Königsberg’de bir adam varmış. Her gün, saat gibi işleyen bir düzenle aynı sokaktan yürüyüşe çıkar; komşuları onun gölgesine bakıp saatlerini ayarlarmış. Immanuel Kant. 1784’te incecik bir yazı yazdı ve o yazı koca bir çağa ad oldu: “Aydınlanma Nedir?” Cevabı iki Latince sözcüğe sığıyordu-sapere aude. Aklını kullanma cesaretini göster. Kant, insanın kendi suçuyla düştüğü o “erginleşememe” halinden çıkmasını istiyordu; başkasının aklına, başkasının vesayetine sığınmaktan vazgeçmesini.
O kuşağın bütün isimleri-Spinoza, Voltaire, Diderot, Hume-aslında tek bir şeyin peşindeydi: İnsan aklını zincirlerinden kurtarmak. Üç zincirdi bunlar. Birincisi kiliseydi; doğruyu vahiy söyler, sana sorgulamak düşmez. İkincisi kraldı; düzeni taht kurar, sana itaat düşer. Üçüncüsü, en sinsisi, aidiyetti-kavmin, kabilen, ulusun. “Biz” demenin o sıcak, o rahatlatıcı duygusu, düşünmenin yerine geçtiğinde.
Gerçeğin durduğu yere bakmak
İşin tuhafı, bu üçüncü zincirin en derin çözümlemesini bir Avrupalı değil, Aydınlanma’dan dört yüzyıl önce yaşamış bir Mağripli yaptı: İbn Haldun. Mukaddime’sinde tarihin görünmez motorunu bir kavramla adlandırdı-asabiyye. Kan bağının, soyun, kabile dayanışmasının yarattığı o tutkal. Ona göre devletleri kuran da yıkan da buydu: Çölün sert, dayanışması güçlü kabilesi yumuşamış şehri fetheder, sonra kendi de yumuşar ve bir başka asabiyyeye yenilirdi. Din bile, en güçlü olduğu anda, bu kabile dayanışmasına binerek yayılıyordu. İnsan, doğduğu sürünün içinde düşünür, sürüsüyle sever, sürüsüyle nefret ederdi.
Özgür düşünce tam da burada başlar; kabilenin dışında düşünebilmekte. Kendi mahallenin, kendi mezhebinin, kendi bayrağının bir adım ötesine geçip “Ya biz yanılıyorsak?” diye sorabilmekte. Sokrates bunu yaptı, gençlerin aklını çeldiği gerekçesiyle baldıran zehrini içti. Spinoza bunu yaptı, kendi cemaati onu yirmi üç yaşında aforoz etti, adını ağza almayı bile yasakladı. Galilei bunu yaptı, ihtiyar bedenini engizisyonun önünde diz çöktürdüler. Hepsinin suçu aynıydı: Kabilenin uzattığı hazır cevabı geri çevirmek; herkesin baktığı yere değil, gerçeğin durduğu yere bakmak.
Çünkü kabile, dışına çıkanı kolay affetmez. Onu artık “bizden” saymaz; daha kötüsü, bir hain, bir dönek, bir tehdit gibi görür. Sabahattin Ali’yi sınırda, karanlıkta öldürdüler. Nâzım’ı yıllarca hapiste, sonra sürgünde tükettiler. Aziz Nesin’i-ve onunla birlikte onlarca şairi, ozanı, yazarı-diri diri yakmak için Sivas’ta bir oteli kuşatıp ateşe verdiler. Hrant Dink’i kendi gazetesinin önünde, güpegündüz vurdular. Bu insanların ortak günahı neydi? Kendi kabilelerine ayna tutmak; “biz” denen kutsal dairenin içinde durup o daireyi eleştirmeye cüret etmek.
Kabilenin dışına bir adım
Özgür düşünen insan yalnız bir insandır. Hiçbir koronun içinde rahatça söyleyemez kendi şarkısını. Sağ ona “soldan”, sol ona “sağdan” saldırır, dindar ona “dinsiz”, laik ona “gerici” der. Çünkü o, hiçbir sürünün diliyle değil, kendi aklının diliyle konuşur. Kalabalıklar ise kendi yankısını geri vermeyen bir sesi affetmez. Bedeli yalnızlıktır, anlaşılmamaktır ve çoğu zaman düşman kazanmaktır.
Asıl acı olan şu: İnsanlık yüzyıllar boyunca bu zincirleri tek tek gevşetmeye uğraştıktan sonra, bizim çağımız çarkı tersine çevirmeye başladı. Bilgi tarihin hiçbir döneminde bu kadar bol olmamıştı; ama düşünce de hiç bu kadar kabileleşmemişti. Herkes kendi “algoritma kabilesinin” içine çekildi; ekranlar bize yalnızca zaten inandığımızı fısıldıyor, hiç inanmadığımızı artık duymuyoruz bile. Tartışmanın yerini aforoz aldı. Bir fikrin doğru olup olmadığı değil, hangi takımdan geldiği soruluyor.
Türkiye, bu geriye gidişin en çıplak örneklerinden biri oldu. Bir zamanlar Tanzimat’la, Cumhuriyet’le, aydınlanma çabalarıyla kabilenin dışına bir adım atmaya yeltenen bu ülke, bugün yeniden mezhebe, cemaate, millete, lidere asabiyetiyle bağlanmış durumda. Düşünmek değil taraf tutmak, ikna olmak değil saf belli etmek esas oldu. Ortada durmak-yani Kant’ın istediği o erişkinlik-neredeyse bir kabahat sayılıyor. “Sen bizden misin, onlardan mı?” sorusu, “Bu doğru mu?” sorusunu çoktan kovdu.
Oysa bir toplumu bir adım ileri taşıyan, kabilesine en gür sesle bağıran değil, kabilesinin dışında düşünmeye cesaret edendir. Tarih o insanların mezarlarını sonradan çiçeklerle donatır; ama yaşarken taş hep onlara atılır. Önce yakılır onlar, sonra heykelleri dikilir.
Ben yine de umudumu kesmiş değilim. Çünkü Königsberg’in soğuk sokaklarında her sabah aynı saatte yürüyen o yalnız adam, hâlâ içimizden birinin aklında yürümeye devam ediyor. İki Latince sözcük, iki yüz küsur yıl sonra bugün de geçerli: Sapere aude. Aklımızı kullanmaya, kabilenin dışında düşünmeye hâlâ cesaret edebiliriz-yeter ki bedelini göze alalım.