16 Mayıs 2026, Cumartesi
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
27.03.2026 04:30

Osmanlılar Avrupa’da

Orta Asya, Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa kimlikleri arasında savrulmakta olduğumuz için, Osmanlı’nın Avrupa ile ilk gerçek karşılaşmasını Kaplanın Sırtında romanımdan alıntılarla birkaç hafta anlatmayı uygun gördüm. Umarım hoşunuza gider
A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

II. Abdülhamid anlatıyor: Her zaman küçük görülen Avrupa‘nın önemi artmıştı artık. Oradan gelen haberleri daha dikkatli izliyor, anlatılanlar karşısında hayrete düşüyorduk. Tarihte ilk kez, bizim hakkımızda ne düşündükleri önem kazanmıştı. Eskiden “gavur”un fikirlerine hiç aldıran olmaz, bize barbar demelerine ise gülüp geçilirdi. Nasıl olsa herkes asıl barbarların Haçlı Seferleri’yle Doğu’ya gelenler olduğunu bilirdi. Latin barbarlar, Konstantinopolis‘i bile mahvetmişlerdi, rahmetli büyük dedem şehri ayağa kaldırmak için yıllarca imar faaliyetlerinde bulunmuştu. Ne var ki son zamanlarda duyduğumuz gelişmeler, gördüğümüz yabancı dergiler, tasvirler Avrupa’nın artık bambaşka bir yer olduğunu gösteriyor, bizde de merak uyandırıyordu.

İşte tam o günlerde Fransa İmparatoru III. Napolyon’dan amcama bir davet geldi. Haşmetli İmparator Paris’te açılacak bir dünya sergisi dolayısıyla Osmanlı İmparatoru Abdülaziz’i memleketine davet ediyordu. Bu davet o kadar büyük bir heyecan yarattı ki anlatmam mümkün değil. Yabancı büyükelçiler saray koridorlarını, bekleme odalarını doldurarak gergin fısıldaşmalarla kulis faaliyetine giriştiler. Böyle bir seyahate en çok Rus çarlığı karşı çıkardı ama zaten amcamın Paris’e gitmeyeceği düşünülüyordu. Osmanlı sultanları kaç asırdır fethettiği topraklar dışında hiçbir yere ayak basmamıştı. Hatta kendi toprakları olan Kudüs’ü bırakın, kutsal Mekke’ye hacca gitmemişti. Bu yüzden amcamın bu geleneği bozup da Fransa’ya gideceğine kimse inanmazdı. Sonunda olmaz denilen şey oldu. Artık Âli Paşa ve Fuad Paşa mı ikna etti; amcam bu kadar anlatılan göklere çıkarılan gavur alemi ne mene bir şeymiş, fani dünyada ölmeden göreyim mi dedi bilmem ama bir gün zat-ı şahanelerinin Fransa’yı ve İmparator Napolyon’u ziyaret edeceği haberi Osmanlı mülküne bomba gibi düştü. Zaten bir Avrupa hayranı olan birader Murad tepkisini o zaman gösterdi işte. “Ah,” dedi, “Pehlivan amcam orada neler yapacak acaba, ne potlar kıracak.”

İkimiz de amcamın bizi kesinlikle götürmeyeceğinden emindik ve Avrupa’yı göremeyeceğimiz için üzgündük ama beklediğimiz gibi olmadı. Ertesi gün saraydan gelen talimat, bizim de seyahate dahil edildiğimizin müjdecisiydi. Murad, ben ve amcamın oğlu Yusuf İzzeddin yani üç şehzade amcamla birlikte gidecektik. Bize rüya gibi gelen ve hemen hayaller kurmamıza neden olan şaşırtıcı davetin nedenini daha sonra anlayacaktık. Âli Paşa “Şehzadeleri de yanınızda götürün” demiş. Allah razı olsun paşadan, ne dualar ettik adamcağıza. Aslına bakarsanız, amcamın tahtına oturmak aklımızdan bile geçmezdi. Asırlardır tahttakileri devire devire, öldüre öldüre öyle bir korku ortamı yaratılmış ki kimsenin kimseye güveni kalmamış. Bazen biraderle ailemizin kanlı tarihini konuşur ve “Aman” derdik, “Ne taht olsun, ne de bu belalar. Hayatın tadını çıkarmak varken...”

Artık 19’uncu yüzyılın değişen zihniyetine layık, modern kişiler olarak yaşamalıydık. Geçmişin tahtla ibrişim urgan arasında sallanıp duran kanlı sarkacını çok iyi bilen iki şehzade olarak birbirimizi kandırmıyor, içimizden gelenleri söylüyorduk. Tahtın üstünde kılıçlar dikine duruyordu ve herkesin bildiği gibi kılıçla her şey yapılır ama üstüne oturulamazdı.

Abdülaziz 1867’de Sultaniye yatıyla Fransa seyahatine çıktı.

İstanbul’a şan ve şeref içinde dönerlerdi

Yirmi dört yaşındaydım ve Avrupa’yı görme fırsatı doğmuştu; inanılmaz bir şeydi bu, bir mucizeydi.

Dediğim gibi Avrupa, hakir görülen, küçümsenen, beğenilmeyen bir “gavur diyarı”ydı, ekonomileri ise “gavur parasıyla beş kuruş etmez” sözünü hak edecek kadar zayıftı. Padişahlar sık sık “küffar üzre” savaşa giderler; Viyana’ya kadar uzanan geniş ülkeleri, ovaları, kaleleri zaptederek İstanbul’a şan ve şeref içinde dönerlerdi. Oralara yolu düşen bir elçi, gösterilen muamele karşısında sinirlenerek görevini yarıda bırakıp İstanbul’a dönmüştü. Kötü muamele ise elçiye bir oda orkestrası dinletmeleri ve yemek olarak da nadide deniz ürünleri ikram etmeleriydi. Bu davranışlar karşısında kendisini hakarete uğramış hisseden elçi, davet sahibi asillere “Bre edepsizler! Bana utanmadan muzahrafat, börtü böcek, ikram edersüz, gıy gıy gavur kemençesi çalarsuz; ben de memlekete dönüp mehterhanemi döğdürüp mis gibi koyun eti yemez müyüm?” diye celallenerek çıkıp gitmişti. Ne var ki zaman her şeyi değiştirmiş, Avrupa’dan gelen ilerleme haberleri, gidip gelenlerin anlattıkları, The Illustrated London News ya da Le Monde Illustre gibi dergilerdeki çizimlerde görünen şatafat, yavaş yavaş Osmanlı’nın özgüvenini sarsmaya başlamış, Avrupa modasının karşı konulmaz rüzgarı bu mistik şark diyarını da etkisi altına almıştı. Özellikle İstanbul’da bir Frenk modasıdır alıp başını gitmişti. Bu modadan en çok etkilenen de saraydı.

Seyahat kesinlik kazanınca hem Avrupa’da hem İstanbul’da büyük bir heyecan yaşanmaya başladı. Birçok büyük şirket, bu geziden mümkün olduğu kadar yararlanmak için lobi faaliyetlerinden, Fransa’da verilecek büyük davetlere kadar bir yarış içine girdiler. Amcam bu özel davetlerden sadece Vale dö Kristal’i şereflendirmeyi kabul etti. Büyükelçiler ve çeşitli ruhani liderler Padişah’ın sağ salim gidip gelmesi için dualar ettiler. Rum Patriği, Padişah’ın huzurundan mahrum kalacakları için üzüntülü olduklarını ama çok başarılı geçeceğine emin oldukları bu seyahatten doğacak faydaları düşünerek teselli bulduklarını belirtiyordu. O sırada Yahudi cemaatinin Padişah’a çok bağlı olan hahambaşı yıldız falı bakarak bir kehanette bulunmuş ve “Eğer hünkâr bu Avrupa seyahatinde yasak meyveyi yemezse her şeyin yolunda gideceği”ni bildirmiş. Bu fal da Padişah’ın annesi Valide Sultan’ın merakını mucip olmuş. Neyse ki Fuad Paşa Valide Sultan’a “Yasak meyvenin, Padişah’ın huzurunu bozabilecek siyasi meseleler olabileceğini ama hiç merak buyurmamalarını, kendisinin zat-ı şahanenin hep yanında olarak onun huzurunu temin edeceğini” söyleyerek onu rahatlatmış.

Gemiye binmek için sabırsızlanıyorduk

Derken hariciye nezareti zat-ı şahanenin 21 Haziran 1867 günü hareket buyuracaklarını, 28 Haziran’da Tulon’da karaya çıkıp Fransa mülkünü şereflendireceklerini bildirdi.

O günü hiç unutmadım. Cuma selamlığı Ortaköy sahilindeki şaheser camide yapıldı. Amcam kır atının üzerine iri gövdesiyle, nişanlarıyla, kıyafetiyle, alay alay gelmiş halkını selamlayarak camiye girdi, namazdan sonra saraya döndü. Biz hazırdık ve gemiye binmek için sabırsızlanıyorduk. Amcam da geciktikçe gecikiyordu. Rus Çarı’nın oğlu Aleksey, Olga vapuruyla İstanbul’a gelmişti. Padişah onunla ve maiyetinde gelen General İgnatiyef’le görüşüyordu, ziyaret beklenenden uzun sürmüştü.

Nihayet saat dörtte Boğaz’ın iki yanından top atışları duyulmaya başlandı. Sarayın önündeki firkateynlerden yapılan salvolar, saltanat kayığının saraydan yola çıktığını, zat-ı şahanenin İstanbul’dan ayrılmak üzere olduğunu belirtiyordu. Biz zaten yerlerimizi almış, dairelerimize yerleşmiştik. Amcam altın yaldızlı saltanat kayığı ile geldi ve görkemli Sultaniye yatına bindi. Boğaz’ın masmavi suları üzerinde hafif rüzgarla sallanan Sultaniye yatı hünkâr ve maiyetini ağırlıyordu. Pertevniyal yatı hizmetlilere ve gerekli malzemeye ayrılmıştı. Ayrıca Osmaniye ve Orhaniye adlı iki uskurlu firkateyn ile Fransa Sefiri M. Bure’nin bindiği Forbin yatı da Padişah’a eşlik ediyordu.

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.

Zülfü Livaneli
Zülfü Livaneli