanın içinde bulur kendisini.
Bulunduğu merkez bugün ABD’nin teknoloji devlerinin bulunduğu Palo Alto’dadır. Yirminci yüzyılda dilbilimde yapısalcılığın dünya çapında en önemli otoritelerinden biri kabul edilen Rus bilim adamı Prof. Roman Jakobson’un Harvard’dan geçici olarak bir süreliğine buraya gelmiş olması da ona yeni pencereler açacaktır. Leach ve Jakobson’la özellikle dilin sembolizmi üzerine yaptıkları uzun sohbetleri heyecanla hatırlıyor söz konusu mülakatında.
1961-1962 zaman kesitinde yaşadığı California bir geçiş dönemi olmuştur Nur Yalman açısından. Buradayken bu kez ABD’nin bir başka saygın eğitim kurumu Chicago Üniversitesi’nden gelen bir teklif akademik yolculuğunun seyrini köklü bir şekilde değiştirecektir. Bu üniversite, kendisine altı ay üniversitede ders vereceği, altı ay ise araştırmalarını yapabilmesi için tümüyle serbest kalacağı son derece cazip bir teklifle gelir.
Bu teklifi kabul etmesi Cambridge’de ilk günden itibaren mentoru olan ve önünü açan Prof. Edmund Leach ile yollarının artık ayrılması anlamına gelmektedir. Nur Yalman, bu kararı alırken Leach ile birlikte çalışmayacağı için “üzüntü duyduğunu vurgulamak istiyor. “Edmund, Chicago’ya gitme kararımı buruk bir şekilde karşıladı. Çünkü Cambridge’de birlikte çalışmamızı istiyordu” diye konuşuyor.
Chicago Üniversitesi yılları, Prof. Halil İnalcık’a davet
Otuzlu yaşlarına denk gelen 1962-72 yılları arasındaki on yıl Nur Yalman’ın Chicago Üniversitesi'nde hocalık dönemidir. Burada 1968-72 arasında dört yıl süreyle Orta Doğu Merkezi'nin direktörlüğü görevini de üstlenir.
Mülakatında o dönemi anlatırken ünlü Osmanlı tarihçisi Prof. Halil İnalcık, Osmanlı Edebiyatı ve Türkoloji alanında büyük otorite Prof. Fahir İz'i ve Orta Asya Türkleri üzerine önemli bir uzman olan Prof. Alexandre Bennigsen gibi isimleri Chicago Üniversitesi kadrosuna bu görevi sırasında kendisinin kazandırdığını söylüyor.
Chicago Üniversitesi yılları Asya’yla ilgisinin Sri Lanka'nın yanı sıra Hindistan, Endonezya ve Japonya'ya da yöneldiği, bir yandan da Türkiye ve İran üzerinde de çalışmalar yaptığı bir dönemdir. Yılın yarısında zamanın kendisine ait olması Türkiye'nin yanı sıra bu ülkelere yaptığı seyahatlerle hem Orta Doğu’yu hem de Uzak Doğu'yu daha yakından tanımasını mümkün kılar.
Doğu Anadolu’da toprak anlaşmazlıkları üzerine saha çalışması
Kariyerindeki ilginç bir nokta Chicago'daki ilk döneminde Türkiye'de Mardin ve Diyarbakır'da arazi anlaşmazlıkları hakkında bir saha çalışması yürütmüş olmasıdır. Özellikle DPT'de çalıştığı sırada toprak reformu üzerinde yürütülen yoğun tartışmaların kendisini sonradan bu başlığa yönelttiği tahmin edilebilir.
Bu çalışmasının 1966 yılında teksir olarak basılmış bir kopyasının bulunduğu ve çok sınırlı bir şekilde dağıtıldığı anlaşılıyor. Bu çalışmanın akademik bir yayında çıkması ise 1971 yılını bulacaktır. Söz konusu yayın ABD’de 20’inci yüzyılda İslam araştırmalarının kurucu isimlerinden biri olan Prof. Gustave E. von Grunebaum’a “Armağan” olarak çıkartılan ve Illinois Üniversitesi Yayınları’nın bastığı “İslam ve Kültürel Farklılaşması” kitabıdır.
Nur Yalman’ın bu çalışması ardından Türkiye'de toprak reformu sorununu konu alan birçok araştırmada sıkça atıf yapılan bir metin olacaktır.
Çalışmanın önemi, Nur Yalman’ın toprak reformu konusunu alışılagelmiş feodalite-modernleşme çatışması şablonu üzerinden değerlendirmemesi, bunun tam tersi doğrultuda tezler ortaya atmış olmasıdır.
Ona göre Türkiye'nin modernleşme süreci toprak ağalarının gücünü azaltmamıştır. Geleneksel elitler ve toprak ağaları, Cumhuriyet ile gelen modern kurumları, yeni yasaları, bürokrasiyi ve tarım teknolojisini güçlerini korumak için kullanmışlardır. Bir başka deyişle, modernleşme gerçeklikte yerel elitlerin işine yaramıştır.
Bu çalışması, Nur Yalman’ın Sri Lanka’da daha çok geleneksel yapılar içindeki akrabalık ilişkileri ve kast sistemine odaklandığı çalışmalarından çok daha farklı alanlara açılmakta olduğunu gösteriyordu.
Bu yönelişini teyit eden yine bu dönemden dikkat çekici bir çalışmasına daha değinelim: 1969 yılında ‘European Journal of Sociology’de yayınlanan “Doğu Anadolu’da İslam’da Reform ve Mistik Gelenek” başlıklı makalesi… Nur Yalman’ın bir akademik konferansa sunduğu tebliğin genişletilmiş versiyonu olan bu metinde Malatya Elbistan’daki bir Kürt Alevi köyünde yaptığı saha çalışması önemli bir yer tutuyor.
Chicago’dan Harvard’a doğru
Nur Yalman’ın akademik yolculuğu 1972 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Harvard'dan aldığı bir teklifle yeni bir güzergaha yönelecektir. Chicago’yu bırakıp ABD’nin doğu kıyısında Boston’daki Harvard’a geçişini anlatırken, yüzünde tebessüm ifadesiyle "Ben deniz insanıyım. Chicago'da Michigan Gölü beni pek cezbetmedi" diye konuşması, kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olan ince mizah anlayışını da dışa vuruyor.
1972 yılında Chicago Üniversitesi’den Harvard’a katılmasıyla başlayan ve geçen Haziran ayı başındaki vefatına kadar geçen 54 yıl Nur Yalman’ın isminin bu üniversite ile özdeşleştiği bir dönemdir. Bu zaman zarfında 2006 yılına kadar hoca olarak ders vermiş, seminerler yönetmiş; aktif hocalığı bıraktıktan sonra da kendisine verilen ‘Emeritus Profesör’ (Onursal Profesör) statüsü ve aynı zamanda ‘Harvard Society of Fellows’ üyesi olarak Harvard sistemi içinde kalmıştır.
42 yaşında Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisine seçilmek
Bu noktada Nur Yalman’ın akademik kariyerinde oldukça genç bir yaşında gelen kayda değer bir başarının da altını çizmeliyiz. Yalman Harvard’a katıldıktan bir yıl sonra 1973 yılında ABD’nin en köklü ve en saygın bilim müesseselerinden biri olan Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisi'ne üye seçilmiştir.
Bu kuruma bu kadar genç bir yaşta seçilebilmiş olması, aslında Nur Yalman’ın kariyerinin ilk dönemindeki çalışmalarının ABD akademik dünyasında ne kadar önemli bir etki yarattığını göstermesi bakımından yeteri kadar fikir vericidir.
Harvard’ın en seçkin topluluğu ‘Society of Fellows’ üyeliği
Burada altı çizilmesi gereken bir nokta, 1993 yılında Harvard’ın tümüyle kendine özgü bir akademik geleneğini temsil eden “Harvard Society of Fellows” isimli seçkin camiaya “kıdemli üye” (senior fellow) olarak seçilmiş olmasıdır.
Bu topluluk iki kanattan oluşuyor Birinci grupta Harvard’ın en seçkin öğretim üyeleri arasından seçilen 12 “kıdemli üye” (senior fellows) yer alıyor. Her biri farklı akademik disiplinlerden geliyor.
İkinci grupta ise ABD ya da dışında doktora-doktora sonrası çalışma yapmakta olan ve “istisnai gelecek vaat eden” görece genç akademisyenler arasından üç yıllığına bu programa seçilen “Junior Fellows” (Genç Üyeler) yer alıyor.
“Society of Fellows” kıdemli üyelerin genç üyeler ile birebir ilgilendikleri özel bir programdır. Kurul üyeleri düzenli bir şekilde seçilmiş bu üstün nitelikli genç üyelerle buluşarak, yemekler yiyerek hem kendi uzmanlık alanlarında, hem de hayat ve her şey hakkında konuşmaktadırlar. Bu topluluğun akademik yetkinliği gözetme hedefinin yanı sıra Harvard’ın insan kaynakları politikası çerçevesinde hoca seçiminde kullandığı bir sistem olarak işlediği de düşünülebilir.
Nur Yalman, 2023 yılına kadar, yani 92 yaşına kadar bu camiada kıdemli üye görevini sürdürmüştür. Ölümünden sonra Harvard’da yalnızca on yıllarca görev yaptığı antropoloji bölümü değil, “Society of Fellows” da kendisinin ardından özel bir mesaj yayınlamıştır.
Bu topluluğun başkanı, ABD’nin tanınmış anayasa hukukçularından Prof. Noah Feldman, Nur Yalman için şunları yazmış:
"Nur, hem ‘Society of Fellows’ içinde hem de onun ötesindeki dünyada parlak ve derin etkiler bırakmış bir isimdi. Society'nin tarihinde antropoloji alanında uzmanlaşmış tek kıdemli üye olarak, kendine özgü kozmopolit etik anlayışını yazılarında ve hocalığında olduğu kadar sohbetlerinde ve yaşam tarzında da yansıtıyordu. Nur'un Society'ye katkılarını ölçmek mümkün değildir. Ancak hepimiz onun derinliği, bilgeliği ve bizlere, projelerimize ve yaşamlarımıza gösterdiği özenle karşılaşma ayrıcalığını yaşamış olan kişiler olarak bu katkıyı hissedebiliriz."
Coğrafi çeşitlilik disiplinler arası yaklaşım Freud ile birleşince
Ardından kaleme alınan bir anma yazısındaki “kozmopolitlik” vurgusu aslında Nur Yalman’ın akademik kimliğinin öne çıkan hasletlerinden biridir. Bu hasletini çalışmalarında odaklandığı ülkelerin coğrafi çeşitliliğinde de görebiliriz. Farklı ülkeler, milletler, topluluklar, kültürler, kimlikler ve bunların karşılıklı etkileşimi, hiçbir zaman tükenmeyen bir merakla ilgilendiği, araştırdığı bir alan olmuştur.
Sadece coğrafi anlamda değil ama yöneldiği disiplinler açısından da bir çeşitlilik söz konusudur. Hiçbir zaman tek bir disiplinin kalıplarına sıkışmak istememiştir. Sosyal antropolojiye de çok farklı disiplinler üzerinden yaklaşmış, sürekli bu yönde sentez arayışları içinde olmuştur.
Antropolog olarak akademik kariyerinin muhasebesini de yaptığı ünlü Cambridge mülakatının final bölümünde antropolojinin geleceğinden söz ederken Freud’dan da söz etmesi tipik bir Nur Yalman yaklaşımıdır. Cambridge mülakatında kendisine “Kameraya söylemek istediğiniz bir şey var mı” diye sorulduğunda sözü Freud’a getiriyor:
“Sanırım rasyonellik ile irrasyonellik arasındaki sorun çalışmalarımızın büyük bir bölümünün anahtarını oluşturuyor. Ben özellikle bilincimizin akılcı, düzenli ve örgütlü yönleri ile Freud'un sözünü ettiği o ‘karanlık güçler’ arasındaki ilişkiyle çok yakından ilgileniyorum. Kanımca hala bu meselelerle uğraşıyoruz. Elbette bunun siyasetle ilgili bir boyutu da var. Ancak özellikle kolektif bilincin doğası ve onun içsel yapılanmasının niteliği, gelecekte de önümüzde duran önemli bir entelektüel sınama olmayı sürdürüyor.”
Nur Yalman, böylelikle Freud’un psikanalizinde geniş bir yer tutan insan iç dünyasındaki irrasyonel ve bilinçdışı güçlerin bütününü “karanlık güçler” diye niteliyor. Bu çerçevede ve sosyal antropolojinin geleceğindeki en önemli meydan okumayı, bu bilinçdışı dürtülerin toplumsal davranışlardaki yansımalarını anlamak şeklinde ortaya koyuyor.
Bir ayağı Uzak Doğu diğer ayağı Orta Doğu’da…
Bu sözlerinin de gösterdiği gibi, sosyal antropolojiye bakışı disiplin anlamında da her zaman karşılaştırmalı bir metodolojiyi yansıtır. Bu çok yönlülük, entelektüel zenginlik makalelerine, derslerine, seminerlerine geniş bir şekilde yansımıştır. “Çeşitlilik” Nur Yalman’ın akademisyen ve entelektüel kimliğinin en temel hasletlerinden biridir.
Kendisini her zaman, örneğin Koç Üniversitesi mezuniyet konuşmalarında “Harvard Sosyal Antropoloji ve Doğu Asya Medeniyetleri Profesörü” olarak tanımlamıştır. Ama Harvard yıllarında kullandığı bir kartvizitte “Antropoloji Profesörü ve Orta Doğu Komitesi Başkanı” kimliğiyle de belirebiliyor. Bir ayağı Uzak Asya’da, diğer ayağı Orta Doğu’dadır. ABD’de akademik dünyanın kendisine bakışını anlatırken de “Zaten beni tam olarak nereye koyacaklarını bilemediler” diye konuşuyor.
Yapısal antropolojiden karşılaştırmalı din alanına, İslam, Budizm, Hindu dinlerine, ülke olarak Sri Lanka’dan Hindistan’a, Japonya’ya, oradan Türkiye, İran ve Mısır’a kadar birçok alana girmiştir. Ve zaman içinde modernleşme, din-modernleşme ilişkisi, kültürel değişim en çok yoğunlaştığı başlıklar olmuştur.
Harvard’da lisans düzeyinde verdiği “Din ve Modernleşme: Kültürel Devrimler ve Sekülerizm” dersinin Harvard’da çok revaçta olan derslerinden biri olması şaşırtıcı değildir. Bu dersinde din ile modernleşme arasındaki ilişkiyi Fransa, Rusya, Türkiye, İran, Hindistan ve Sri Lanka örnekleri üzerinden karşılaştırmalı bir şekilde inceliyordu. “Bugünün Ortadoğusu'nda Düşünce ve Değişim” yine öğrencilerin büyük ilgisini gören marka derslerinden biriydi.
“Yapısalcılık ve Antropoloji”, “Akrabalık Üzerine Seminer”, “Antropolojik Düşüncenin Başlıca Akımları” gibi ders ve seminerleri ise doğrudan antropolojinin alanına giren dersleriydi.
Burada vurgulamamız gereken kritik bir konu var. Prof. Yalman özellikle “Bo Ağacının Altında” kitabı hariç tutulursa, kapsamlı kitaplar yazmak yerine önde gelen akademik dergilerde ilgi duyduğu alanlarda bu çeşitliliği yansıtan çok sayıda makale yayımlamayı tercih etmiştir.
Prof. İlter Turan: ‘Eserlerinin türkçeye kazandırılması gerekiyor’
Ne yazık ki bu yayınlarının kapsamlı bir bibliyografyası bulunmuyor. Doğrudan Türkiye’yi konu alan sınırlı sayıdaki makaleleri de dahil, bu yayınların ve ayrıca verdiği konferansların metinlerinin Türkçe yayınlanmamış olması da önemli bir eksikliktir.
Buna paralel bir şekilde üzerinde durmamız gereken bir nokta, Nur Yalman’ın uluslararası alandaki bilinirliğine karşılık Türkiye’de akademik çevrelerde ve kamuoyunda yeteri ölçüde tanınmamasıdır. Bilgi Üniversitesi uluslararası ilişkiler emeritus profesörü İlter Turan’a göre bunun temel nedeni, “Nur Yalman’ın Amerikan akademisi içinde bir yer edinmeyi tercih etmiş olmasıdır.”
Prof. Turan, “Amerikan akademisi içindeki başarı kıstası da etkili dergilerde yayın yapmak ve bu dergilerdeki makalelerde atıf alabilmektir. Dolayısıyla Türkiye’yi esas alan çalışmalarının sınırlı kalması şaşırtıcı olmamalıdır” diye konuşuyor.
“Bununla birlikte” diye ekleyerek şu ihtiyaca da dikkat çekiyor Prof. Turan: “Bu kadar dünya çapında temayüz etmiş bir sosyal antropoloğun eserlerinin Türkçeye kazandırılması hepimizin kazancı olacaktır.”
Koç Üniversitesi mütevelli heyet üyeliği
Nur Yalman’ın Harvard Üniversitesi’ndeki fiili öğretim üyeliği 75 yaşına geldiğinde 2006 yılında son bulur. Buna karşılık kendisine Harvard tarafından ‘Emeritus Profesör’ statüsü verildiği için okulun akademik kadrosu içinde kalırken, “Harvard Society of Fellows” üyeliği de devam eder. Yılın belli bir bölümünü yine Harvard’da geçirir.
Öte yandan 2006 sonrası Türkiye’de daha çok zaman geçirmeye başladığı bir dönemdir. Yaşamının bu evresinde Türkiye’deki muhtelif eğitim kurumlarına mütevelli heyet üyesi olarak yaptığı katkılar ön plana çıkar. Daha önceden on yıla yakın bir süre Robert Kolej mütevelli heyetinde görev yapmış, sonrasında bu görevini de ‘emeritus’ statüsünde sürdürmüştür. Ayrıca Hisar Eğitim Kurumları’nda hem kurucu hem de mütevelli olarak görev almıştır.
Ancak bir mütevelli olarak yaptığı mesai içinde Koç Üniversitesi’nin kendisi açısından çok özel bir yeri var. Nur Yalman bu üniversitenin mütevelli heyeti başkanlığını 2019 yılında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’tan devralır ve bu görevini kendi isteğiyle geçen yıl ekim ayında ayrılmasına kadar sürdürür.
Bu unvanıyla Koç Üniversitesi’nin mezuniyet törenlerinde yaptığı hitaplar onun bu dönemde en sevdiği görevlerinden biridir. Konuşmasını yapmak üzere sahneye geldiğinde o an yaşadığı coşku, duyduğu mutluluk belirgin bir şekilde kürsüden yayılır. Bir keresinde kürsüye geldiğinde arkasında oturan akademik kadroya dönerek bir kişiye eliyle öpücük gönderir. “Gönderdiğim öpücük kızıma” der ardından. Koç Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan sanat tarihçisi Dr. Suzan Yalman’dan başkası değildir bu mesajın adresi.
En son mezuniyet konuşmasındaki Atatürk ve cumhuriyet vurguları
Nur Yalman’ın en son hitabını geçen yaz 28 Haziran 2025 tarihinde Koç Üniversitesi’nin 31’inci mezuniyet töreninde yapmıştır. Bu konuşma da, öncekiler gibi, onun duyarlı bir vatandaş ve aydın kimliğiyle ömrünün son evresinde temel değerlerini, dünyaya, Türkiye’ye, Cumhuriyet’e bakışını anlattığı bir metin olarak görülebilir.
Bu hitabının kayda değer bir yönü, mezuniyet töreninin önemini Ortadoğu’daki sıcak savaş ortamı içinde değerlendirmesidir. Tören ABD ve İsrail’in İran’a ilk hava bombardımanının sürdüğü günlere rastlamıştır.
Konuşmasında Türkiye’nin çevresindeki savaş ortamına dikkat çekerek şöyle seslenir:
“Bu anın ne kadar kıymetli olduğunu, etrafımızda karanlık harp bulutları dolaşırken, korkunç bombalar patlarken biz ne büyük bir ayrıcalığın, ne büyük bir ülkenin parçası olduğumuzu hep hatırlayalım. Bugün bu güvenli kampusta bilimin ışığıyla donanarak geleceğimize rahat adımlarla yürüyorsak, bu hayatta ne kadar şanslı olduğumuzu unutmayalım. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının inancı, muazzam vizyonu, olağanüstü fedakarlığı bunu yarattı.”
Ve Cumhuriyet’e ve demokrasiye olan güvenini vurgular: “Cumhuriyet bize yalnızca bir yönetim biçimi değil, eşitliğe, özgürlüğe, bilime inanarak yürüyebileceğimiz yol sundu… Demokratik hak ve adalet temelli bir geleceği Atatürk’ün inancıyla nasıl olsa inşa edeceğiz. Bu andımızdır, bunu başaracağız.”
Mevlana ve Yunus Emre’ye hayranlıkla…
Son mezuniyet konuşmasında yaptığı muhasebede “İyi insan olma” düsturunun da ağırlık kazandığını görüyoruz. Öğrencilere “İyi insan olmaya gayret ediniz” diye sesleniyor. Bu çerçevede mutluluk-para ilişkisi üzerinde de duruyor: “Para tabii şart, gerekli ama paradan mutluluk gelmiyor. Mutluluk hakikaten iyilikten geliyor.”
Mevlana ve Yunus Emre’ye atıflar yaptığı “Türk hümanizması” yine Nur Yalman’ın bakışında önemli bir yer tutuyor:
“Bizim rengarenk, şanlı tarihimiz, derin kültürümüz, evrensel insani değerlerimiz dünyanın en görkemli medeniyetlerinden süzüle süzüle bugüne gelmiştir. Bu zenginliğimizin kökeninde sevgi, merhamet ve iyilik vardır. Sevgili Mevlana’mız, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin sözlerine kulak verin. Evrensel şairimiz Yunus Emre ne demiş, ne terennüm etmiş, iyi dinleyin. Dünyada eşi olmayan Türk hümanizmasını hiç hatırdan çıkarmayın. İnsaniyet duygusunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Çünkü hakikaten dünyada eşi yok. Bizim hümanizmimiz fevkalade yüksek.”
Sömürgeci ülkelerin boş laflarına itibar etmeyin
Bu arada yeri gelmişken, önceki mezuniyet töreni konuşmalarındaki önemli bir vurguyu da kısaca hatırlatalım. Akademik kariyerinin başlangıç dönemini ‘Üzerinde Güneş Batmayan Britanya İmparatorluğu’nun en köklü eğitim kurumlarından biri olan Cambridge’de, bir dönemini ise saha çalışması için imparatorluğun eski sömürgesi Sri Lanka’da geçirmiş sosyal antropoloji profesörünün sömürgeci ülkelere yönelik kullandığı keskin dil dikkat çekicidir:
“Bazı eski sömürgeci ve esir ticaretiyle zengin olmuş ülkelerin boş laflarına, geri kalmış ülkeler, gelişmemiş ülkeler masallarına itibar etmeyiniz. Onlar 19’uncu asır laflarıydı. Artık yepyeni bir dünyadayız. Bilhassa unutmayınız ki insaniyet, insan olma konusunda hiçbiri bizden üstün değildir.”
Genç mezunlara önemli bir öğüdü kendilerini çok kültürlü kozmopolit bir dünyaya hazırlamalarıdır:
“Farklı dilleri öğrenin. Farklı kültürlerle beraber yaşayacağız. Onları tanımaya açık olun, çünkü dünyamız çok küçülüyor. Sizlerin yaşamınız çok uluslu, çok kültürlü bir dünyayla iç içe olacak.”
Bir hayatın muhasebesinden öne çıkan öğütler
Bütün bu görüşleri onun dopdolu geçen hayatının sonunda yaptığı muhasebesinden damıttığı en özlü sonuçlardı. Son tahlilde iyi bir insan olmanın erdemi, insaniyet duygusunun yüceltilmesi, hümanizma düşüncesi her şeyin üzerine çıkıyordu.
Ve kendi ülkesinin geleceğine bakarken, konuşmayı yaptığı zaman kesitinde Ortadoğu coğrafyası savaşlarla kaplanırken Türkiye’nin bulunduğu bu bölgede kendisini bu kaostan ayrıştırabilmiş olmasını çok önemsiyordu. Cumhuriyet’in buradaki rolüne dönük kuvvetli vurgusu bu muhasebe içinde kuvvetli bir yer tutuyor. Bu sözlerin uzun yıllar Ortadoğu üzerine kafa yormuş bir bilim insanından gelmesi yaptığı değerlendirmeye ayrı bir değer katıyor.
Yakınlarının gözünden Nur Yalman
Şimdi de Nur Yalman’ın bir baba olarak portresine bakalım. Yalman’ın iki evliliğinden beş çocuğu vardı. İkinci eşinden olan Kerim Yalman, babasını şöyle tarif ediyor:
“Küçüklüğümde belki biraz da o dönemin çocuk yetiştirme tarzı içinde biraz mesafeli bir baba olarak durduysa da, sonradan yıllar içinde giderek yakınlaşan bir babaydı. Çocukluğumda hep birlikte spor yapardık. Onun babalığıyla ilgili söyleyeceğim en önemli nokta, çocuklarına her zaman sıcak bir şekilde sevgiyle yaklaşmasıydı. Örneğin kendisini aramayı iki hafta ihmal etsem de, hiçbir zaman bunu mesele yapmazdı. Telefonda konuşmasına her zamanki gibi olumlu bir enerji yayarak başlardı. Bir de bizlere gittiği yerlerden kartpostal atar, küçük egzotik hediyeler getirmeyi severdi”
Halen TATKO A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanlığı görevini de yürüten Kerim Yalman’ın özellikle dikkat çektiği bir nokta, babasının son döneminde sağlık sorunlarını çocuklarına mümkün olduğu kadar yansıtmamaya çalışmasıydı. Hatta ölümünden kısa bir süre önce evde düştüğünü bile saklamıştı onlardan.
Hayatını paylaştığı insanların sıcak vedaları
Ve hayatını paylaştığı insanlar da olabilecek en sıcak mesajlarla onu uğurladılar. Örneğin, ölümünden sonra Hürriyet gazetesinde kendisiyle ilgili çıkan vefat ilanları arasında Türkiye’de yaşayan ve üç çocuğunun annesi olan ikinci eşi Shirley Yalman’ın kısa ve özlü bir mesajı göze çarptı:
“Canım Dostum, seni hep özleyeceğim, sevgiyle Shirley Yalman “
Uzun yıllardır hayat arkadaşı olan Japonya uzmanı ABD’li sosyal antropolog Dr. Rosemarie Bernard da Sözcü’de yayımlanan “Sevgili Nur Yalman’ın Anısına” başlıklı taziye metninde şunları yazacaktı:
“Benim için tanıdığım en nazik, en cömert, en meraklı insandı. Hayata her zaman açık fikirli, içten ve sevgi dolu bir kalple, etrafındaki dünyaya hiç tükenmeyen bir merakla yaklaşırdı. İster antropoloji, tarih, siyaset ya da edebiyat üzerine konuşuyor olsun, ister dostlarıyla bir sofrayı paylaşıyor olsun, her ana aynı coşkuyu, bilgeliği ve yaşam sevincini taşırdı. Öğrencileri, meslektaşları, dostları ve ailesi aracılığıyla dünyanın dört bir yanında dokunduğu hayatlarda yaşamaya devam eden mirasının varlığını bilmek beni teselli ediyor.”
Asya antropolojisinde yaşayan bir miras
Nur Yalman’ın vefatının ardından geride bıraktığı akademik miras, onu tanımış birçok sosyal antropoloğun kaleme aldığı anma metinlerine de konu oldu. Kendisinin 1960’lı yıllarda Chicago Üniversitesi’nde öğrencisi olan ve hocası gibi Sri Lanka üzerine çalışmaları bulunan Colorado Üniversitesi’nin onursal sosyal antropoloji profesörü Dennis McGilvray bunlardan biriydi.
“Yalman'ın araştırmaları, yerel etnik ve dini topluluklar arasındaki benzerlikleri karşılaştırmalı bir bakışla analiz etmedeki üstün yeteneği sayesinde, günümüze kadar Sri Lanka ve Güney Asya antropolojisi üzerinde etkisini sürdürmüştür” diye yazıyor Prof. McGilvray anma metninde.
ABD’li akademisyen, Yalman’ın bilim dünyasındaki ününü Under the Bo Tree adlı kitabıyla kazandığını hatırlatarak, “Bu çalışma, Claude Levi-Strauss ve Louis Dumont gibi Fransız yapısalcılarının düşüncelerini, Sri Lanka'daki Sinhalalı ve Tamil toplulukları üzerine yaptığı etnografik saha araştırması verilerine ilk kez uygulaması bakımından öncü bir eser niteliği taşımaktadır” diye ekliyor.
Sri Lankalı akademisyenin vefası
Nur Yalman’ın ardından kaleme alınan anlamlı bir anma yazısı Sri Lanka’dan geldi. Bu ülkedeki Jaffna Üniversitesi’nin Sosyoloji Bölümü hocalarından Dr. Bahirathy Jeeweshwara Rasanen, yazısında bundan on yıl önce Yalman'ın üniversitenin bu bölümüne yaptığı ziyareti hatırlatıyor, kendisinin “insana sıcaklık hissettiren, sakin ve alçakgönüllü duruşunu” vurguluyor.
“Bu ziyaret sırasında dikkatle not ettiği noktalardan biri ‘Under the Bo Tree’ adlı kitabının lisans öğrencilerimiz için hâlâ temel başvuru kaynaklarından biri olarak okutulmakta oluşuydu” diye yazıyor Sri Lankalı akademisyen.
Dr. Rasanen’e göre, “Yalman sıradan bir antropolog değildi. Nadir rastlanan bir alçakgönüllülük ve kavrayışla kültürler arasında doğal bir rahatlıkla dolaşabiliyor, ‘evrensel insanlık tasavvuru’ diye tanımlanabilecek, 21. yüzyıla özgü evrensel hümanist bir vizyonu temsil ediyordu. Etkisi Güney Asya'dan Ortadoğu'ya kadar uzanıyordu.”
Dr. Rasanen, “Bu anlayış, samimi bir antropolojinin barış inşasında işlev görebileceğinin de ifadesidir. Çünkü antropoloji çatışmaların kök nedenlerini ortaya çıkarır, sesi bastırılmış insanlara söz hakkı verir ve birlikte yaşamanın imkânlarını yeniden düşünmemize yardımcı olur” diye yazıyor Prof. Yalman’ın ardından.
Prof. Hann: ‘Onda bir Osmanlı efendisinin sessiz otoritesi vardı’
Nur Yalman hakkında en ayrıntılı veda yazılarından biri de Almanya’nın alanında en seçkin araştırma kurumu olarak kabul edilen Max Planck Sosyal Antropoloji Enstitüsü Onursal Direktörü Prof. Chris Hann’dan geldi.
Britanyalı akademisyen, Birleşik Krallık’ın en eski antropoloji kurumu olan Kraliyet Antropoloji Enstitüsü’nün yayın organı ‘Anthropology Today’ için kaleme aldığı yazısında, onu tanıyan pek çok insan gibi “alçak gönüllülüğünü” vurgulamayı ihmal etmedi. “İnce yapısı, alçakgönüllülüğü ve disiplinli yaşamıyla Nur Yalman, derin kültüre sahip bir Osmanlı efendisinin sessiz otoritesini taşıyordu” sözleriyle anlattı Nur Yalman’ı.
Prof. Hann’a göre, Nur Yalman’ın akademisyen olarak ayırt edici bir hasleti de, “kendi disiplinindeki gelip geçici kuramsal akımların üzerinde kalabilmek gibi doğal bir yeteneğe sahip olmasıydı.” Ayrıca, “Hocalarına ve meslektaşlarına daima sadık kaldı; kuşaklar boyunca öğrencileri için ise onları gözeten, ilham veren bir yol göstericiydi.”
Britanyalı akademisyen, Nur Yalman’ın üzerinde yeteri kadar durulmayan bir başka yönünü de kayda geçiriyor. Bu yönü, akademik çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda uluslararası kültürel diplomasi alanında da etkin bir rol üstlenmesiydi.
Nur Yalman, kültürlerarası anlayışı geliştirme amacıyla Doğu ve Güneydoğu Asya'ya çok sayıda ziyaret gerçekleştirmiş ve Japon Budist düşünür Daisaku Ikeda ile yıllara yayılan bir diyalog yürütmüştü. Bu diyalog, 2008 yılında ‘Barışa Giden Yol: Doğu ve Batı'dan Küresel Çözümler’ (Global solutions from East and West) başlıklı ortak kitabın yayımlanmasıyla sonuçlandı. Prof. Hann, “kayda değer bir çalışma” olarak nitelendiriyor bu kitabı.
En son Semerkant’ta Timur’un türbesini ziyaret etti
Nur Yalman’ın ölümüne giden süreci hazırlayan, 95’ine geldiği halde yaşının sınırlarına meydan okumasıydı belki de… Bir kere, 2000’li yılların başlarından itibaren böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi görmekteydi. Başlangıçta ilaç tedavisi yeterli olurken 2023 yılında dörtlü koroner baypas ameliyatı geçirmesi sonrasında düzenli olarak haftada bir diyalize girmesi gerekti.
Gelgelelim Nur Yalman hayatının temposunu bu sağlık sorunlarından etkilenmeden sürdürüyordu. Yaşamı boyunca kendisine çok iyi bakmış, spor yapmayı, egzersizi hiç aksatmamıştı. Her gün muhakkak yüzer, olmazsa bisiklete biner, yürür ama mutlaka hareket ederdi. Beslenmesine de özen gösterirdi. Akrabası Prof. Emre Gönensay “Ona hep, ‘sen kuş yemiyle besleniyorsun’ diye takılırdık” diye anlatıyor Yalman’ın ölçülü beslenme alışkanlığını.
Gezip yeni yerler görme, keşfetme merakı hiçbir zaman dinmemişti. Genç bir sosyal antropolog olarak 1954 yılında Sri Lanka ormanlarından içeri adım atan Nur Yalman’ın heyecanı ve maceraya açıklığı, 95 yaşına geldiğinde yerli yerinde duruyordu.
Ne var ki ne kadar dikkat ederse etsin, bedeni hiç tükenmeyen zihinsel enerjisinin artık gerisinde kalıyordu. Buna rağmen yaşadığı sağlık sorunları onu geçen mart ayında Mısır’a seyahate gitmekten alıkoyamadı. Bu ziyareti Kahire’ye bitişik Gize Piramitleri’nin yanı başında açılan ve 100 binden fazla eserin sergilendiği Büyük Mısır Müzesi’ni görmek için yapmıştı. Bu Kahire seyahatinde Memluklular ve Osmanlılar döneminden kalma camileri ve medreseleri de ziyaret etti.
Geçen nisan ayı sonunda diyaliz tedavisini de aksatma pahasına bu kez Özbekistan gezisine çıkarak eskiden beri hep görmek istediği Buhara ve Semerkant’a gitti. Son yıllarında erken dönem Türk tarihine merak salmıştı. Semerkant'taki Timur’un Türbesi (Gur-i Emir), hayatında gördüğü son tarihî mekânlardan biri oldu. Oğlu Kerim Yalman “Özbekistan gezisinden çok mutlu döndü. Çok etkilenmişti. Gittiği için hiçbir pişmanlığı yoktu” diye konuşuyor.
Dedesi Osman Tevfik Bey’in yanına giderken
Aldığı risk nedeniyle pişmanlığı yoktu. Ancak Özbekistan seyahati dönüşü sağlığı kötüleşme seyrine girdi. Geçen 15 Mayıs’ta Amerikan Hastanesi’nde kendisine zatürre teşhisi konması, geriye döndürülemeyecek sürecin başlangıcıydı. Nur Yalman 4 Haziran günü çoklu organ yetmezliği sonucu gözlerini kapadı.
Nur Yalman, 5 Haziran günü Feriköy Mezarlığı’nda Yalman ailesine ait kabristanda toprağa verildi. Bu kabir boyunca yükselen mermer kitabe duvarında ailenin birinci, ikinci ve üçüncü kuşaktan vefat etmiş fertlerinin isimleri ve doğum-ölüm tarihleri yazılı. İsimler kitabede dört sütun halinde sıralanmış. Her sütunda aşağı doğru dört isim bulunuyor.
En üstünde “YALMAN AİLESİ” yazan bu dikey mermer fon tek tek mezar taşlarının yerini alıyor. Öndeki büyük yekpare yatay mermer levhanın altında ise mezarlar bulunuyor.
Kitabede en sol üst köşede Osman Tevfik Bey’in (1864-1948), onun hemen yanındaki ikinci sütunun üstünde ise Ahmet Emin Yalman’ın (1888-1972) isimleri yazılı. Üçüncü sütunda aşağı doğru üçüncü sırada ise Osman Nur Yalman’ın ismi yer alıyor. Nigar Yalman’ın (1892-1959) ismini ise ilk sütunda Osman Tevfik Bey’in iki altında görüyoruz.
Nur Yalman, Cambridge mülakatında küçük bir çocukken dedesinin kucağına oturduğunu, büyük halası Nigar Hanım’ın kendisine gazete okumasını dinlediğini bütün canlılığıyla anlatıyordu. Okuduğu yazılar amcası Ahmet Emin’in makaleleriydi tabii ki…
Şimdi hepsi buluşmuştu.
Selanik Askeri Rüştiyesi’nin yazı hocası Osman Tevfik Bey, torununun yıllar sonra geride bu kadar güçlü bir miras bırakarak yanı başına gelmesinden iftihar etmiş olmalıydı.
Nur Yalman’ın da dedesine anlatacağı çok şey vardı.