08 Ekim 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
21.08.2026 04:30

Kültürün ortak mirası ve Homeros

Homeros ve Troya hepimizin ortak mirasıdır. Olayın geçtiği yer şu anda üzerine bastığımız topraktır. Troya fiziki olarak buradadır, Homeros ortak şairimizdir. Gezici şair/aşık geleneğinin mensuplarından birisidir. Atatürk’ün kültür tezi de şudur: “Biz bu topraklarda yaşamış bütün kültürlerin tamamının sahibi ve temsilcisiyiz”


UNESCO’da elçilik yaptığım yıllarda bir programımız vardı: Somut Olmayan Kültür Mirası. Biz anıtları, taşları, mücevherleri, toprağın altından çıkanları-ki Türkiye zaten bir açık hava müzesi gibi, kim bilir daha neler var-büyük bir takdirle müzelerde sergiliyoruz. Müzelerde dünyanın kültürünü görüyoruz.

Ama bir yandan da somut olmayan kültür mirası var; bu da nedir? Sözdür, dildir, şiirdir. Dünyada çok savaş yapıldı, ülkeler, beldeler fethedildi; Büyük İskender’in harpleri oldu, İranlılar, Asya’ya gidenler, Çinliler... Ama eğer bunları tasvir eden, şiire geçiren şairler olmasaydı, biz bugün buraları sadece birer kalıntı olarak gezecektik.

Homeros, biliyorsunuz Troya savaşından çok daha sonra yaşıyor; yaklaşık beş yüzyıl sonra. Bugün biz geçmişteki bir savaşı, mesela Konstantiniyye’nin fethini ne kadar hatırlayabilirsek o da o kadar bilebiliyor. Ayrıca o dönemde yaygın yazılı kültürün ve kaynakların mevcut olmadığını da düşünelim. Troya’nın Gılgamış gibi yazılı bir kaynağı da yok. Homeros bu süreçte, kuşaklar boyunca sözlü gelenekle aktarılan efsaneleri, mitleri ve kahramanlık hikayelerini derleyip kendi yüce sanatıyla işleyerek İlyada ve Odisse destanlarını kaleme almıştır. Dolayısıyla anlattığı savaşın doğrudan görgü tanığı değil, yüzyıllar sonraki aktarıcısıdır. Duyduğu bir hikayeyi yeniden yaratarak anlatıyor. Kaleme alıyor. Bu bakımdan şairin katkısı ne kadardır, gerçek ve düş ürünü neresidir bilemeyiz.

Mesela büyük bir şair, elbette bir savaşı bir kadın yüzünden çıkarır değil mi? Troya savaşı, güzel Helen yüzünden çıktı, ülkeler halklar birbirini kırdı. Oysa benim okuduğum başka bazı incelemelerde, bu savaşın Çanakkale’den Gelibolu’ya, Hellespontos’un geçiş ticaret yollarının kontrolü yüzünden çıktığı anlatılır. Ama bu insana çok kuru geliyor tabii, güzel Helen yüzünden çıkması hikâyesi çok daha hoş geliyor.

Fatih Sultan Mehmet ve Homeros bağlantısı

Biliyoruz ki Fatih Sultan Mehmet eski Yunancaya vakıftı; kütüphanesinde Homeros’un, İlyada ve Odisse’nin eski baskıları mevcuttu ve orijinalinden okuyabiliyordu. Birinci dereceden kaynak olan o dönemin Rum tarihçisi Kritovulos’un anlattığına göre, Fatih Sultan Mehmet buraya gelip Akhilleus ve Hektor’un mezarlarını aramıştır. Kritovulos, Fatih’in şu sözlerini aktarır:

“Allah bunca yıl sonra da olsa bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. Düşmanlarını dize getirmek, şehirlerini talan etmek bana nasip oldu. Geçmişte bu toprakları Grekler, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Peleponezliler talan etmişlerdi. Onların soyundan gelenlere hak ettikleri cezayı ben verdim; o zaman ve daha sonraki yıllarda biz Asyalılara yapılan haksızlık benim gayretlerimle telafi oldu.”

Yaklaşık yüz yıl sonra yaşamış olan Fransız denemeci ve filozof Montaigne, kitaplarında Fatih’in Papa Pius’la yazışmalarına yer verir.

İşte bu ortak bir mirastır. Hani şimdi deniyor ya: “Kimin mirası bu, nereden çıktı?” Bu hepimizin ortak mirasıdır. Olayın geçtiği yer şu anda üzerine bastığımız topraktır. Troya fiziki olarak buradadır, Homeros da ortak şairimizdir. Homeros, gezici şair/aşık geleneğinin mensuplarından birisidir, başlatıcısı değil. Bu destanlar söylenirdi, yazılmazdı.

Nasıl Cervantes eski şövalye hikayelerinden derleyerek ve yüksek yeteneğini katarak Don Kişot’u yarattıysa, Homeros da büyük eserini bu tip destanlardan, masallardan, aşıkların-bizim aşıklar gibi gezici halk ozanlarının-söylediği şiirlerden derliyor ve çok büyük bir şair olarak muazzam bir destan yaratıyor. Gerçek ve düş birbiri içinde eriyor.

Mesela tahta at gerçekten var mıydı, yoksa bunu Homeros mu yarattı, bilmiyoruz; ama bazen hayal, gerçekten daha güzel de olabilir. İşte Homeros, ortak bir kültürle bizi çağlar ötesine ulaştırıyor. Sanatın gücü.

Tarihimizde buna benzer başka bağlar da vardır. Bizans’tan söz edilir; oysa o devletin adı Bizans değil, Doğu Roma’ydı. “Bizans” adını eski bir koloniyi öne çıkararak 17’nci yüzyılda bir Alman tarihçi takmıştır. Sırf Roma İmparatorluğu’nu Türkler sona erdirdi dememek için.

1346 yılında Orhan Bey (henüz padişah sıfatı kullanılmıyordu) Doğu Roma imparatorunun kızı Theodora ile evlenmiştir. Düğün de bugün farklı bir şekilde andığımız Silivri’de (Selybmria) yapılmıştır. Bu evlilikte Theodora’nın ölene kadar Hristiyan kalması, din değiştirmemesi şartı da vardır.

Sonra Çaka Bey var; bilirsiniz, meşhur Türk denizcisi. İzmir’i ve adaları fetheden Çaka Bey, Doğu Roma sarayında büyüdüğü için o dili çok iyi konuşan bir bey, aynı zamanda büyük bir komutandı. Çaka Bey, İzmir’de kurduğu güçlü donanmayla Ege adalarını ele geçirdiğinde, İmparator Aleksios onu askeri yollarla tamamen alt edemeyeceğini anlayarak müzakereler başlatmıştı. Çaka Bey bir akşamüstü görüşmelere ara vermek istediğinde Homeros’un İlyada destanından bir dize söyledi: Geceye boyun eğmek zorundayız, gecenin buyruklarına uymalıyız.

Bu dizeyi ezbere okuyarak aslında “Bugünlük görüşmeler bitti” demek istemiştir. Homeros’un kültürü işte bu kadar köklüdür.

Tragedyanın kökeni ve edebi ustalar

Yunancada tragoidia (tragedya) kelimesi, “tragos” (keçi) ve “ode” (şarkı) sözcüklerinin birleşiminden türemiştir ve kelime anlamı “keçi şarkısı” demektir. Bu isim; antik Dionysos şenliklerinde kurban edilen keçilere, koro üyelerinin giydiği keçi postlarına ya da yarışmalarda ödül olarak verilen keçilere dayanmaktadır. Trajediler Homeros’tan yüzyıllarca sonra doğmasına rağmen, onlar da nesnel ve sarsıcı anlatımı benimsemişti.

Homeros, en acıklı olaylarda bile ucuz bir ajitasyona veya ucuz duygu sömürüsüne başvurmaz; olanı biteni büyük bir soğukkanlılık ve nesnellikle, adeta tarafsız bir gözle aktarır. Bu da dramın etkisini katbekat artırır. İlyada’da Hektor’un öldürülüp sürüklenmesinin ardından Truva Kralı Priamos, kılık değiştirerek düşman kamplarına sızar ve oğlunun katili Akhilleus’un çadırına girer. Bütün kraliyet gururunu ve unvanlarını bir kenara bırakarak, daha oğlunun kanı ellerinde olan Akhilleus’un dizlerine kapanır, ellerini öper, oğlunun cenazesini ister.

Hiçbir ağıt, evlat acısını bundan daha iyi anlatamaz.

Atatürk’ün kültür tezi ve vizyonu

Buradan kısaca şuna gelmek istiyorum: Atatürk büyük bir entelektüeldi. Büyük bir asker ve büyük bir devlet adamı olduğunu bütün dünya biliyor; ama o dönemin aynı zamanda büyük bir entelektüeliydi, biliyorsunuz dört bin kitap okumuştu ve bütün bu konulara çok vakıftı. Zaten Selanikliydi ve çok iyi Yunanca biliyordu.

Onun döneminde çok güçlü bir kültür tezi geliştirildi. Bugün de yaşayan bir şeydir bu. Atatürk’ün kültür tezi şudur: Türk dili çok köklü bir dildir. Mesela Kırgızların beş yüz bin dizelik Manas Destanı vardır, o da bir savaşı anlatır. Atatürk bunun farkındaydı.

Ancak kültür tezi “Kendimizi Orta Asya Türklüğüne bağlayalım ya da oradan bir kan bağı bulalım” şeklinde dar bir temele dayanmıyordu; aksine, bu topraklarda gelmiş geçmiş bütün kültürlerin sahipleri olduğumuzu savunuyordu. Diyordu ki:

“Biz bu topraklarda yaşamış bütün kültürlerin tamamının sahibi ve temsilcisiyiz.”

Hitit var, Luvi var, Komagene var, Mezopotamya var, Sümer var ve tabii ki İyonya var. Bunların tümünün birden sahibi biziz demek o kadar büyük ve doğru bir iddiadır ki!

Ben çocukken hiç farkında değildim; götürürlerdi bizi Sümerbank’tan pazen pijamalık alırdık. Neden “Sümerbank“ adını koymuştu? Kafamızda bir Sümer bilinci uyandırmak için: Sümer de sensin, senin geçmişindir, o da sende vardır. Madenlerle ilgili bankaya ne ad verilmişti? Etibank. Neden Etiler, neden Hitit? Başka bir şey diyebilirdi ama var olan kültürün tamamının bugün sahibi olduğumuzu vurgulamak için bunları seçti.

Birleşmiş Milletler’de Atatürk’ü anmak

Bu ay ayrıca 30 Ağustos Zaferi’nin yıl dönümü, kutlu olsun! Amerikalı General Harbord, Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret eder. Uzun konuşmaların sonunda Harbord Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle der: “General, siz Büyük İskender’in doğduğu yerde doğmuşsunuz.”

Mustafa Kemal de ona şu tarihi cevabı verir: “Durun general, burada benzerlik biter. O bütün dünyayı fethe çıktı, bizim ise kendi vatanımızı kurtarmaktan başka derdimiz yok; kimseye saldırmak istemeyiz.”

UNESCO’yu temsilen New York’ta, Birleşmiş Milletler’in büyük salonunda yaptığım bir konuşmada, bu barışçı anlayışın kayda geçmesi için onun iki sözünü özellikle dile getirdim:

“İnsanlık medeniyeti tektir, lakin kolları vardır, dalları vardır.” Bu, bizi düşmanlaştırmak isteyenlerin öne sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” tezini yerle bir eden, insanlığın hâlâ ulaşmaya çalıştığı en yüce amaçlardan biridir. Bunu 100 yıl önce bir general söylemiştir.

“Eğer vatan savunması zorunlu değilse, her savaş bir cinayettir.” Dünya tarihinde başka bir örneği olmayacak şekilde bunu söyleyebilmiştir.

Çünkü savaşın nasıl bir felaket olduğunu çok iyi biliyorlardı. Onlar imparatorluk subaylarıydı; büyük bir imparatorluğun gözlerinin önünde yıkılışını, yok edilişini, parçalanışını bizzat yaşamışlardı. Cephe cephe kan dökerek vatanı kurtarmaya çalışırken bir yandan da düşünüyorlardı: “Nasıl bir devlet olmalıyız ki halkın zihnini cehalete mahkum eden, dış güçlerin bizi bölmesine kapı aralayan bu anlayış bir daha asla tekrarlanmasın?”

İşte bunun cevabı Laik Türkiye Cumhuriyeti’dir.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Zülfü Livaneli
Zülfü Livaneli