Orta Doğu'daki savaşlar hakkında berrakça düşünebilmek için aynı anda birden fazla düşünceyi zihninizde tutmanız gerekir. Din, petrol, aşiret siyaseti ve büyük güç rekabetinin her büyük hikâyede iç içe geçtiği, karmaşık ve adeta bir kaleydoskopu andıran bir bölgedir burası. Siyah-beyaz bir anlatı arıyorsanız, belki dama oynamayı tercih etmelisiniz.
İşte — en azından bugün için — İran hakkında dört düşüncem:
Birincisi, Tahran’daki ruhani rejimi devirmeye yönelik bu çabanın başarılı olmasını umuyorum. Bu, kendi halkını öldüren, komşularını istikrarsızlaştıran ve büyük bir medeniyeti tahrip etmiş bir rejimdir. Orta Doğu’nun tamamını daha insani, daha kapsayıcı bir yörüngeye sokacak tek bir olay varsa, o da Tahran’daki İslami rejimin yerine İran halkının kendi potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirmesine ve kendi geleceğinde gerçek bir söz sahibi olmasına imkân tanıyacak bir liderliğin gelmesidir.
İkincisi, bunun kolay olmayacağı açık; çünkü bu rejim kök salmış durumda ve yalnızca havadan yapılacak saldırılarla devrilmesi pek mümkün görünmüyor. İsrail, iki yılı aşkın süredir acımasız hava ve kara operasyonları yürütmesine rağmen hemen yanı başındaki Gazze’de Hamas’ı ortadan kaldıramadı. Bununla birlikte, ABD-İsrail’in İran’a yönelik bu saldırısı, Başkan Trump’ın çağrısını yaptığı gibi İran halkının bir ayaklanmasına yol açmasa bile, başka öngörülmeyen olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin kendi halkına ve komşularına karşı çok daha az tehdit oluşturan bir “İslam Cumhuriyeti 2.0” ortaya çıkabilir. Ancak aynı ölçüde, İran’ın coğrafi bütünlüğünün dağılması gibi öngörülemeyen tehlikelere de yol açabilir.
Üçüncüsü, bu savaşın ne zaman sona ereceğini yalnızca İran içindeki askeri durumun değil, en az onun kadar petrol ve finans piyasalarının da belirleyeceğini unutmamalıyız. İran, değeri neredeyse duvar kağıdından biraz fazla olan bir para birimiyle ekonomik çöküşün eşiğinde. Avrupa ise Rusya’dan doğal gaz alımını aşamalı olarak sonlandırmasının ardından ekonomilerini ayakta tutmak için Basra Körfezi’nden gelen sıvılaştırılmış doğal gaza çok daha bağımlı hale geldi. Yüksek enerji fiyatlarının yol açacağı kalıcı bir enflasyon dalgası, zaten bir kısmı bir başka Ortadoğu savaşına sürüklenmekten hoşnut olmayan Trump’ın seçmen tabanını öfkelendirecektir. Bu savaşın kısa sürmesini isteyecek çok sayıda aktör var; bu da Trump ile Tahran’ın nasıl ve ne zaman müzakere masasına oturacağını etkileyecektir.
Dördüncüsü, İran’a demokrasi ve hukukun üstünlüğünü getirme iddiasıyla yürütülen bu savaşın, Amerika’da Trump’ın ve İsrail’de Başbakan Benjamin Netanyahu’nun demokrasi ve hukuk devleti açısından yarattığı tehditleri gözden kaçırmamıza izin vermemeliyiz. Trump, Tahran’da bu idealleri teşvik etmek istediğini söylerken, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları benim memleketim Minnesota’da iki ay boyunca hukuki sınırlara sınırlı ölçüde riayet ederek operasyonlar yürüttü; ayrıca bir sonraki seçimde kimlerin oy kullanabileceğini kısıtlama fikirlerini de gündeme getiriyor.
Eğer İran’daki savaş Netanyahu’nun bu yıl yapılması planlanan İsrail seçimlerini kazanmasını sağlarsa, bu durum onun Batı Şeria’yı ilhak etme, İsrail Yüksek Mahkemesi’ni etkisizleştirme ve İsrail’i bir apartheid devletine dönüştürme yönündeki çabalarına büyük bir ivme kazandıracaktır. Bu da İran’ın ötesinde, bölgede Amerikan çıkarlarına ağır bir darbe olur.
Eğer hakkında tavır almak zorunda olduğunuz her savaş Amerikan İç Savaşı ve her lider Abraham Lincoln olsaydı, köşe yazarlığı yapmak kolay olurdu. Ama durum böyle değil. O halde İran’la ilgili bu dört düşünceyi biraz daha derinlemesine inceleyelim.
Çok daha kapsayıcı bir Ortadoğu ihtimali doğabilir
Son yıllarda kampüs solunu dinleseydiniz asla tahmin edemeyeceğiniz gibi, 1979’dan bu yana bölgede en büyük emperyal güç İran İslam Cumhuriyeti oldu. İran, vekil güçler yetiştirerek dört Arap ülkesini, Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’i kontrol etmeye çalıştı ve bu ülkelerin tamamında mezhepçi ayrışmaları körükleyerek liberal reformcuları zayıflattı.
Tahran rejiminin, son iki yılda İsrail ve Amerika’nın ağır darbeleri sayesinde zayıflaması bile, İran destekli Esad rejiminin Suriye’de çökmesine yol açtı ve İran’ın desteklediği Hizbullah milisinin kıskacından Lübnan’ın kurtulmasını sağladı. Bu da Lübnan’da on yıllardır görülen en makul hükümete alan açtı. Bu nedenle İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü, bölgede kimi yerlerde sessizce, kimi yerlerde ise açıkça kutlanıyor.
Ayrıca İran halkı, bölgedeki en doğal biçimde Batı yanlısı toplumlardan biri. Eğer bu eğilim ortaya çıkıp yayılmasına izin verilirse ve İran rejiminin yaydığı bölücü, radikal İslamcı zehrin yerini alırsa, çok daha kapsayıcı bir Ortadoğu ihtimali doğabilir.
Lübnan-BAE'li stratejist Nadim Koteich’in bana söylediği gibi: İran’daki rejim karşıtı göstericilerin en popüler sloganlarından birinin “Ne Gazze, ne Lübnan. Canım İran’a feda” olması boşuna değil. Pek çok İranlı, kaynaklarının İsrail’le savaşan milislere harcanmasını izlemekten bıkmış durumda. Koteich’in işaret ettiği gibi, İran’ın modernleşen Arap Körfez ülkelerindeki havaalanlarına, otellere ve limanlara roket saldırıları düzenlemesi de tesadüf değil.
“Onlar açıklığın ve entegrasyonun altyapısını ve İbrahim Anlaşmaları’nı hedef alıyorlar. Eski Ortadoğu yeni Ortadoğu’ya saldırıyor” diyor Koteich. Hamaney’in ölümü umarız “Ortadoğu’nun kapsayıcılık ve entegrasyonla değil direnişle tanımlanması gerektiği” fikrinin de sonu olur.
Umarız bu aynı zamanda Hamaney ve ondan önce gelen Mahmud Ahmedinejad gibi liderlerin oynadığı çifte oyunu da bitirir: İran’ın açıkça “Kahrolsun Amerika” ve “Kahrolsun İsrail” diye bağırma hakkı olduğunu savunup, ardından Danimarka gibi muamele görme ya da “barışçıl” amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkı talep etmesi.
Trump ve Netanyahu sonunda bu oyunu açıkça teşhir etti.
En olası senaryo 'İslam Cumhuriyeti 2.0'
İran halkının şimdi birleşip rejimi devirmesine gelince; net bir liderlik ve ortak bir gündem olmadan bunun yakın zamanda gerçekleşmesi zor görünüyor.
Görüştüğüm İranlı analistlere göre daha olası senaryo, bir tür “İslam Cumhuriyeti 2.0”. Buna göre rejim içindeki önde gelen reformcular (2013-2021 yılları arasında İran’ın yedinci cumhurbaşkanı olarak görev yapan ve Hamaney’in sert çizgisini giderek daha açık biçimde eleştiren Hasan Ruhani ya da eski dışişleri bakanı ve nükleer müzakereci Cevad Zarif gibi isimler) hayatta kalan liderliği Trump’la bir anlaşma yapmaya zorlayabilir.
Bu anlaşma, İran’ın nükleer programından vazgeçmesini, vekil güçler üzerinden yürüttüğü savaşlara ve balistik füze kapasitesine sınırlamalar getirmesini kabul etmesini; karşılığında ise ekonomik yaptırımların kaldırılmasını ve rejimin varlığını sürdürmesini içerebilir.
Böyle bir “İslam Cumhuriyeti 2.0” rejimi, belki de daha sonra gerçek bir İran demokrasisine geçişi denetleyebilir. Ancak Trump, ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’na göre en az 6.800 protestocunun ölümünden sorumlu can çekişen bir rejime can simidi atmakla da suçlanabilir. Başka bir deyişle, bu savaşı başlatmak görece kolaydı; bitirmek kolay olmayacak.
Yine de uzun sürecek bir savaştan, yükselen petrol fiyatlarının tetikleyeceği bir resesyondan ya da İran’ın dağılmasından kaçınmak için böyle bir anlaşma Trump’a cazip gelebilir. Bu yüzden Trump’ın The Atlantic’e “Konuşmak istiyorlar ve ben de konuşmayı kabul ettim, dolayısıyla onlarla görüşeceğim” demesine şaşırmadım.
Bu köşede daha önce de belirtildiği gibi, Ortadoğu’da otokrasinin karşıtı her zaman demokrasi değildir. Çoğu zaman “düzensizliktir.” Çünkü Ortadoğu’daki diktatörlüklerin başı kesildiğinde genellikle iki şeyden biri olur: Ya Libya’da olduğu gibi içe çökerler ya da Suriye’de olduğu gibi patlayarak dağılırlar.
Tahran'da uzun süreli kaos parçalanmaya yol açabilir
İran nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 60’ı Farslardan oluşuyor. Kalan yüzde 40 ise başta Azeriler, Kürtler, Lurlar, Araplar ve Beluçlar olmak üzere bir azınlık mozaiği. Her birinin İran dışındaki topraklarla bağları var; özellikle Azerilerin Azerbaycan’la, Kürtlerin ise Kürdistan’la. Tahran’da uzun süreli bir kaos, bu gruplardan herhangi birinin ayrılma yoluna gitmesine ve İran’ın fiilen patlayarak dağılmasına yol açabilir.
İran, tarihi boyunca hükümetlerin çöküşüne ya da yöneticilerin devrilmesine defalarca tanıklık etti. Koteich, "Her seferinde İran bütünlüğünü korudu. Ama ilk kez bunun böyle kalacağından emin değilim.” diyor.
Varil başına 150 dolarlık petrol görmek istiyorsanız, İran’ın böyle bir şekilde dağılması sizi oraya götürebilir. İran’ın büyük kısmı Çin'e giden günde 1,6 milyon varillik petrol ihracatı küresel piyasadan tamamen çekilmiş olur. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, İran’ın kapatma kapasitesine sahip olduğu Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Petrol tankerlerine yönelik sigorta primleri zaten hızla yükseliyor ve Körfez’de yaklaşık 150 tankerin adeta yerinde çakılı kaldığı bildiriliyor.
Pekin için iyi bir hafta olabilir
Bu arada Pekin’de Devlet Başkanı Şi Cinping’in, ABD’nin Tayvan’a sağladığı silah sistemlerinin kendi sistemleriyle karşılaştırıldığında nasıl performans göstereceğini düşünmeden edemeyeceği tahmin edilebilir. ABD yapımı savaş uçakları ve akıllı füzeler, İran’ın Rusya’dan aldığı hava savunma sistemlerini kolaylıkla aşarak ya da imha ederek İran’ın ulusal güvenlik elitinin büyük bölümünü evlerinde ve ofislerinde hedef aldı. Belki de Tayvan’ı işgal etmek için uygun hafta bu değil, hatta gelecek hafta da değil.
Ancak Pekin için iyi bir hafta olabilir: Hamaney’in ölümünü kutlamak için sokaklarda spontane biçimde dans eden İranlıları izleyip, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yıllardır petrol alımlarıyla bu rejimi ayakta tutmasının doğru olup olmadığını kendine sormak açısından. Belki de İran halkının yanında olması gerekirdi.
İsrail'de ve ABD'de yapılacak iki seçimi nasıl etkileyecek?
Bu savaşın, biri İsrail’de, diğeri ABD’de yapılacak 2026'nın iki kritik seçimini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek için henüz çok erken.
Trump açısından mesele basit: Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde, kendi adıyla birlikte “bataklık” kelimesinin hiçbir manşette yer almasını istemiyor. Netanyahu’ya gelince; İran rejiminin çöküşünü iktidarda kalmak için kullanmak amacıyla erken seçim çağrısı yapabileceğini hayal edebilirim. Ancak İran karşısında kazanılacak bir zafer, onun siyasetini daha da karmaşık hale getirebilir. Netanyahu Hamas, İslami Cihad, Hizbullah ve İran’a karşı kısa vadeli askeri başarılar elde etti, fakat bunların hiçbirini uzun vadeli diplomatik ya da siyasi kazanca dönüştüremedi. Bunu başarabilmesi için, iki halk için iki devlet temelinde Filistinlilerle yeniden müzakere etmeyi kabul etmesi gerekir.
İsrail için fırsat devasa olabilir: İran İslam Cumhuriyeti ya devrilir ya da etkisiz hale getirilirse, Suudi Arabistan, Lübnan, Suriye, Umman, Katar, Kuveyt ve belki Irak bile İsrail’le ilişkileri normalleştirme konusunda çok daha rahat hissedebilir. Tabii Netanyahu Gazze ya da Batı Şeria’yı ilhak etmez, bunun yerine ayrışma planını ve iki devletli çözümü kabul ederse. Netanyahu bu fırsata yükselir mi? Yükselmezse İsrailli seçmenler onu cezalandırır mı?
Ama belki de acele ediyorum. Çarşambaya kadar kafamda tüm bunları anlamlandırmaya çalışan en az üç yeni noktanın daha belireceğini tahmin ediyorum; çünkü bu, 1979’daki İran Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’daki en esnek, en öngörülemez an. Her şey ve hatta her şeyin tam tersi mümkün.
© 2026 The New York Times Company