İran’da yeni yıla girerken patlak veren ve kısa zamanda ülkenin pek çok köşesine yayılan kitlesel gösteriler ve İslamcı rejimin bu protestolara yönelik şiddetli müdahalesi, “İran Nereye Gidiyor?” sorusunu dünyanın gündemine yerleştirdi.
Rejimin orantısız güç kullanımının Batı basınına göre binlerce sivil kayba neden olduğu, morgların önündeki ceset torbaları görüntülerinin zihinlere kazındığı bu hadiseler karşısında gösterilecek tepki kritik bir sınama oluşturuyor. Bir kez daha uluslararası politikada değerler ile çıkarların çakıştığı sancılı bir alana giriyoruz.
Türkiye, komşusu İran’da yaşanan bu hadiseler karşısında nasıl bir tutum aldı? Ankara’nın tutumunun kamuoyunda en çok iz bırakan yönü, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen perşembe günü bir dış müdahaleye karşı olduklarını kuvvetli bir dille kayda geçirmesiydi.
Fidan’ın ABD ve İsrail’in müdahalesine itirazı Türkiye’nin resmi tutumu açısından meselenin yalnızca bir boyutunu oluşturuyor. Peki bunun ötesinde Ankara, yaklaşık 540 kilometre uzunluğunda bir sınır paylaştığı doğu komşusundaki kanlı olayları nasıl değerlendiriyor?
Bu kitlesel protestoları, yalnızca ekonomik nedenlerin belirleyici rol oynadığı, kendiliğinden ortaya çıkan bir huzursuzluğun dışavurumu olarak mı görüyor? Tahran’daki rejimin gösterilerin arkasında “yabancı parmağı” olduğu yolundaki tezlerine ne ölçüde itibar ediyor?
Soruları bir adım daha ileri götürelim. Ankara, İran yönetimine bu toplu kalkışma karşısında ne öneriyor? Şu soru da kritik: Rahatsızlıklarını duyurmak üzere sokaklara çıkan İran halkı, Türkiye’nin resmi düzeydeki tepkisinde kendileri açısından bir mesaj bulabilir mi?
Ve karşılaştırmalı bir soru: Türkiye’nin bu hadiselerle ilgili verdiği resmî tepki, Avrupa Birliği’nin, Avrupa ülkelerinin aldıkları tutumla kıyaslandığında nasıl bir tablo beliriyor?
Son bir nokta daha… Türkiye olaylar sürerken diplomasi kanallarında hangi faaliyetleri yürütüyor?
Bugünkü yazımızda açık kaynaklardan yola çıkarak bu sorulara yanıt vermeye çalışalım. Bunu yaparken özellikle iki önemli açıklamayı esas alacağız. Bunlardan birincisi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 9 Ocak tarihinde TRT Haber’de Rasim Kılıç’ın sorularını yanıtlarken bu konuda ilk kez ayrıntılı açıklamalarda bulunduğu mülakatı. İkincisi ise geçen perşembe günü İstanbul’daki basın toplantısı.
İşte sorular ve yanıtları:
1. Ankara’ya göre protestoların kaynağı sadece yaptırımlar mı?
Hakan Fidan’ın açıklamalarına göre, İran’daki protestoların ana kaynağını öncelikle bu ülkeye karşı başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler tarafından çok uzun bir zamandır uygulanan yaptırımların ülke ekonomisinde yaptığı tahribatta görmek gerekiyor. Ancak İran’ın söz konusu yaptırımları, “izlediği küresel ve bölgesel politikaların bedeli olarak ödediğini”, bu politikaların kendisine “uzun vadeli yaptırımlar olarak geri döndüğünü” belirtiyor. Bu çerçevede ekonomik yaptırımların kalkmasının da İran’ın politikalarını değiştirmesi gereğine bağlı olduğunu ifade ediyor.
Burada önemli bir nokta, Fidan’ın İran toplumuyla ilgili yaptığı şu tespittir:
“İran’ın çok dinamik, yani sofistike bir halkı var. Yani yaşam arzusu yüksek, hayata katılma dinamiği çok yüksek bir halkı var. Genç nüfusu çok fazla. Bunların hayattan beklentileri, gerçek hayatla olan ilişkileri, ekonomik imkân sahibi olma ile alakalı konular. Buralarda bu yaptırımlardan dolayı ciddi tıkanmalar olduğunu görüyoruz…” (TRT mülakatı)
Geçen perşembe günü de bu temayı hemen hemen aynı sözlerle tekrarlayarak, “(İran’ın) yaşama katılma arzusu son derece yüksek bir halkı var, sofistike. Şimdi bunları belli konulardan mahrum ettiğiniz zaman ortaya bu türden sıkıntılar çıkıyor” diye konuşmuştur.
Özetlersek, Fidan’ın bakışında yaptırımlar/ekonomik sorunlar döngüsü, bu kadar genç, dinamik, yaşam arzusu yüksek bir toplumun beklentilerinin karşılanamaması sonucunu doğuruyor.
2. Mahsa Amini olayına tepkiler bahane miydi?
Bakan olayları sıkça “yapısal nedenler” üzerinden izah ediyor. Bununla birlikte bu yapısal sorunların “çeşitli bahaneler” kullanılarak geniş katılımlı gösterilere dönüştüğünü ifade ediyor. Bu tür hadiselerin 2019 ve 2023’te de görüldüğünü, her 3–4 yılda bir “büyük çaplı gösterilerin” tekrarlandığını anlatıyor.
Altını çizmemiz gereken bir nokta, Fidan’ın 2023 yılında hicap kurallarına uygun giyinmediği için polis karakoluna götürülen ve burada hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ölümünden sonra meydana gelen olaylarla ilgili yaptığı tespittir.
Bakan bu konuda şunları söylüyor: “Diyelim çok lokal bir olay oluyor, Mahsa Amini olayında olduğu gibi. İşte bir gencimizin polis tarafından aldığı darbe sonucu öldürülmesi akabinde başlayan lokal olayların birdenbire halkın başka konulardaki memnuniyetsizliğinden dolayı daha geniş protestolara dönüştüğünü görebiliyoruz.”
Fidan’ın bu değerlendirmesinde, gösterilerin gençlerin yaşam tarzına dönük baskılar, özellikle kadınların zorunlu başörtüsü kurallarına karşı seslendirdikleri taleplere, özetle meselenin özgürlük boyutuna dönük spesifik bir vurgu yer almıyor. Olsa olsa, “gençlerin hayata katılma dinamiği”, “yüksek yaşam arzusu” gibi ifadelerin içinde meselenin bu boyutuna dolaylı atıflar okunabilir.
3.Huzursuzluğun rejime dönük ifadesi yok mu?
Burada Fidan’ın İran’a bakışını anlamamıza yardımcı olan tamamlayıcı bir nokta var. Ülkede yaşanan rahatsızlığı Batı’nın yaptırımlarının tetiklediği ekonomik sorunların bir uzantısı olarak gören Fidan, ortaya çıkan tabloyu toplumdaki bir rejim aleyhtarlığının dışavurumu şeklinde okumamak eğilimindedir.
Örneğin geçen perşembe günü basın toplantısındaki şu değerlendirmesi, konunun rejim boyutunu ikinci planda gördüğüne işaret ediyor:
“Burada şu karıştırılıyor: İnsanların karşılaştıkları ekonomik ve diğer güçlüklerle ilgili sıkıntıların, rejime karşı bir ideolojik başkaldırı gibi görünmesi... Aslında bu artık gri bir alan olmuş oluyor. Burada yakından baktığınız zaman çok fazla, dışarıdaki bazı İran düşmanı ülkelerin iştahını kabartacak bir durum yok, yani rejime düşmanlık açısından. Ama var olan politikaların ortaya koyduğu bu ekonomik zorluklar, bunun bir türlü izale edilememesi bir sıkıntı doğuruyor.”
Fidan’ın bu okumasına bakarsanız halkın çoğunluğu hâlâ rejimden yanadır.
4.İsrail’in parmağı var mı?
Şimdi meseleyi daha da karmaşık hale getiren bir alana giriyoruz. TRT’ye mülakatındaki şu sözlerine bakılırsa, Hakan Fidan “dış faktör”ün de İran’daki olayların gerisinde belli bir rol oynadığı kanaatindedir:
“Kendi sahici gerekçelerinden ve yapısal sorunlarından dolayı olan bu gösterilerin, aynı zamanda yurt dışından İran’ın rakipleri tarafından manipüle edildiği de ayrı bir gerçek. Böyle bir realite de var.”
Hemen İsrail faktörüne dikkat çekiyor Dışişleri Bakanı:
“Mossad bunu gizlemiyor. Kendi internet hesaplarından, twitter hesaplarından İran halkını ayaklanmaya çağırıyor, İran rejimine karşı… Sahici sıkıntıların olduğu, reaksiyona yol açtığı bir ortamda İsrail’in bunu değerlendirmeye çalıştığını görüyoruz.”
5. İslamcı rejim devrilir mi?
Açıklamalarının devamına bakılırsa Fidan buna ihtimal vermiyor:
“İsrail’in beklediği bir sonun olmayacağını kesinlikle görüyorum. İran halkı hangi konuya, kimin için ve ne kadar tepki koyacağını bilir.”
Burada dikkat çekici olan, Fidan’ın İran halkına atfettiği yüksek hasletlerdir. Bu noktada İsrail’in geçen ağustos ayında İran’a düzenlediği saldırılarda rejimin halkın yanında durduğunu vurguluyor:
“Fiilî saldırıda İran halkı başka bir tavır ortaya koydu, asil bir tavır ortaya koydu. Düşman saldırısı karşısında birleştiler, farklılıkları bir tarafa bıraktılar. ‘Gün bugündür, farklılıkları bir tarafa bırakacağız, imkânsızlıklarımızı bir tarafa bırakacağız, burada tek yumruk olacağız, direneceğiz’… Orada İsrail aradığını bulamadı.”
6. Rejim halkın mesajını ne kadar aldı?
Dışişleri Bakanı, İran halkının verdiği “çok güçlü mesajın” rejim tarafından “alındığı” kanaatindedir. “Rejimin ben bunu alacağından eminim” diye konuşuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yaptığı açıklamaları bu görüşüne dayanak olarak gösteriyor.
Bu bakıştaki tartışmalı bir durum, ılımlı bir çizgiyi temsil eden Pezeşkiyan’ın sınırlı yetkileriyle İran’daki başat aktör olmaması; ülke yönetiminde iplerin 87 yaşındaki dini lider Ali Hamaney ve ona bağlı grupların elinde bulunmasıdır. İran yönetiminde bazı aktörler halktan gelen mesajı alsalar bile, bu aktörlerin mesajın gereğini yerine getirecek siyasi güce, kurumsal kapasiteye, gerekli donanıma sahip olmadıkları bir sır değildir. Nitekim Hamaney de protestoları daha önceki yerleşmiş yöntemlere başvurarak olabilecek en sert şekilde bastırmıştır.
7. Fidan olayların büyümesini okuyamadı mı?
Bu arada, Fidan’ın ilk kez TRT’ye konuştuğu 9 Ocak tarihinde olayların niteliğine, boyutlarına ilişkin teşhisine de kısaca dikkat çekmeliyiz. Bakan, İran’daki olayların 3–4 yılda bir tekrarlama kalıbını anlatırken gösterileri fazla büyütmeme eğiliminde görünüyor:
“Mesela şimdiki gösteriler bir önceki gösterilerin seviyesinde değil. Onun çok daha altında.”
Buna karşılık bugünden geriye dönük bakıldığında, Fidan’ın bu tespiti yaptığı sırada İran’daki olayların en yüksek seviyesine çıktığına dair birçok değerlendirmeye rastlamak mümkündür. Ayrıca, yeni yıla girerken başlayan ve bu kez pazar esnafından da yükselen son protestoların İslam Cumhuriyeti’nin neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan serüvenindeki en kuvvetli toplumsal itirazı yansıttığı konusunda genel bir görüş birliği söz konusudur. Buradan hareketle, olayların akışının Fidan’ın 9 Ocak tarihindeki tahminini aştığı sonucuna varabiliriz.
8. Ankara’nın tutumu AB’nin ne kadar gerisinde?
Ankara’nın İran’daki protesto gösterileri karşısındaki tutumunu belirlerken, bunu İran’daki rejimi karşısına almayacak bir çerçevede ayarladığını not etmeliyiz.
Buna karşılık kurumsal olarak AB ve birçok AB ülkesi, İran rejiminin göstericilere doğrudan ateş açarak orantısız bir şekilde müdahale etmesini kınayan, sert bir dille eleştiren bir tutum almıştır. Bu açıdan bakıldığında, Ankara’nın tutumu AB’nin gerisinde kalmıştır.
Ankara, Dışişleri Bakanı’nın ağzından “İran’ın kendi içindeki otantik sorunlarını kendisinin çözmesi gerekiyor” çıkışını yaparak, dış müdahaleye karşı çıkarken, bu tutum açıklamasında olaylar sırasında meydana gelen sivil kayıplara ilişkin bir vurgu yer almamıştır.
Ankara’nın en fazla söyleyebildiği, İran’da yapısal ekonomik sorunların bulunduğu, dinamik genç İran toplumunun çözüm beklediği ve rejimin de bu çözümleri bulması gerektiği tespitidir.
9. Ankara, İran’a ABD konusunda hangi telkinlerde bulunuyor?
Şimdi Ankara-Tahran hattındaki mesajlara geçelim. Türkiye İran halkı tarafından ortaya konan rahatsızlık karşısında İran’daki rejimden ne bekliyor? Rejime hangi telkinlerde bulunuyor?
Ankara’nın muhtelif zamanlarda muhtelif kanallardan Tahran’a ilettiği birinci mesaj, İran’ın öncelikle dış dünyayla ilişkilerindeki temel sıkıntıyı oluşturan nükleer program konusunda Batı dünyasında yerleşmiş olan kaygıları giderecek bir anlaşmaya varması, bu konuda “radikal bir hamle” yapmasıdır.
Fidan, 9 Ocak’taki mülakatında bu konuda şunları söylüyor: “Arzumuz, kardeş İran halkının hiçbir şekilde zarar görmemesi, bir taarruza uğramaması ve var olan sorunların özellikle Amerika ve Batı’yla bir an önce müzakere yoluyla halledilip, İsrail’in onlar üzerinden aldığı desteğin önüne geçilmesi gerekiyor İran’a saldırı durumunda. Böyle bir radikal hamleye açıkçası ihtiyaç var… Sahici bir anlaşma niyetinin ortada olması gerekiyor…”
Konu dönüp dolaşıp aynı meseleye, yaptırımların kalması denklemine geliyor. Fidan İstanbul’daki basın toplantısında da “Küresel nükleer konudaki sorunlarını diplomasi yoluyla hiç fırsat kaybetmeden çözmeli ki, ekonomik zorluklara yol açan yapısal bir takım problemler ortadan kalksın. Şimdi uluslararası izolasyon altında olunduğu zaman, sizin bazı ekonomik hizmetleri verme imkânınız giderek sınırlanıyor” diye konuşuyor.
10. İran’a bir diğer mesaj bölge ülkeleriyle bir ‘beyaz sayfa’ ihtiyacı mı?
Ankara’dan Tahran’a giden telkinlerin bir boyutu da Batı’dan sonra İran’ın bölge ülkeleriyle olan sorunlarını geride bırakması hedefine yöneliyor.
İran, yakın zamana kadar en başta Suriye ve Lübnan’daki açık ve dolaylı varlığıyla bölgede ABD ve İsrail’e karşı bir direniş hattı kurarak, Körfez bölgesindekiler başta olmak üzere birçok Arap ülkesini de karşısına almıştı. Ancak İran rejimi, son dönemde birbiri ardına aldığı darbelerle bugün büyük ölçüde bir izolasyon içinde yaşıyor. İşte böyle bir zamanlamada Ankara’nın görüşü, Tahran’ın artık bölge ülkeleriyle bir normalleşmeye, yeni bir döneme girmesi zamanının geldiğidir.
Fidan, TRT mülakatında bu konuda Tahran’a şu mesajı gönderiyor:
“İran’ın bölge ülkeleriyle de sahici, gerçekten ama çok sahici bir uzlaşı, onun da ötesinde işbirliği içerisine girmesi gerekiyor. Hiçbir şeyi geçmişte ne olduğu ile kıyaslamadan, herkes geçmişi bir kenara bırakacak, bugün ne yapabiliriz bu şartlarla? Çünkü herkesin mesuliyetini taşıdığı bir halkı var. İran’da 80 milyondan fazla insan var, bunların mesuliyetini taşıyan bir yönetim var. Arap ülkelerinde de öyle. Bunların artık bir araya gelip bütün farklılıkları bir kenara itmesi gerekiyor…İran’ın bu konuda gerçekten çok sahici bir çaba koymaya ihtiyacı var, bu gerçekliği anlaması lazım. Bütün dünya sizin doğru perspektifinizden dönecek diye bir şey yok. Herkesin doğrusu var, herkesin doğrularının ortak noktasında bir yere gidebilmemiz lazım. Bunu yaşayabiliyor olmamız gerekir.”
11. Yeni bir göç dalgasından endişe mi?
İran’daki protestolar sırasında ABD ile İsrail’in askeri müdahale planlarının konuşulması üzerine olayların kontrolden çıkması ihtimalinden dolayı Ankara’nın ciddi bir tedirginlik yaşadığı aşikâr.
Ülkenin birçok şehrinde sokaklara taşmış olan huzursuzluğun dış müdahaleyle birlikte ülkeyi uzun sürecek bir iç karışıklığın içine itmesi hâlinde, böyle bir kaostan en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelecektir. Böyle bir kargaşa ortamı Türkiye-İran sınırında yeni ve kuvvetli bir göç dalgası baskısı yaratacaktır. Bu yönüyle İran’daki durumun yatışması, Ankara açısından olmazsa olmaz bir öncelik hâline geliyor.
Fidan’ın basın toplantısındaki şu sözleri herhalde bütün bu ihtimallerden duyulan tedirginliği yansıtıyor:
“İran’da olacak her şey bizi yakından ilgilendiriyor… İran’ın uluslararası belli başlı aktörlerle olan sorunlarını çözmesi ve bölgenin tamamına yayılacak istikrarsız senaryolardan kaçınması bizim de menfaatimize. Onun için bizim önceliğimiz hiçbir biçimde güç kullanımına yol açacak bir duruma gelmemek… Biz kesinlikle sorunların diyalogla çözülmesini istiyoruz. İran’da olacak geniş çaplı bir istikrarsızlığın, bölgenin kaldırma kapasitesinin çok üstünde olduğunu düşünüyorum.”
Fidan’ın beklentisi, gerek arabulucular gerek diğer aktörler üzerinden doğrudan çözümlerin bulunmasıdır. Türkiye’nin de bu konuda katkı sağlamaya hazır olduğunu belirtiyor. İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilimin düşürülmesi amacıyla muhtelif kanallardan yapılan görüşmelerde bu mesajların hem Tahran hem de ABD tarafına aktarıldığı anlaşılıyor.
12. PKK İran’da ne yapmaya çalışıyor?
Ankara’nın son hadiselerde İran karşısındaki tutumunu belirlerken, bu ülkede pek çok alana yayılan geniş çıkarlarının gözetmenin yanı sıra önemli bir faktöre daha odaklanmıştır: PKK…
PKK’nın bölgesel ölçekte yaptığı hamlelerden ve İran’daki bir istikrarsızlık ortamını kendi lehine değerlendirme çabasından duyulan kaygıların da Ankara’nın muhasebesinde rol oynadığını düşünmek gerekir.
Nitekim PKK’nın İran kolu PJAK’ın geçen ağustos ayında ABD’nin İran’a saldırıları sırasında durumdan yararlanmaya çalıştığı Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından da duyurulmuştu.
Güler, 19 Aralık tarihinde yaptığı açıklamada “Özellikle İsrail-İran savaşı esnasında İran’daki PJAK’lı teröristler, bu savaşı İran’ın kaybedeceğini ve hatta İran’da yönetimin değişeceğini düşünüyorlardı. Bu minvalde açıklamalar yaptılar ve gerçek yüzleri bir günde ortaya çıktı. İsrail-İran arasındaki çatışma istedikleri şekilde sonuçlanmadı ve İran, PJAK’a operasyon yaparak ağır zayiat verdirdi.”
İsrail’in Suriye’de PKK uzantısı YPG/SDG üzerinden artık büyük ölçüde açığa çıkmış ve belgelenmiş bağlarından duyulan rahatsızlığın bir benzerinin İran’da da tekrarlanması ihtimali söz konusudur. Açıkça söylenmemekle birlikte, İran’da da Kürt kartının oynanması,
13. İsrail hangi hesabı yapıyor? “Kart kartı”nı mı kullanıyor?
Aslında Ankara’nın bu konudaki teyakkuz halinin gerisinde, İsrail’in Suriye’de olduğu gibi PKK uzantısı YPG/SDG üzerinden İran’da da “Kürt Kartı”nı kullanma niyetini taşıdığı yolundaki değerlendirmelerin etkisini de hesaba katmalıyız.
Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Fidan’ın da geçen perşembe günkü açıklamaları sırasında bu konuyu “Terörsüz Türkiye” süreci başlığında konuşurken dile getirmesi dikkat çekicidir.
İlginçtir ki, Bakan, PKK’nın bu süreçte kalıcı adımlar atmaktan çekinmesiyle İran’daki durum arasında doğrudan bir ilişki kurmuştur. Fidan’a göre, örgüt yeni bir hamle yapmadan önce önce İran’daki gelişmeleri de değerlendirme eğilimindedir. Fidan, İsrail’i de bu denklemin ve bu hesapların içine dâhil ediyor şu sözleriyle:
“Örgütün kalıcı adımlar atmaktan çekiniyor olmasını ben tek bir şeye bağlıyorum. Özellikle Suriye’de ve Irak’ta bölgesel krizlerin neye evrileceğini değerlendirmeye çalışıyorlar. İran’dan daha fazla bir imkân çıkar mı, Suriye’den daha fazla bir imkân çıkar mı, İsrail bu konuda bir istikrarsızlaştırıcı rol oynuyor, bu rolden nereye gidebiliriz gibi bir şeyleri var. Bu çok net gözüküyor.”
Görüleceği gibi, Ankara cephesinde İsrail’in İran’a dönük niyetleri ve bu amaçla PKK’yı kullanma ihtimali de hesaba katılıyor. Ayrıca, İran’ın içte bir kaosa sürüklendiği bir senaryo İsrail’e de bu ülkeye nüfuz edebilme kapısını da arayabilir.
Özetle, bölgede son dönemde şekillenmiş olan Türkiye-İsrail gerilim hattına bu kez de İran’dan kaynaklanan ek bir basınç alanı yüklenmiştir.
14. İran’la askeri iş birliğindeki ilerlemenin gerisinde PKK faktörü mü var?
Bu durumun Türkiye ile İran arasında kayda değer bir yakınlaşmanın önünü açan faktörlerden biri olduğunu vurgulamalıyız. Askeri iş birliği ve istihbarat alanları bu başlıkta özel bir yer tutuyor.
Savunma Bakanı Güler’in değindiği PKK’nın İran’daki varlığı ve niyetleri meselesi, son zamanlarda Ankara ile Tahran’ı “işbirliği” içinde hareket etme noktasına yönelten hatırı sayılır faktörlerden biridir. Ancak bu sürecin başlangıcının, İran’daki son olayların patlak vermesinden önceye, Ağustos ayındaki saldırıların sonrasına gittiğini belirtmemiz gerekir.
Gerçekten de ağustos ayı sonrasındaki süreçte Türkiye ile İran arasında elle tutulur bir yakınlaşma gözlenmiştir. İran Savunma ve Silahlı Kuvvetler Lojistik Bakanı General Aziz Nasirzade’nin geçen ekim ayının hemen başında Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştirmiş olması bu bakımdan önemli bir adımdır. Bunun ardından Dışişleri Bakanı Fidan ekim sonunda Tahran’ı ziyaret etmiştir.
En son 24-25 Aralık tarihlerinde (olaylardan önce) Millî Savunma Bakanlığı Savunma ve Güvenlik Genel Müdürü Korgeneral İlkay Altındağ, İran Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat ve Güvenlikten Sorumlu Yardımcısı Seyyid Mecid Mirahmedi’nin davetlisi olarak Tahran’a yaptığı ziyaret bu hareketliliğin son adımıdır.
Korgeneral Altındağ’ın Tahran ziyareti sırasında verilen karşılıklı mesajların sıcak tonu hemen göze çarpıyor. Milli Savunma Bakanlığı temsilcisi, Tahran’da “İran’ın güvenliğini Türkiye’nin güvenliği olarak görüyoruz. İran’ı kendi evimiz gibi kabul ediyor ve iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da geliştirilmesini hedefliyoruz” açıklamasını yapmıştır. İranlı muhatabı Mirahmedi de “Türkiye’nin İsrail saldırganlığına karşı duruşunu takdirle karşıladıklarını” söylemiştir.
İran’ın resmi IRNA Ajansı’nın yazdığına göre, Korgeneral Altındağ ile görüşmelerde bölgesel gelişmeler, sınır meseleleri, ortak tehditler, askeri ilişkilerin geliştirilmesi, ortak tatbikatlar ve askeri heyetlerin karşılıklı ziyaretleri gibi konular ele alınmıştır. Bu haber askeri iki ülke arasında askeri işbirliğinde elle tutulur bir yoğunlaşmayı işaret ediyor.
15. Hakan Fidan Tahran’a neden gitmişti?
Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerde gözlenen gelişmeler yalnızca askerî ve istihbarat alanlarıyla sınırlı değildir. İlişkilerde bir süredir genel bir yakınlaşma süreci söz konusudur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu yıl Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısına katılmak üzere Tahran’a yapacağı resmî ziyaret, bu yakınlaşmanın altını çizecek olması bakımından büyük önem taşıyor.
Dışişleri Bakanı Fidan’ın geçen 30 Kasım’da yaptığı Tahran ziyareti, aslında büyük ölçüde Erdoğan’ın bu ziyaretinin ön hazırlığı niteliğindeydi.
Bu ziyaret sırasında iki ülke arasında sınır kapılarının sayısının artırılacağı ve İran’ın Van’da bir başkonsolosluk açacağı da duyurulmuştur. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, doğalgaz anlaşmasının uzatılmasına da hazır olduklarını bildirmiş, ayrıca iki ülke arasında tercihli ticaret anlaşmasının müzakere edilmesinin hedeflendiğinden söz etmiştir. Fidan da ekonomik hedeflerin yanı sıra düzensiz göçle mücadele konusunda da önemli bir iş birliği alanı bulunduğunu kaydetmiştir.
Fidan’ın kuvvetli vurgularından biri de yaptırımların kalkması için nükleer müzakerelerin sonuçlandırılması ihtiyacı olmuştur. Bakan, Türkiye olarak bu sürece destek vermeye hazır olduklarını belirterek, “Bu süreçlerin bir noktaya varması için Türkiye olarak elimizden geleni yapmaya hazırız” demiştir.
Belli ki son dönemde Trump yönetimiyle arasında açılan diyalog kanalları üzerinden Washington ile Tahran ekseninde bu konuda bir rol oynama çabası var Ankara’da.
16. Cumhurbaşkanı Erdoğan Tahran’a ne zaman gidecek?
Yazımızın sonuna geldik. Meseleye kuşbakışı şöyle bakalım. Suriye’den çekilmek zorunda kalan, Lübnan’da gücünü büyük ölçüde kaybeden, ABD ve İsrail’in bombardımanına uğrayan İran, eskiye kıyasla Ortadoğu’da kolu kanadı kırılmış bir durumdadır bugün itibarıyla. Bulunduğu bölgede girdiği yalnızlıkta Türkiye ile ilişkilerini yakın tutma ve işbirliğini geliştirme çabası içindedir. Türkiye’nin de bu zor döneminde yakın davranarak Tahran’ı kazanmaya çalıştığı anlaşılıyor. Kuşkusuz sıraladığımız karşılıklı çıkarlar da belirleyici rol oynuyor.
İran, bu yalnızlığı yaşarken içerden yükselen bir muhalefet dalgasıyla da karşı karşıya kalmış; bu durum rejimi daha da büyük bir sıkıntıya sokmuştur.
Bu olaylar karşısında Ankara’nın, Tahran’ı rahatsız edecek bir çizgiden uzak durarak yakalanan bu yakınlaşma ivmesini sürdürmek istediği tahmin edilebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran ziyareti için henüz bir tarih henüz telaffuz edilmiş değildir. İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Türk mevkidaşının son Tahran ziyareti sırasında bunun “yakın zamanda” gerçekleşmesini ümit ettiklerini belirtmiştir.
Ancak son hadiselerin işaret ettiği üzere İran’da yaşanan büyük rahatsızlık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretinin zamanlamasını da hassas bir görüntüye sokmuştur. Çünkü olayların yatışmadığı ya da izlerinin sıcaklığının sürdüğü bir döneme rastlayacak bir ziyaret, “Ankara’nın rejimin sert yöntemlerini arkaladığı” yorumlarına yol açabilir. Bu ziyaretin İran’da ortam sakinleştikten sonra yapılmasının isabetli olacağı açıktır.