16 Mart 2026, Pazartesi
13.02.2026 04:30

Korku çağı

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Eskiden “Korkunun ecele faydası yok” der, geçer giderdik. Şimdilerde ise korku, bir yaşam biçimi, bir nefes alma şekli haline geldi. Sadece hayatta kalmaya çalışırken bile, her köşeden fırlayan bir tehditle boğuşuyoruz. Bu toplumsal cinnet gökten zembille inmedi. Temelleri yıllar önce, şiddeti bir “eğlence” ve “estetik” unsuru olarak sunan popüler kültür dalgasıyla, ilmek ilmek işlendi


Bundan yaklaşık kırk yıl önce, henüz metropolleşmenin kültürel ve fiziksel vahşetini tam manasıyla tatmadığımız o “saf” günlerde, genç bir entelektüel (!) fildişi kulesinden şöyle bir fantezi savuruyordu: “İstanbul hâlâ bir metropol değil, çünkü yeteri kadar cinayet işlenmiyor.”

O günlerde bu cümle, büyük şehre duyulan sapkın bir özlemin, Batılı anlamda bir “mega-kent” olma hevesinin hastalıklı ve çocuksu bir dışavurumu gibi gelmişti kulağa. Bugün o gencin fantezisi fazlasıyla gerçek oldu; artık bol bol cinayetimiz, sınırsız şiddetimiz ve her köşe başında pusuya yatmış bir korkumuz var. Ancak o günün “cool” metropol hayali, bugünün toplumsal cehennemine dönüştü.

Sabah uyandığımızda elimizin ilk gittiği o ekran, aslında bir pencere değil; korkularımızın evimize sızdığı bir gedik. Eskiden “Korkunun ecele faydası yok” der, geçer giderdik. Şimdilerde ise korku, bir yaşam biçimi, bir nefes alma şekli haline geldi. Sadece hayatta kalmaya çalışırken bile, her köşeden fırlayan bir tehditle boğuşuyoruz.

Savaş çıkacak diye korkuyoruz. Yediğimiz gıdalar sahte mi, zehirli mi diye korkuyoruz. Trafik magandalarından, market raflarındaki her gün değişen fahiş fiyatlardan korkuyoruz. Bir sosyal medya mesajı yüzünden “İçeri girer miyiz?” endişesi, toplumun üzerine görünmez bir pranga gibi inmiş durumda.

Sokakları dolduran, aynı tornadan çıkmış “tas kafa” tıraşlı, elleri bıçaklı, gözlerinde öfkeden başka bir şey olmayan gençlerden korkuyoruz. Zeytinlerimiz kesilir mi, koylarımız elden gider mi, nehirlerimiz zehirlenir mi diye titriyoruz. İftiradan, dedikodudan, asılsız suçlamalardan korkuyoruz. “Ülke bölünür mü?” sorusu, artık sadece siyasi bir tartışma değil, uykularımızı kaçıran bir varoluş kaygısı.

Şiddetin estetiğinden Epstein iğrençliğine

Bu toplumsal cinnet gökten zembille inmedi. Temelleri yıllar önce, şiddeti bir “eğlence” ve “estetik” unsuru olarak sunan popüler kültür dalgasıyla, ilmek ilmek işlendi. Hatırlıyorum; Paris’te bir sinema salonunda Quentin Tarantino’nun o kan revan filmlerinden biri oynarken, ekranda kafalar kesilip gözler oyulurken, kan fışkırınca salondaki “modern” kitle kahkahalara boğuluyordu. Elleri mısır kutusunda, keyifle popcorn’larını çiğnerken bu vahşeti bir sanat eseriymiş gibi alkışlıyorlardı. Şiddetin bir “stil,” bir “yönetmen dehası” olarak pazarlandığı o yıllarda, vicdanlarımızın nasıl sistematik olarak felç edildiğini kimse fark etmedi.

Aynı Tarantino, bugün insanın kanını donduracak Epstein iğrençliklerini ya da Roman Polanski’nin çocuk istismarını savunurken “Olabilir böyle şeyler, Polanski suçlu değildi” diyebilecek kadar ahlaki bir çöküşün içinde. Şiddeti kutsayan zihin, istismarı da meşrulaştıracak bir kılıfı her zaman bulur. Sanatçıların “stilizasyon” dediği şey, bugün sokaktaki sevgisiz, eğitimsiz ve köksüz gencin elinde bir uygulama rehberine dönüştü.

Bebek arabasından kaçırılan gözler

Eskiden çocuklarımızı bebek arabalarında gezdirirken tanımadığımız insanlar gelir, “Ne güzel yavru, maşallah” diye severlerdi; biz de aynı samimiyetle karşılık verirdik. Kimsenin aklına o çocuğa “hallenecek” derecede sapık, hasta, rezil bir insanın varlığı gelmezdi. Çünkü o zamanlar toplumun üzerinde görünmez ama sapasağlam bir ahlak zırhı, bir mahalle kültürü, bir insanlık onuru vardı. Amerikan popüler kültüründen dalga dalga yayılan o şiddet gösterileri ve uyuşturucu-suç-fuhuş sarmalı, bu toplumsal güveni bir kanser gibi kemirdi.

Bugün TV haberlerinde gördüğümüz o sahneler; derede bulunan bir kadın cesedi, arabada başından vurulmuş iki kişi, öz anasının başını kesip balkondan fırlatan genç katil... Bunlar sadece birer “üçüncü sayfa haberi” değil; o sinema salonlarında alkışlanan, estetik diye yüceltilen şiddetin sokağa inmiş, kanlı ve gerçek halidir. Cehaletin, toplumun kör ve sağır insanlarının yarattığı bu karanlık, bizi kendi gölgemizden korkar hale getirdi.

Şiddet eğlence değildir

Şiddet bir oyun, bir fantezi ya da bir sanat türü değildir. Şiddet; dökülen gerçek kandır, sönen gerçek ocaklardır ve bir toplumun ruhunun iğdiş edilmesidir. Tren kazalarından şarampole yuvarlanan otobüs görüntülerine, telefon dolandırıcılarından hastane faturalarına ve okul paralarına kadar her şey bizi köşeye sıkıştırıyor. Dostlarla bir yemeğe çıkmaktan, çocuğumuzun bir resmini paylaşmaktan bile korkar hale geldik.

Bu “cehennem yolunun” taşlarını biz kendi ellerimizle, o şiddet sahnelerine gülerken, o “metropol fantezilerine” imrenirken döşedik. Şimdi bu suç bataklığında boğulurken soruyoruz: “Ne olacak bizim halimiz?”

Eğer korkularımızın bizi eve hapsetmesine, bizi yalnızlaştırmasına ve birbirimize düşman etmesine izin verirsek, o “metropol hayali” kuranların yarattığı bu devasa mezarlıkta kaybolup gideceğiz. Çıkış yolu, şiddeti her türlü kılıftan (sanat, siyaset, eğlence) arındırarak reddetmekten ve o eski bebek arabası sıcaklığındaki toplumsal güveni, birbirine “insan” olarak bakabilen o saf vicdanı yeniden inşa etmekten geçiyor. Şiddet eğlence değildir; şiddet, insanlığın bittiği yerdir.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Zülfü Livaneli
Zülfü Livaneli