Bir zamanlar Türkiye’de büyük tartışmalar hep aynı kelimenin etrafında dönerdi: Laiklik. Anayasa’nın değiştirilemez maddesinde o vardı, darbe bildirilerinde o, mahalle kahvesindeki kavgada da o. Bugün ise tuhaf bir şey oluyor: Aynı meseleyi konuşurken gitgide daha çok insan “seküler” diyor. Gazete köşelerinde, televizyon programlarında, sosyal medyada “seküler kesim”, “seküler yaşam tarzı”, “sekülerleşme” ifadeleri, eski “laik” kelimesinin yerini alıyor. Görünüşte masum, hatta modern bir tercih, bir moda. Oysa bu kelime değişikliği göründüğü kadar masum değil; çünkü iki kavram üst üste konduğunda tam olarak oturmuyor.
Amaç, dini devletin baskısından korumak
İlk bakışta ikisi eş anlamlı sanılır. İkisi de dinle devletin ayrılığına işaret eder, ikisi de dinî otoritenin siyaseti belirlememesi gerektiğini söyler. Ama kökenlerine inince farkları ortaya çıkar. “Sekülerlik” daha çok Anglo-Amerikan dünyasının kavramıdır ve geniş, esnek bir şemsiyedir. En bilinen biçimi olan Amerikan modelinde devlet hiçbir dinle özdeşleşmez, ama dini kamusal hayattan da kovmaz. Orada devlet tarafsızdır; din ise toplumda, sivil alanda, hatta siyasi söylemde serbestçe boy gösterir. Kilise ile devlet arasındaki duvar, aslında dini devletin baskısından korumak için örülmüştür. Yani Amerikan sekülerliği, dinin yokluğu üzerine değil, din özgürlüğü üzerine kuruludur.
Laiklik ise başka bir topraktan gelir. Fransızca laïcité’nin çocuğudur ve Katolik Kilisesi’nin siyasi gücüne karşı verilmiş sert bir mücadelenin izlerini taşır. Fransız laikliği yalnızca tarafsız kalmaz; dini aktif biçimde özel alana iter, kamusal alanı dinî sembollerden ve söylemden arındırmaya çalışır. Devlet burada sadece “ben karışmam” demez; dinin görünürlüğünü düzenler, sınırlar, gerektiğinde denetler. Başörtüsü tartışmaları, okullardaki semboller meselesi, din adamlarının siyasetten uzak tutulması hep bu çizginin ürünüdür. Amerikan modeli dini devletten korurken, Fransız laikliği çoğu zaman devleti ve kamusal düzeni dinden korumaya çalışır.
Türkiye bu ikinci geleneği takip eder. Cumhuriyet, laikliği bilinçli olarak Fransız modelinden aldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu, din eğitiminin devlet eliyle düzenlenmesi, kılık kıyafet düzenlemeleri, dinin kamusal alandaki görünürlüğüne dönük müdahaleler; bunların hepsi dini yöneten, biçimlendiren, denetleyen bir laikliğin işaretleridir. Türk laikliği hiçbir zaman Amerikan tarzı bir “devlet dine karışmaz” anlayışı olmadı; tam tersine devletin dinle çok yakından ilgilendiği bir modeldi.
Kelimeyle birlikte arka planını da ithal ederiz
İşte “seküler” kelimesinin sessiz yükselişi tam da bu noktada anlam kazanıyor. Bir kelimeyi değiştirdiğimizde, çoğu zaman farkında olmadan onun arka planındaki dünyayı da ithal ederiz. “Laik” derken Fransız-Türk geleneğinin devlet-merkezli anlamını çağırırız; “seküler” derken ise Anglo-Sakson dünyasının dini kamusal alandan çıkarmayan anlamını. İkisi aynı kelimeymiş gibi kullanıldığında, ortaya kavramsal bir bulanıklık çıkıyor. İnsanlar “seküler” diyerek aslında ne kastettiklerini bile tam bilmiyorlar: Devletin tarafsızlığını mı, dinin özel alana çekilmesini mi, yoksa sadece “dindar olmayan bir yaşam tarzını” mı?
Laiklikteki yükler sekülerlikte yok
Belki de bu kayma tesadüf değildir. “Laik” kelimesi Türkiye’de yıllar içinde ağırlaştı, siyasallaştı.”Seküler” ise henüz o yüklerden görece arınmış, daha “akademik” duran bir kelime. İnsanların ona yönelmesi anlaşılabilir… Ne var ki bir kavramın yükünden kaçmak için kelimesini değiştirmek meseleyi çözmez; yalnızca üstünü örter. Türkiye’nin laiklikle olan asıl derdi, devletin dinle kurduğu ilişkinin sınırlarının hâlâ netleşmemiş olmasıdır. Diyanet’in bütçesinden imam-hatiplere, başörtüsünden cuma hutbelerine kadar tartıştığımız her konu, aslında “Hangi laiklik?” sorusudur. Bu soruyu “seküler” diyerek geçiştiremeyiz.
Dil masum değildir. Hangi kelimeyi seçtiğimiz, meseleyi nasıl kurduğumuzu belirler. “Seküler”e geçiş, Türkiye’nin kendi tarihsel laiklik geleneğinden uzaklaşıp hiç yaşamadığı bir Amerikan modelinin diline sığınması gibi görünüyor. Oysa bizim gerçekliğimiz Fransız kalıbından çıktı; kavramlarımızı da o gerçekliğe göre konuşmamız gerekir. “Seküler” demek elbette yasak değil; ama onu “laik”in eş anlamlısı sanmak, iki farklı geleneği, iki farklı devlet-din ilişkisini tek kelimede eritmek, düşünmeyi kolaylaştırmaz, tam tersine bulanıklaştırır.
Belki de yapılması gereken, kelimeyi değiştirmek değil, kavramı yeniden düşünmektir. Laiklik neydi, ne oldu, ne olmalı? Türkiye bu soruyu yüz yıldır cevaplayamadı. “Seküler” diyerek daha modern, daha uzlaşmacı göründüğümüzü sanabiliriz; ama kelimenin arkasındaki tarih, kültür ve devlet pratiği bizimle birlikte gelmiyor. Sonuçta iki kavram üst üste konduğunda kenarları taşıyor. O taşan kısım da tam olarak Türkiye’nin, devleti şeriattan korumaya çalışan laiklik ilkesinin tartışmaya açılmış olması.