Metallica grubu Atina’da Olimpiyat Stadyumu’nda 70.000 Yunan dinleyicisine konser verirken Mikis Theodorakis’in Zorba parçasını çalınca yer yerinden oynadı. Gazeteler günlerdir bu olayı yazıyor. Elbette gurur verici bir durum. İşin garibi bu gurura bütün Yunan halkı ve basınının sahip çıkması. Bunu niye önemsiyorum biliyor musunuz? İzninizle anlatayım. U2 ve Bono aynı şekilde Yiğidim Aslanım’la 80.000 kişiyi galeyana getirdiğinde basında kulunuza o kadar çok saldırı oldu ki inanamazsınız. Ne işim varmış orada, niye her taşın altından çıkıyormuşum vs… Oysa bilenler biliyor; son gün beni oraya zorlayarak getirmişlerdi. Bizdeki kutuplaşma klasik ‘’tasada ve kıvançta bir olma’’ halini yok etti. Kadın voleybol takımımıza yapılanlar ortada. Her kutup kendi kabilesine göre kimilerini övüyor, kimilerini yeriyor. Ve sosyal medya muktedire söz edemediği için birbirinin gırtlağına sarılan, nefret saçan insanlarla doldu. Yazık, çok yazık.
“Derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar” sözü var ya; üstümüze biçilmiş bir elbise gibi uyuyor bize. Zaman zaman dünyanın en güzel, en birikimli, en kültürlü bölgelerinden birisinde yaşadığımızı unutup başka kültürlere özeniyoruz. Gerçi son zamanlarda birçok kişide bir Türkiye-Doğu Akdeniz merakı başladı; mutfağımız, müziğimiz, renklerimiz, şivelerimiz yeni baştan keşfediliyor. Ama bir yandan da hızlı “Amerikalılaşma” akımı devam etmekte. Bazı gençler ve aklı evvel zengin takımı Amerikan pop kültürüne tapınmayı ve kendi kültürünü aşağılamayı marifet sanıyor. Geçen gün televizyonun biri, Burgaz hakkında enfes bir belgesel hazırlamıştı. Fon müziği olarak ne kullanmışlardı biliyor musunuz: Alanis Morissette. Yahu Kanadalı kadınla Burgaz’ın ne gibi bir alâkası olabilir diye soracağım ama; bu müzik seçimini modernlikle, çağdaşlıkla falan açıklamaya kalkarlar diye korkuyorum. Hiçbir Yunan televizyonunda böyle bir garipliğe rastlayamazsınız. Kefalonia Adası’nı tanıtan bir belgesele hiçbir yapımcı Amerikan pop müziği koyamaz; aklına bile gelmez böyle bir şey. Ortada açık bir gerçek var. Okumuş yazmış, para kazanmış Türklerin çoğu kendi kültüründen utanıyor, Yunan ise utanmıyor. Bizimkiler ne kadar Amerikalı, İtalyan, Fransız olduğunu kanıtlamaya uğraşırken Yunan aydını; “Kullanmadıklarınızı da bize verin!” diyor.

Karagöz’e de sahip çıkıyor, yalancı dolmaya da, çiftetelliye de! O zaman dünya da bu zenginliği “Yunan medeniyeti” olarak tanıyor. Hiç kimsenin kızmaya hakkı yok. Bu zengin bölgenin kültürü, kim sahip çıkarsa onun olur. Nasıl ki biz bir zamanlar Yemen’den gelen kahveyi ‘Türk kahvesi” yapmıştık; Ege’nin, Orta Doğu’nun, Balkanlar’ın bütün lezzetlerini kendi mutfağımız olarak benimsemiştik; şimdi aynı şeyi Yunanlar yapıyor. Bizde sirtakiye bayılanların çoğu, bu müziğin sirto olduğunu bilmez. Yunan müzisyenlerle tanışmanızı isterdim: Amerika’da Juilliard’ta, Berklee’de eğitim görmüş caz müzisyenleri bile, bütün makamlarımızı bilir. “Ah! Hüzzam, nihavendi, ussaki” diye iç geçirirler. Batı müziğini Doğu müziğinden üstün sayan bir tek Yunan müzisyene rastlamadım bugüne kadar. Buna Manos Hacidakis de dahil, Mikis Thedorakis de, Haris Aleksiyu da, Yorgo Dallaras da! Son olarak geçen kış Atina’da benim besteleri çalan senfoni orkestrasında da durum aynıydı. Hiçbir müzisyenin; “Ben Batı müziği yapıyorum” diye bizim bölgeleri küçük gören bir tavrı yoktu. Tam tersine hayranlık duyuyorlardı. Bana kalırsa kritik bir kavşaktayız: Ya bu zengin kültüre sahip çıkarak onurlu bir biçimde yaşayacağız; ya da Amerika’nın Orta Doğu’daki bir kenar mahallesi olma yolunda ilerleyeceğiz. Türkiye ikinci yoldaki ısrarını sürdürse uğurlar olsun! Biz ömrümüzün sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Türkiye’de bir kesim kendisi olmaktan utanıyor, kabuk değiştirmek istiyor ve Hollywood filmlerinin etkisi altına girerek Amerikalı gibi davranmaya çalışıyor. Bu eğilimin sonuçlarını müzikten lokanta isimlerine, medyaya kadar her alanda görmek mümkün. Genç kuşağın şivesi bile değişiyor ve Türkçeyi Amerikalı gibi telaffuz ederek anlaşılmaz bir hale getiriyorlar. İşin garibi, bunun İslamcı-muhafazakâr olduğu savıyla iş başına gelen bir hükümet zamanına rastlaması. Artık iş yerleri Türkçe tabela asmaya utanır oldu. Gazetelerde her gün boy boy yabancı isimli site ilanları yayınlanıyor. Aslında bu sitelerin isimleri müthiş bir gösterge. İstanbullular artık Vaniköy, Kanlıca, Kadıköy, Şişli gibi isimler taşıyan mahalleler yerine Uphill Court, Burj el İstanbul, Kempinsky, Pelican Hill, Manhattan’larda yaşayacak (!) Bunları belirterek inşaat sahiplerini suçladığım sanılmasın. Ortada ciddi bir eğilim var ki bu iş insanları da mallarını satabilmek için bu yola başvuruyorlar. Sonuç değil sebep önemli. Türkiye süratle geçmişinden kurtulup Orta Doğu’daki bir Amerikan mahallesine dönüşmek ihtiyacıyla kıvranıyor. Paranın üretimden değil jeostratejik konumun yarattığı bazı fırsatlardan kazanıldığı, har vurup harman savurulan, bol eğlenceli ve Amerikan çıkarlarına göre örgütlenmiş bir Ortadoğu cenneti. Yani bir zamanların Beyrut’u gibi. Bu manzara Atatürk’ün hedef gösterdiği “çağdaş uygarlık düzeyi”nden çok Menderes’in bir zamanlar söylemiş olduğu “küçük Amerika” modeline daha uygun ve “her mahallede bir milyoner” sloganına. Doğal olarak her mahallede binlerce yoksul yaratma pahasına. Ama sistem bunun çaresini de buldu nasıl olsa. Giderek yoksullaşan kitleleri dizilerle ve futbolla uyuşturmak.
Ne kadar acı bir duruma düştük.