Barselona’nın 23 Nisan’ı, kitaplarla güllerin bayrama dönüştüğü bir hafıza şöleni: Bir günde 2 milyon kitap, 7 milyon gül satılıyor; çünkü insanlar yalnızca hediye değil, hikaye paylaşıyor. Sant Jordi geleneği bize şunu hatırlatıyor: Bir halk hikayesini kaybettiğinde kendini de kaybeder; sahip çıktığında ise betonun içinde bile ruhunu korur
Her şeyin maddeye indirgendiği, insanların beton bloklar arasında ruhunu yitirdiği bu çağda herkesin mitolojiye ihtiyacı var. Bizi yaşatacak, yaşamımıza anlam katacak olan şey hikayeler ve mitoslardır-istatistik değil, bilanço değil, raporlar değil; insanın binlerce yıldır ateşin etrafında, sonra mum ışığında, sonra elektrik ampulünün altında birbirine anlattığı o eski, o hiç eskimeyen sözler. Bir halk, hikayesini kaybettiğinde önce dilini unutur, sonra kendisini. Bir halk, hikayesine sahip çıktığındaysa, ne kadar betona gömülürse gömülsün, içinde bir yerde hâlâ ışık taşır.
Barselona sokakları güller ve kitaplarla dolu. Her 23 Nisan’da kutlanan Sant Jordi (Aziz Jorge) yortusu şehrin en büyük bayramına dönüşmüş; o kadar ki UNESCO tarafından koruma altına alınan bir gelenek olmuş. Gerçi korumaya ihtiyaç yok, çünkü yediden yetmişe halk sahip çıkıyor bu güne; koruma kağıt üstünde kalıyor, asıl koruma sokakta, evde, çocuğun büyükannesine uzattığı gülde, sevgilinin sevgiliye verdiği kitapta yaşıyor.
Bir Katalonya efsanesine göre Sant Jordi şehrin prensesini canavarın elinden kurtarmış, dökülen kan toprakta kırmızı bir güle dönüşünce onu alıp prensese vermiş. Dünyanın her köşesindeki söylencelere benzer bir hikaye-bizim Şahmaran’a, Anadolu’nun ejderha öldüren erenlerine, hatta Hızır’ın darda kalanın imdadına yetişmesine bile akrabadır bir yerden. Önemli olan hikayenin kendisi değil zaten, çünkü hikayeler birbirine benzer; önemli olan o hikayeden, halkın sokaklara döküldüğü, kanlının, kinlinin barıştığı, birbirine hediyeler verdiği müthiş bir şenlik çıkarabilmek. Mitolojiyi rafta tutmak değil, sokağa indirmek; müzeye kapatmak değil, kaldırıma sermek. Katalanların yaptığı tam da budur ve bu yüzden başardıkları gerçekten övgüyü hak ediyor.
Sant Jordi günü yaklaşırken herkeste bir heyecan, bir heyecan. Bir gece önceden şehrin en büyük bulvarlarına, caddelerine, meydanlarına kitapçı stantları yerleştiriliyor; sabah uyandığında Barselona artık dünkü Barselona değil, bulvarların iki yanı, Passeig de Gràcia’nın gölgeli kaldırımları, Plaça de Catalunya’nın geniş açıklığı- hepsi bir gecede kitap ve gül fuarına dönüşmüş, sanki şehir uykusunda kendi geometrisini değiştirmiş.
İmrenmedim desem yalan olur...
Her yayınevi yazarlarına imza saatleri düzenlemiş. Bir nevi bizdeki kitap fuarı gibi ama bütün şehre inmiş bir etkinlik. Dört duvarı yok burada, salon yok, bilet yok; salon doğrudan şehir. Ünlü yazar, az ünlü yazar, henüz hiç ünlü olmayan yazar-hepsi gün boyunca, ellerinde kalem, önlerinde kitap yığını oturmakta. Bazı kuyruklar yüzlerce metre uzar, bazı yazarlar kuyruğunu henüz yaratamaz ve yan masadakinin kuyruğuna bakar; ama bunda bir utanç yoktur, çünkü herkes bilir ki edebiyat zaten böyle çalışır.
Milyonlarca kişi o gün gerçek bir bayram sevinci içinde birbirine hediyeler veriyor. Geleneğin eski kuralı şudur: Erkekler kadınlara gül, kadınlar erkeklere kitap hediye eder. Ama bu kural çoktan dağıldı-şimdi herkes herkese kitap verir, herkes herkese gül verir ve dağılan o kuralın yerine daha güzel bir şey geçmiş: Hediye vermenin kendisi kime ne verdiğinden daha önemli. Bir baba kızına García Márquez verir, bir torun büyükannesine Garcia Lorca verir, bir öğretmen sınıfına farklı bir şair tanıtır, bir adam tanımadığı bir kadına gül uzatır, kadın gülümser, alır, yürür.
Dünyanın her köşesinden bugün için gül ithal ediliyor. Başlıkta yazdığım rakamlar doğru: Tek günde, tek bölgede iki milyon kitap ve yedi milyon gül. İmrenmedim desem yalan olur. Sokaklarda adım başı gül satan gençler, öğrenciler, kadınlar; herkesin elinde gül. Çiçekçilerin tezgahında o gün sadece kırmızı gül vardır-başka renkler kibarca reddedilir, çünkü bugünün rengi bellidir, kanın ve aşkın rengi, ejderhanın ve şövalyenin rengi.
Belediye başkanı büyük bir Sant Jordi partisi veriyor, büyük gazeteler davetler düzenliyor, yayınevleri yazarlarını ağırlıyor. Şehir o kadar kalabalık ki gerçekten yürümek bile çok zor; ama herkesin yüzü gülüyor, kimse kalabalıktan şikayet etmiyor, çünkü bugün kalabalık olmak zaten bayramın bir parçası.
23 Nisan, yılları ayrı olsa bile, Cervantes’in ve Shakespeare’in öldüğü gün. İki dehanın aynı takvim gününde göçmüş olması düşüncesi öyle güzeldir ki edebiyat bu rastlantıyı kendine anma günü yapmış, UNESCO da 23 Nisan’ı Dünya Kitap Günü ilan etmiş. Ama Katalanlar bunu çoktan biliyor; 1920’lerden beri bu günde birbirine kitap veriyor. Daha az bilinen ama bence çok daha büyüleyici bir ayrıntı şu: Bu iki yaratıcının Valladolid’de bir mekanda bir araya geldiğine inanılıyor. Düşünün-Don Quixote’un yaratıcısı ile Hamlet’in yaratıcısı, aynı sokakta, belki aynı handa, belki birbirini görmeden yan yana geçmişler. Doğru olmasa bile, doğru olmasını istediğimiz için bu hikaye yaşıyor; tıpkı Sant Jordi’nin ejderhayla savaşı gibi, tıpkı kanın güle dönüşmesi gibi.
Türkçeden İspanyolcaya geçen bir akrabalık ipliği
Bu arada, yönetmen Alejandro Amenábar’ın 2025’te çektiği El cautivo (Esir) filmini kaçırmamanızı öneririm. Amenábar, Cervantes’in 1575’te, henüz yirmi sekiz yaşındayken Cezayir’e esir götürülüşünü ve orada beş yıl süren tutsaklığını anlatıyor. Cervantes’i genç oyuncu Julio Peña, Cezayir valisi Hasan Paşa’yı ise İtalyan oyuncu Alessandro Borghi canlandırıyor. Filmin ortasında, esir Cervantes ile vali arasında hayli tartışmalı bir yakınlık kuruluyor-eşcinsel bir romantik ilişkiye varan bu yorum, filmin kendi tarih danışmanı, ünlü Cervantesçi José Manuel Lucía Megías tarafından bile reddedilmekte; ona göre bu, 1980’lerin revizyonist okumasından beslenen bir mitos. Ama belki de zaten bu yazının başındaki tezi doğruluyor: Tarih ile mitos arasındaki sınır kayar, bazen mitos daha güçlü çıkar ve Sant Jordi’nin ejderhasıyla aynı topraktan beslenir.
Cervantes’in Cezayir’deki esaret hayatında bizden de izler var. O yıllarda Cezayir Osmanlı eyaletiydi, Akdeniz korsanlarının üssü Berberi-Osmanlı düzeninin parçasıydı; Hasan Paşa ise Venedikli bir mühtediydi, yani başka bir kıyıya savrulmuş bir kimlik. Cervantes bütün bunları gözleriyle gördü, kulağıyla duydu, on kez kaçmaya kalktı, dört kez yakalandı; ve sonunda Don Quixote’a “Esir’in Hikayesi” diye bir bölüm yerleştirdi- orada bir İspanyol askerin Cezayir’deki tutsaklığı, bir Türk kızıyla yaşadığı aşkı, kaçışı anlatılır.
Yani Don Quixote’un yarattığı evrenin içinde, Anadolu kıyılarından Cezayir’e uzanan, Türkçeden İspanyolcaya geçen bir akrabalık ipliği gizliydi baştan beri. Akdeniz hep böyledir; sınırları haritada belirgindir ama hikayeler birbirine örülüdür.
Gerçek şiir coğrafya tanımaz, takvim tanımaz
Rengarenk güller ve kitaplar arasında dolaşırken, bu kutlamanın ortasında, Kul Nesimi’nin müthiş dizelerinin hatırlamamaya imkan var mı? Asırlar önce, bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir dilde, bambaşka bir gelenekte yazılmış ama 23 Nisan Barselona’sını sanki gözüyle görmüş gibi anlatıyor:
Gülden terazi tutarlar/ Gülü gül ile tartarlar/ Gül alırlar gül satarlar/ Çarşı pazarı güldür gül
İşte tam da bu. Barselona’nın 23 Nisan’ı bir Kul Nesimi şiirinin sokağa inmiş halidir. Anadolu’nun bir aşığı yüzyıllar önce söylemiş, Katalonya’nın bir şehri bugün yaşıyor; bu da edebiyatın ve mitoslarımızın o eski sırrını bir kez daha kanıtlıyor: Gerçek şiir coğrafya tanımaz, takvim tanımaz, tek tanıdığı şey insanın gül ile kitabı, aşk ile sözü yan yana koyduğu o kadim harekettir. Beton bloklar arasında ruhunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olan bizler için, bu şehrin yılda bir kez kendine söylediği şiir, hatırlatıcı bir ders: Hikayelerimizi kaybetmediğimiz sürece, kendimizi de kaybetmeyiz.