17 Şubat 2026, Salı
06.02.2026 04:41

Uğur Mumcu davasında bir türlü kapanmayan parantez

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden bugüne 33 yıl geçmiş olmasına karşılık suikasta ilişkin yargılama süreci hâlâ tamamlanmış değil. Dava, suikastta bombayı Mumcu’nun arabasının altına koyduğu ileri sürülen firari sanık Oğuz Demir üzerinden devam ediyor. Bazı istihbari bilgilere göre Oğuz Demir İran’da. Uğur Mumcu davasına 9 Şubat Pazartesi günü Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmayla devam edilecek. Bu duruşma kamuoyunda davayla ilgili farkındalık yaratmak bakımından bir vesile oluşturuyor. Bugün Mumcu davasını büyüteç altına yatırdık


Bundan iki hafta önce, 24 Ocak Cumartesi günü Uğur Mumcu’nun uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetmesinin 33’üncü yıldönümüydü. Mumcu’yu anmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde törenler, paneller ve konserler düzenlendi.

Ölüm yıldönümlerinde Uğur Mumcu’nun her yıl yaygın anma etkinliklerine konu olması; bu vesileyle görüşlerinin, gazeteciliğinin, eserlerinin hatırlanması; kısacası bu ölçüde kuvvetli bir şekilde sahiplenilmesi üzerinde durulması gereken bir durumdur.

Bu tablo, öncelikle Uğur Mumcu’nun toplumun azımsanmayacak bir kesiminde ne kadar özel bir yeri olduğunu gösteriyor. İsmi, insanların zihinlerinde, kalplerinde çok güçlü bir karşılığı olan, unutulmayan, aksine giderek yükselen bir değeri temsil ediyor.

Bu yönüyle Uğur Mumcu, yokluğunda mesajını topluma etkili bir şekilde vermeye devam ediyor.

Dosya, Mudanya’daki konferanstan köşe yazısına doğru uzanınca

24 Ocak’ta Uğur Mumcu hakkında düzenlenen etkinliklerden birine de ben katıldım. Mudanya Belediyesi’nin düzenlediği “Susturamazlar” başlıklı toplantıda eski Başbakan Yardımcısı ve eski SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın ile birlikte konuşmacıydım. Moderatörlüğü Mudanya Belediye Başkanı Deniz Dalgıç yaptı. Kalabalık bir topluluğun izlediği, ilgi düzeyi yüksek bir toplantıydı.

Öncesinde yaptığım hazırlıklar vesilesiyle Uğur Mumcu suikastı dosyasına bir kez daha baktım, kafamdaki bazı sorulara yanıt aradım. Bugünkü yazım biraz da bu egzersizin bir uzantısı olarak ortaya çıktı.

Bu arada Uğur Mumcu suikastı denilince, Gökçer Tahincioğlu’nun T24’te her ölüm yıldönümünde örnek bir fikri takiple soru-cevap şeklinde güncellediği dosya çalışmasını da her zaman elimin altında tuttuğumu ifade etmeliyim.

Mumcu davasının sürmekte olduğu bilinmiyor

Bu etkinlik, gerek soru yanıtlar sırasında gerek toplantı sonrasında devam eden sohbetlerde konuyla ilgili bir dizi gözlemde bulunabilmem açısından da yararlı oldu.

Tespitlerimden biri, birçok insanın Uğur Mumcu davasının soruşturmadaki kilit bir sanık üzerinden 2026 yılında hâlâ devam etmekte olduğundan haberdar olmamasıydı.

İkincisi, bu suikastın karanlıkta kaldığı hususunda şüpheci bir bakışın artık yerleşmiş olmasıdır. Suikastla ilgili bir dizi yargılama yapılmış olmasına karşılık, yürütülen adli süreçlerin cinayeti aydınlattığı hususunda insanlar ikna olmuyor.

Çok sayıda yargı kararının yarattığı karmaşık tablo

Burada bir dizi faktör rol oynuyor kanaatimce.

Bunlardan birincisi, bu konudaki yargı sürecinin geçen uzun zaman zarfında içinden çıkılması zor, çok karmaşık bir seyir izlemiş olmasıdır. Ağır ceza mahkemelerinde verilen mahkumiyet kararları var; Yargıtay’ın bozma ve onama kararları var; Anayasa Mahkemesi’nin 2016 yılında adil yargılanma hakkından hükmettiği bir ihlal kararı var; bunun üzerine yeniden yapılan bir yargılama var ve kesinleşen mahkumiyetler var…

Ayrıca, bu olayla ilgili örgüt üyeliğinden mahkum olanlar var, cinayet suçundan mahkum olanlar, yani tetikçiler var; yargılaması devam eden firariler var. Örgüt üyeliği suçundan mahkum olup cezasını çektikten sonra tahliye edilenler de var…

Bir de hâlâ hapiste olanlar var; diğer fiillerinin yanı sıra Uğur Mumcu suikastını da gerçekleştirdikleri gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum olup cezalarını çekmekte olan iki fail, Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen gibi. En son bilinen, Yüksel’in Bolu, Özmen’in ise Kırıkkale Cezaevi’nde cezalarını çektikleri…

Tabii sanıkların önemli bir bölümü örgütün işlediği başka suçlardan da yargılandıkları için, birçok eylemin tek bir dosya üzerinden soruşturma/kovuşturma konusu olması da konunun izlenmesini biraz güçleştirebiliyor.

Yargıtay ve AYM süreçlerinin ardından 9 Kasım 2022 tarihinde Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nden çıkan kesinleşmiş nihai kararda Uğur Mumcu suikastının
anlatımı…

Danıştay devleti “ağır kusurlu” buldu ama kimse hesap vermedi

Ve yargıdan çıkan bütün mahkumiyet kararlarına rağmen verilen hükümlerin gerçeği tam olarak yansıtmadığı, eksik kalan çok şey olduğu konusunda yerleşmiş olan kuvvetli bir kanaat var kamuoyunda.

Başlangıç aşamasında bu görüşün uç vermesine etki eden faktörlerden biri, 2000 yılında Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde kamuoyuna “İşte failler” diye takdim edilen iki sanığın bu cinayetle ilgilerinin olmadığının anlaşılmasının daha en baştan yarattığı inandırıcılık sorunu olmuştu.

Faktörleri sıralarken, sıkıntılı bir meselenin daha altını çizmeliyiz. Devletin, Uğur Mumcu’ya yönelen bütün ölüm tehditlerine rağmen onu koruyamadığı için, işlenen suikastta bariz bir kusuru söz konusu. Gelgelelim burada sorumluluk taşıyan kamu görevlilerinin soruşturulmalarının her seferinde önlemiş olması, ciddi bir güven sorunu yaratıyor, soru işaretlerini besliyor.

Uğur Mumcu dosyasının en önemli paradokslarından biri, Danıştay’ın Uğur Mumcu’yu korumakta “ağır hizmet kusuru işlediği” gerekçesiyle devleti kusurlu bulup, ailesine tazminat ödemeye mahkum etmiş olmasıdır.

Tuhaflık şurada ki, Mumcu ailesinin İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı bu davada ağır bir kusur tespit edilmekle birlikte, bu kusuru işleyenlerle ilgili hiçbir adım atılmamıştır. Aksine bazıları terfi etmiştir.

Üstelik TBMM’de “Uğur Mumcu Cinayetinin Açıklığa Kavuşturulması Amacıyla Kurulan Araştırma Komisyonu”nun sorumluluk taşıdıklarını tespit ettiği görevlilerin soruşturulmalarını talep etmiş olmasına rağmen, sonuç değişmemiştir.

Fail konusunda teori çok: Derin devlet, CIA, Mossad…

Bir de “duvardan tuğla çekme” anlatısının her seferinde bu tartışmaların üstünü kaplaması meselesi var. Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’nun taziyeye gelen Mehmet Ağar’ın kendisine “Tuğlayı çekersek duvar yıkılır” dediği şeklindeki aktarımı, pek çok insanın fail olarak doğrudan devleti kodlamasına yol açmıştır.

Mehmet Ağar, 9 Eylül 2025 tarihinde mahkemede verdiği ifadede “Bu duvar işi yanlış anlaşıldı. Yanlış söylene söylene uzadı ve büyüdü mesele” diyerek söz konusu diyalogu tekzip etse de, bu anlatı artık yerleşmiştir.

Kabul edelim ki bugün de ne zaman Uğur Mumcu suikastından söz açılsa “tuğla” meselesi bütün bu tartışmanın üzerini kaplıyor ve cinayetle ilgili dile getirilen “Derin devlet” teorilerinin kaynaklarından birini oluşturuyor.

Ayrıca, Uğur Mumcu’yu doğrudan CIA’nin ya da İsrail’in istihbarat örgütü MOSSAD’ın öldürdüğü yolunda tezlere de rastlamak mümkün.

Görüleceği gibi sonuçta pek çok teorinin, kuvvetli kanaatlerin iç içe geçtiği ve rekabet ettiği tartışmalı sulara giriyoruz.

Buna karşılık, bu dava dosyasında hükümlülerin anlatımlarına, bağlantılarına baktığımızda, adres daha çok İran’a doğru yöneliyor.

1990’lı yılların siyasi suikastlar dizisi

Gerçeğin peşine düşünce, 1990’lu yıllarda Türkiye’nin üzerini kaplayan siyasi suikastlar serisinin oluşturduğu büyük fotoğrafı da muhakkak denkleme yerleştirmemiz gerekiyor. Mumcu’nun katledilmesine bir de bu fotoğraf üzerinden bakmayı deneyelim.

Aradan on yıllar geçtikten sonra geriye doğru bir yolculuğa çıkıp bu suikastlar dizisinde hayatlarını kaybeden isimleri sıraladığımızda beliren fotoğraf bizi düşündürücü bir muhasebeyle baş başa bırakıyor.

Bu hafıza tazelemesinde şu isimlerle karşılaşıyoruz:

1. SUİKAST/PROF. MUAMMER AKSOY: İlk kurban. Mülkiye’nin eski anayasa hukuku hocalarından olan Prof. Aksoy (73), Ankara Barosu Başkanlığı, Türk Hukuk Kurumu Başkanlığı gibi görevlerde bulunmuş, bir dönem CHP’den milletvekilliği de yapmıştı. Prof. Aksoy, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de Kurucu Başkanı’ydı. 31 Ocak 1990 günü akşam saat 19.00 sularında Ankara Bahçelievler’de oturduğu apartmanın önünde öldürüldü. Suikastçı, Prof. Aksoy’u ikisini kafasına, birini göğsüne sıktığı üç kurşunla öldürdü.

2. SUİKAST/ÇETİN EMEÇ: Prof. Aksoy’un öldürülmesinden bir ay kadar sonra 7 Mart 1990 tarihinde bu kez Hürriyet gazetesi yazarı ve eski Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç (55) ile makam şoförü Sinan Ercan bir suikasta kurban gittiler. Bu cinayetin faili İrfan Çağrıcı, tam altı yıl sonra Kadıköy’de bir banka şubesinde sahte kimlikle yakalandı ve başka cinayetleri de içeren “İslami Hareket Örgütü” davasında yargılanıp mahkûm oldu.

3. SUİKAST/TURAN DURSUN: Yine 1990 yılında meydana gelen bir başka önemli terör eylemi “2000’e Doğru” dergisinin yazarı Turan Dursun’un (56) öldürülmesiydi. Eski bir din görevlisi olan, dini konularda sorgulayıcı çizgisiyle tanınan Turan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul’da işine giderken silahlı bir saldırıya hedef oldu.

4. SUİKAST/DOÇ. BAHRİYE ÜÇOK: Turan Dursun’un öldürülmesinden bir ay kadar sonra bu kez ilahiyat alanında öğretim üyesi, siyasetçi Doç. Bahriye Üçok (71) Ankara’da bir suikastın kurbanı oldu. Doç. Üçok, 6 Ekim 1990 tarihinde Çankaya Köroğlu Caddesi’ndeki evine patlayıcı yüklenmiş bir kitap paketi gönderilmek suretiyle öldürüldü. İlahiyatçı olarak dini konularda geleneksel çizgiden farklılaşabilen yaklaşımlarıyla tanınan Üçok, bu görüşleri nedeniyle radikal dinci gruplardan ölüm tehditleri almaktaydı.

5. SUİKAST/UĞUR MUMCU: 24 Ocak 1993 tarihinde Ankara Gaziosmanpaşa’da Karlı Sokak’taki evinin önündeki otomobiline bindiği sırada uzaktan aktive edilen C-4 tipi bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti.

6. SUİKAST/PROF. AHMET TANER KIŞLALI: Cumhuriyet gazetesi yazarı, siyaset bilimci ve eski Kültür Bakanı Prof. Ahmet Taner Kışlalı (60), 21 Ekim 1999 tarihinde Uğur Mumcu’nun uğradığı suikasta benzer bir şekilde arabasına yerleştirilen bir bombanın patlaması suretiyle öldürüldü.

Hepsi Atatürkçü görüşün kuvvetli sözcüleriydi

Bu suikast serisinde seçilen hedeflerin en çok göze çarpan ortak özellikleri, hepsinin de kuvvetli Atatürkçü kimlikleriyle tanınmalarıdır. Laiklik ilkesini büyük bir kararlılıkla savunmaları, Kemalist dünya görüşünün toplum karşısındaki en kararlı temsilcileri, sözcüleri olarak öne çıkmaları bu ortak paydanın temelini oluşturuyor. Bu durum, hedef seçiminde aynı adrese yönelen son derece bilinçli tercihlerin kullanıldığını işaret ediyor.

Bir başka ortak payda daha var. Hepsi de profesyonelce işlenen bu cinayetlerin önemli bir bölümü uzun süre faili meçhul olarak kalmıştır. Uğur Mumcu cinayetinin 1993 yılı başında işlenmiş olmasına karşılık soruşturmada hareketlenme ancak 2000 yılında başlamıştır.

Çetin Emeç ile Turan Dursun’un hedef oldukları cinayetler “İslami Hareket Örgütü” adı altındaki soruşturmanın konusu olmuştur. Emeç cinayetinin faili İrfan Çağrıcı ağırlaştırılmış idam cezasına çarptırılmıştır. Turan Dursun cinayetinin faili olmakla suçlanan Muzaffer Dolmaz ise firaridir.

Prof. Aksoy, Doç. Üçok, Mumcu ve Prof. Kışlalı’nın hedef oldukları suikastlar “Tevhid Selam Kudüs Örgütü” davasında görülmüştür. Davada 2006 yılında karar çıkmış, 2007’de Yargıtay’dan geçerek kesinleşmiştir. Bu davada örgüt üyeliğinden hüküm giyen bazı sanıkların Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları başvuruda ‘ihlal’ kararı alınınca, yargılama bu sanıklar için yeniden yapılmış ve 9 Kasım 2022 tarihinde Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nden çıkan nihai kararda önceden verilen hükümler tekrarlanmıştır.

Kesinleşmiş bu mahkeme kararında Tevhid Selam Kudüs Örgütü’ne 1989-1999 yılları arasında, bir kısmı suikast, önemli bir bölümü de bombalı eylem olmak üzere toplam 21 eylem atfedilmiştir.

Buna göre, Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü eylemi Ferhan Özmen, Oğuz Demir ve Necdet Yüksel birlikte planlamış ve icra etmiştir. Özmen bombayı hazırlamış, Necdet Yüksel gözcülük yaparken Oğuz Demir bombayı park halindeki 06 YR 245 plakalı araca yerleştirmiştir. Bomba, Uğur Mumcu 13.25’te otomobile bindiği sırada patlatılmıştır.

Aynı mahkeme kararına göre bu üç isim aynı zamanda Ahmet Taner Kışlalı’nın cinayetinde de yer almıştır. Buna karşılık Ferhan Özmen, Doç. Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy cinayetlerinin failidir.

Bütün yollar İran’a mı çıkıyor?

Bir bütün olarak baktığımızda çok önemli bir ortak payda daha var. O da her iki örgütün davalarında da faillerin büyük bir bölümünün yollarının daha önce bir şekilde İran’dan geçmiş olmasıdır.

İran, bu davalarda göz ardı edilemeyecek bir boyut taşıyor. Nitekim mahkeme kararında “İran gizli servisi Savama ile Kudüs Ordusu örgütünün ülkemizdeki elemanlarına değişik kanallardan silah ve mühimmat desteği sağladıkları” belirtiliyor.

Burada düşündürücü bir noktayı göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Yargıda kesinleşmiş olan bu davalarda hükümlülerin ifadelerine de yansıdığı üzere, o dönemde Türkiye’de işlenen siyasi cinayetlerin ve başka terör eylemlerinin faillerinin yabana atılmayacak bir bölümünün İran bağlantılarının bulunmasıdır.

Buna karşılık olayların ve daha sonra yargı süreçlerinin devam ettiği dönemlerde Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler bazı iniş çıkışlara sahne olmakla birlikte, bu davalardan etkilenmeden kendi seyri içinde yürümüştür. Bu davalarda ortaya çıkan İran bağlantılı deliller nedeniyle en azından kamuoyuna yansıyan bir krize tanık olunmamıştır. Bundan, Ankara’nın bu sıkıntılı dosyayı İran’la mesele yapmamak gibi bir tercih kullandığı sonucuna varıyoruz.

Oğuz Demir istihbari bilgiye göre İran’da olabilir

İran bağlantısı, Tevhid Selam Kudüs Örgütü davasının uzantısı olarak halen devam etmekte olan Oğuz Demir davasında da karşımıza çıkıyor. Demir, Mumcu’nun arabasının altına bombayı yerleştirdiği belirtilen kişidir. Bu davanın seyrinde Mumcu ailesinin avukatı Yalçın Akbal’ın 24 Mayıs 2024 tarihinde mahkeme heyetine yaptığı başvuruda paylaştığı bir bilgi oldukça dikkat çekicidir.

Buna göre, Akbal ve Güldal Mumcu, İçişleri Bakan Yardımcısı Mehmet Aktaş’tan randevu alarak ziyaretine gitmişler ve Oğuz Demir hakkında bilgi istemişlerdir. Akbal’ın anlatımına göre, Aktaş bir hafta kadar sonra kendisine telefonla dönerek, “Oğuz Demir’in İran’da olduğu konusunda istihbari bilgi bulunduğu, bir ara Çeçenistan’da görüldüğü ve bu süreçte çocukları ve eşini de yurt dışına çıkardığı” yönünde bilgi vermiştir. Daha sonraki süreçte Oğuz Demir’in Avustralya’da da olabileceği yolunda duyumlar da alınmıştır.

Davanın son dönemdeki seyri büyük ölçüde mahkeme ile Dışişleri ve İçişleri Bakanlıkları arasında Oğuz Demir ve ailesinin bulundukları yerin tespit edilmesi için yapılan talepler, gelen yanıtlar, bu konuda yürütülen yazışmalar üzerinden ilerlemektedir.

Önemli bir nokta, bir sonraki duruşmanın 9 Şubat tarihinde, yani önümüzdeki pazartesi günü Ankara Adliyesi’nde 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olmasıdır. Duruşmanın yine Oğuz Demir’in akıbetine ilişkin yazışmalara odaklanması muhtemeldir.

Son söz

Devlet, Uğur Mumcu’nun hayatını korumak konusunda hizmet kusuru işlediği için kendi yargısında mahkum olmuştur. Suikastın en önemli faillerinden olan Oğuz Demir’in –dünyanın neresinde olursa olsun- bulunması konusunda hiç olmazsa bundan sonra ciddi bir çaba gösterilmesi, buradaki ağır kusurun sorumluluğunu belki bir nebze hafifletebilir.

Ancak bunun için de hali hazırdaki ataletin bir an önce terk edilmesi ve bu dosyaya yeni bir bakışla el atılması gerekiyor.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Sedat Ergin
Sedat Ergin