Lord Byron Yanya surlarına vardığında, aslında sadece yabancı bir coğrafyaya değil, kendi kaderinin çok önceden yazılmış ve mürekkebi henüz kurumamış bir nüshasına adım atıyordu. Tepedelenli Ali Paşa, bembeyaz sakallı bir bilgeyi andırıyordu; ama o yumuşaklığın altında, Byron’ın gördüğü en amansız ve kana susamış tiran yatıyordu
Arnavut dağlarının sert fırtınaları arasında, kartalların bile zor yuva yaptığı kayalık zirvelere yerleşmiş insanlar niye buralara kadar gelmiş diye merak edenler, sonunda cevabı buldular: Korku! Can korkusuydu onları buralara kaçmaya zorlayan. Özellikle de Tepedelen’de kendi egemenliğini kurmuş olan Osmanlı valisi Ali Paşa’nın yüreklere dehşet salan zulmü. Erkekleri Ali Paşa kuvvetlerine karşı çarpışırken ölmüş ya da idam edilmiş bir köyde geride kalan kadınlarla çocukların acıklı hikayesi dolaşır dilden dile. O akla sığmaz zulümleri yapan askerler, dulları da köle yapmak için köye doğru tırmanırken kadınlar sarp derin bir uçurumun kıyısında daire şeklinde dizilip o yörelerde meşhur olan Ali Paşa türküsüyle bir ölüm dansına başlamışlar. Dönerken sırası gelen kendini uçuruma fırlatmış. Bazıları önce çocuklarını atıp sonra atlamışlar ve dans kimse kalmayana kadar devam etmiş. Sonra Ali Paşa türküsü susmuş ama bazıları hala iddia ederler ki o keskin kayaların arasından esen rüzgar zaman zaman bu türküyü fısıldar kulaklara.
1809 yılının bir sonbahar akşamında, bu kanlı coğrafyaya İngiliz aristokrasisinin “lanetli” ve topal şairi Lord Byron ayak bastı. Byron, Londra’nın sisli sokaklarında alacaklılarından ve skandallarından kaçarken, aslında kendi içindeki boşluğu dolduracak bir “mutlaklık” arıyordu. Yanya surlarına vardığında, ayağının ıslak taşlarda çıkardığı her aksak ses, yaklaşan bir yıkımın habercisi gibiydi.
Sarayın ağır meşe kapıları açıldığında, Byron karşısında yaşayan bir mitos buldu. Tepedelenli Ali Paşa, bembeyaz sakalı ve nazik tavırlarıyla bir bilgeyi andırıyordu. Byron, annesi Catherine Gordon Byron’a yazdığı 12 Kasım 1809 tarihli mektubunda bu ilk karşılaşmayı şöyle tarif edecekti:
“Ali Paşa altmış yaşlarında, çok ince hatlara sahip, açık mavi gözlü ve bembeyaz sakallı bir adam. Tavırları bir İngiliz beyefendisinden daha nazik ve yumuşak. Ama bu yumuşaklığın altında, o güne kadar gördüğüm en amansız ve kana susamış tiran yatıyor. Beni bir evlat gibi karşıladı, her ihtiyacımı sordu.”
Byron, bu nazik tavrın ardındaki vahşi kudrete hayran kalmıştı. Batı’nın ipekten örülmüş sahte nezaketlerinden sıkılan şair, Doğu’nun bu “dürüst zalimliğinde” bir tür özgürlük bulmuştu.
Bugün Londra’nın o rutubetli müze odalarında, cam bölmelerin ardında sergilenen sırmalı bir Arnavut yeleğinin kıvrımları arasından hâlâ taze barut ve yasemin kokusu geliyorsa, bunun sebebi tarihin düz bir çizgi değil, kendi kuyruğunu ısıran ve her ısırışta zamanı bir sarmala dönüştüren o kadim yılan olmasıydı. Lord Byron adındaki o lanetli ve soylu şair, Ali Paşa’yı ziyaret etmek için geldiği Yanya surlarına vardığında, aslında sadece yabancı bir coğrafyaya değil, kendi kaderinin çok önceden yazılmış, tozlu raflara kaldırılmış ve mürekkebi henüz kurumuş bir nüshasına adım atıyordu. Byron’ın topal ayağının ıslak taşlarda çıkardığı her aksak ve ritimsiz ses de, yaklaşan mutlak bir yıkımın habercisiydi.
Tepedelenli Ali Paşa, o ak sakallı pir ve kandan beslenen bilge, sarayın ağır meşe kapılarının ardında, sanki asırlardır bu İngiliz şairin gelişini bekliyormuş gibi duruyordu. Gözleri, kış uykusundan yeni uyanmış bir engereğin tekinsiz zekasıyla ve zümrütlerin soğuk parıltısıyla ışıldıyordu. Byron kapılar açıldığında kendisini sadece taştan ve harçtan bir sarayda değil, yaşayan, nefes alan ve her an yutmaya hazır bir mitosun içinde bulmuştu. Belki de bu mitosu, Londra’nın sisli sokaklarında alacaklılardan kaçarken bizzat kendisi yaratmıştı. Sarayın koridorları, gümüş buhurdanlıklardan yayılan efsunlu ışıklarla aydınlanıyor; duvarlardaki nakışlı aslanlar, şairin her adımında sanki yerlerinden fırlayacakmış gibi geriniyordu. Belki de gerçekten hareket ediyorlardı; çünkü bu topraklarda gerçeklik her zaman bir düşle sarmaş dolaş uyur ve hangisinin hangisini doğurduğu asla bilinemezdi.
Paşa, sesi taş duvarlarda bir mağaranın uğultusu gibi yankılanarak, “Hoş geldin ey Lord” dediğinde, Byron bu sesin kulaklarında yıllarca, belki de ömrünün son nefesine kadar sürecek bir yankı bırakacağını hissetti. Paşa, Byron’ın gözlerinde kış ortasında bir ormanda yapayalnız kalmış bir kurdun açlığını ve çaresizliğini gördü; neden burada olduğunu sorduğunda şair, kendi dilinin prangalarından, ipekten örülmüş sahte nezaketlerden kaçtığını söyledi. Londra’da kelimeler birer süstü, burada ise her harf bir çelik soğukluğundaydı. Ama bu cevap, Byron’ın kendi günahlarından, ahını aldığı o kalbi kırık kadınlardan ve peşini bırakmayan skandallardan kaçmak için yüzüne taktığı o meşhur maskelerden sadece biriydi.
Paşa, Byron’ı tarihin sessizce karara bağlandığı o karanlık ve buhur kokulu dehlize çektiğinde, masada Napolyon Bonapart’ın mühürlü mektubu duruyordu. Korsikalı asker, Yanya Aslanı’na Adriyatik kıyılarını ve hayal edilemez zenginlikleri vaat ederek Osmanlı’ya ihanet etmesini öneriyordu.
Paşa, imparatorlukların kaderini değiştirecek o kağıdı bir mum ateşine tuttu. Kağıt alev alırken Byron’ın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:
“Napolyon bir fırtınadır, gelir geçer; ama bu vahşi kayalar ve benim kinim sonsuzdur. İstanbul benden sadakat bekler, Napolyon ise dünyayı vaat eder. Oysa ben sadece kendi öfkemin dilini bilirim.”
Bu sahne, şairin ruhundaki bastırılmış karanlık kahramanı uyandırdı. Bu ilhamla yazdığı Korsan (The Corsair) şiirinde şu dizeler döküldü:
“Koyu mavi denizin sevinçli suları üzerinde / Düşüncelerimiz sınırsız, ruhlarımız özgür / İmparatorluğumuzu gözden geçir, evimizi seyret!”

Bir gece vakti Paşa, şairi Pamvotis Gölü’nün kıyısına çıkardı. Ay ışığının suya vurduğu yerde, bir gecede “iffetsizlik” bahanesiyle boğdurttuğu on yedi genç kadının hikayesini anlattı. Göl, Paşa’nın mutlak iradesinin bir kanıtıydı. Byron, suyun yüzeyinden yükselen hayali elleri görür gibi oldu.
Bu dehşet dolu hikaye, şairin Gavur (The Giaour) şiirindeki o sarsıcı mısralara dönüştü:
“Battı ve sular kapandı başının üstünde / Sanki körfezin dalgası onu yatağına taşımış gibi / Ama kıyıdan yükseldi çaresizliğin çığlığı / Doğduğu cennetin son solan parıltısı.”
Byron için vahşet, eğer estetik bir kudretle birleşirse bir sanat eserine dönüşüyordu. Paşa’nın tiranlığı, Byron’ın melankolisiyle bütünleşerek yeni bir edebi türün, Byronik Kahraman’ın temellerini atıyordu.
Vedalaşma vakti geldiğinde, Paşa ona altın işlemeli bir Arnavut yeleği sundu. “Bunu giy Lord” dedi, sesi artık bir kehanetin ağırlığını taşıyordu, “Senin sonun kalemle değil bayrakla olacak. Benim başım bir gün İstanbul’da gümüş bir tepside sergilenecek; senin kalbin ise bu dağların öte yanındaki bataklıklarda çürüyecek.”
Byron yeleği giydiğinde, kumaşın içindeki dikişlerde Paşa’nın sinsi ve ölümsüz gülümsemesinin saklı olduğunu hissetti. Bu yelek bir hediye değil, bir miras, bir lanetin ilk tohumuydu. Bu anlar, şairin “Childe Harold’s Pilgrimage” adlı eserinde Arnavutluk topraklarına ve Paşa’ya yazdığı övgülerle ölümsüzleşti:
“Arnavutluk toprağı!/ Gözlerimi sana çevireyim,/ Sen ki vahşi adamların sert hemşiresisin!/ Arnavutların çocukları vahşidir, ama eksik değildir erdemlerden./ Hangi düşman gördü sırtlarını? /Kim savaşın yorgunluğuna onlar kadar dayanabilir?”
Ve Paşa’ya övgü dolu savaş şarkısı:
“Hatırla Preveze’nin düştüğü anı,/ Yenilenlerin çığlıklarını, fatihin haykırışını; /Peygamberimizin günlerinden beri / Hilâl görmedi Ali Paşa gibi şanlı bir beyi.”
Yıllar sonra, 1816’da İsviçre’deki Villa Diodati’de yağmur kıyamet gibi yağarken Byron, Mary ve Percy Shelley’ye Yanya’daki canavarı, Ali Paşa’yı anlatmıştı. Mary, bu mutlak yalnızlık ve dehşetten öylesine etkilenmişti ki, Frankenstein’ın canavarını Paşa’nın ruhuyla yoğurmuştu. Günlüğüne, “Lord Byron bize bir Türk vezirinden bahsetti, o bir insan olamaz, parçalardan birleştirilmiş bir dev, Byron o adamın ruhunu giymiş gibi” diye yazmıştı. Byron ise aynı odada yeleğiyle otururken “Manfred”i kaleme alıyordu:
“Sevincim vahşetteydi/ solumak buzlu dağın zirvesindeki sert havayı,/ Kuşların yuva kurmaya cesaret edemediği, böceğin kanat çırpamadığı yerde/… Gençliğimden beri/ Ruhum insanların ruhlarıyla yürümemiştir.”
1822 yılında kehanet saat gibi işlemeye başladı. İstanbul’a isyan eden Ali Paşa, bir manastırın küçük odasında kuşatılmışken, yaşlı bedenine rağmen son ana kadar vuruştu. Teslim olması karşılığında verilen sözler tutulmadı; göğsü kurşunlarla delik deşik edildi. Son emri, güzelliğiyle güneşi kıskandıran sevgilisi Yunan Vasiliki’nin öldürülmesiydi; çünkü onun bir başkasının eline geçmesine tahammül edemezdi. Vasiliki, Yanya’nın o acımasız dağlarında, Paşa’nın iradesiyle gölün sularına bırakılan kadınlarla aynı kaderi paylaşan, masum bir ruhun son çığlığıydı. Paşa’nın o heybetli, beyaz sakallı başı kesilerek bozulmaması için bir bal küpüne konuldu ve İstanbul’a gönderildi. Bedeni ise Yanya’da gömüldü. Sultan Mahmud, gümüş bir tepsinin üzerinde kendisine sunulan o kesik başa bakarken, bir devrin değil, bir efsanenin bittiğini anladı.
İki yıl sonra, 1824’te Byron, Mesolongi’nin sıtmalı bataklıklarında ateşler içinde kıvranırken, sayıklamaları arasında hep o gümüş tepsiyi ve Paşa’nın gözlerini gördü. “Benim kalbim de o tepsiye sığacak mı?” diye haykırdığında, dışarıda kıyameti andıran bir gök gürültüsü koptu. 19 Nisan akşamı can verdiğinde, naaşı çürümesin diye bir alkol fıçısının içine konuldu. Avrupa’nın en büyük romantik şairi, vatanına bir salamura gibi dönmüştü. Westminster Abbey onu bir günahkâr olduğu gerekçesiyle reddedince, küçük bir kiliseye, yanına Paşa’nın hançeri ve son mısraları konularak defnedildi. Arkadaşı Hobhouse, tabutuna son toprağı atarken Byron’ın şu sözlerini hatırlamıştı: “Zincirlerim kırıldı, ruhum o sarp dağlardadır.”
Bugün Londra’daki müzede o sırmalı yeleğe yakından bakarsanız, kumaşın dokusunda hâlâ Paşa’nın barutuyla Byron’ın parfümünün, kanla mürekkebin, zaferle yenilginin o tuhaf karışımını hissedersiniz. Biri başını kaybetmişti, diğeri kalbini; ama ikisi de tarihin o muazzam ve alaycı sahnesinde, aynı altın ipliklerin arasında sonsuza dek mühürlenmişlerdi.
Lord Byron’ın şiirleri İngiltere’de okunur ama Arnavut dağlarında şiirden çok ağıt ve halay vardır ve o vahşi kayalıklarda Ali Paşa’nın ardından yakılan halk ağıdında yanık bir klarnet eşliğinde söylenen şu türkü yankılanır.
“Baş İstanbul’da ey/ Beden Yanya’da/ Yatırdılar Ali Paşa’yı ey/ Ey Paşa yatırdılar seni…”
Bu hikaye aslında hiç bitmedi; çünkü her şey o sonbahar akşamında başlamamıştı ve her şey o bataklıkta sona ermemişti. Ali Paşa’nın isyanı Osmanlı ordusunu yıllarca meşgul ederek Yunan bağımsızlık savaşının başarı kazanmasına katkıda bulunmuştu. Belki de adamlarına öldürttüğü karısı Yunan Vasiliki’ye ödediği bir borçtu bu.
Hikayeler döngüseldir; sönmezler, sadece yeniden başlamak için bir hafızanın onları tetiklemesini beklerler. Ve o hatıralar, belki de en gerçek olanlardır. Çünkü gerçeklik her zaman bir kurgu, bir anlatıdır.