Osmanlı’nın Avrupa ile ilk gerçek karşılaşmasını Kaplanın Sırtında romanımdan alıntılarla anlatmaya devam ediyorum. II. Abdülhamid anlatıyor: Ulema takımı “Al-i Osman sultanının ayağı Darü’l harp toprağına basamaz” diye tutturmuştu. Sonunda kurnaz saray mabeyincileri bir çözüm üretti. Padişah’ın ayakkabılarının altına ayrı bir bölüm yapıldı ve İstanbul toprağıyla dolduruldu. Böylece koskoca ülke büyük bir sorundan kurtulmuş oldu…
Amcam Darü’l-harp ülkelerine ayak basan ilk sultan olmak istemiyordu. Hiç niyeti yoktu böyle bir şeye. Ama Balkanlar, Mısır, Girit gibi birçok Osmanlı eyaletinde huzursuzluklar artmış, bağımsızlık mücadeleleri baş göstermişti. Üstelik bu kargaşanın büyük devletler tarafından kışkırtıldığı konusunda da güvenilir istihbarat geliyordu. Bu durumda III. Napolyon’un davetini bahane ederek Fransa’ya, İngiltere’ye gidip onlarla yeni anlaşmalar yapmak, bu büyük devletlerden Rusya’nın aleyhteki faaliyetlerini durdurmalarını istemek çok mantıklıydı. Ne var ki her işe burnunu sokan ve her konuda ahkâm kesen ulema takımı, “Al-i Osman sultanının ayağı Darü’l-harp toprağına basamaz” diye tutturmuştu. Halkın yanlış yönde etkilenmemesi için bu engelin aşılması gerekiyordu. Sonunda kurnaz saray mabeyincileri bir çözüm üretti. Padişah’ın ayakkabılarının, çizmelerinin altına ayrı bir bölüm yapıldı ve İstanbul toprağıyla dolduruldu. Böylece koskoca ülke büyük bir sorundan kurtulmuş oldu. Padişah gavur toprağına ayak basmayacaktı; ayağının altında hep Osmanlı toprağı olacaktı. Murad’la ben bu saçmalığa sadece gülüyorduk. Nelerle uğraşıyorlardı!
Filo İstanbul’dan ayrılırken iki yakaya birikmiş halkın kulakları sağır eden tezahüratını, kalelerden ve fırkateynlerden atılan topların yarattığı müthiş tarrakayı kelimelerle anlatmam mümkün değil. Amcamın bu maceraya kalkıştığı için endişeli olduğunu biliyordum ama durumu hiç belli etmeden büyük bir sultan olarak halkını selamladığını görmek ilginçti doğrusu.
Çanakkale Boğazı’ndan geçerken de aynı şenlikler yeri göğü inletti. Asıl sorun iki gün içinde baş gösterdi; fırtına başladı. Sultaniye’nin kaptanı Gamsız Hasan Bey günlerdir, Akdeniz fırtınaları başlamadan önce yola çıkılması konusunda sarayı ikna etmeye çalışıyordu. Ama zavallı kaptanın korktuğu başına gelmiş ve filo fırtınaya yakalanmıştı. Gemi boyuna çıkan azgın dalgalarla kabaran Akdeniz, Sultaniye’yi ceviz kabuğu gibi sallıyor; burnu bir batıp bir çıkan geminin savruluşu bütün yolcuların midesini ağzına getiriyor, kimi kusuyor, kimi küpeşteye tutunuyor, velhasıl herkes perişan bir halde başının çaresine bakmaya çalışıyordu ki amcamın haşmetli gövdesiyle güvertede belirdiğini ve ateş çakan gözlerini kaptana dikerek gür sesiyle haykırdığını duyduk: “Tez durdurasın bunuu!” diyordu. “Bu sallantıyı hemen durdur. Yoksa sen bilirsin.”
Zavallı kaptan bir yandan fırtına, bir yandan da padişahın gazabına uğrama korkusuyla kireç gibi bembeyaz kesilerek korkudan yere yığıldı. O sırada dev bir dalga gelip padişah dahil hepimizi sırılsıklam etmeseydi, amcam pehlivan gövdesiyle kaptanı tuttuğu gibi denize atacak diye korkmuştuk. Neyse ki en zeki devlet adamımız Dışişleri Bakanı Fuad Paşa, hünkârı dairesine gitmeye ikna etmeyi başardı. Saray hekimi, hünkârın sinirlerini yatıştıracak bir iksir tertip ederek onun uzun bir uykuya dalmasını sağladı. Amcam ertesi sabah uyandığında fırtına dinmiş, deniz sütliman olmuştu. Böylece yolculuğun daha başında büyük bir varta atlatılmış ve Padişah, emrinin yerine getirildiğine inandırılarak kaptanın kuşça canının kurtulması sağlanmıştı.
Bundan sonra yolculuk sorunsuz geçti denebilir. Napoli’ye vardığımızda üç gün mola verdik ama karaya çıkmadık.
Fuad Paşa’ya geri dönme talimatı verdi
Bir hafta sonra Tulon’a vardığımızda Fuad Paşa’yı yine bin bir güçlük içine sokacak bir olay meydana geldi. Tulon limanında Fransızlar, padişahı karşılamak için akla ziyan bir tören düzenlemişlerdi. Şehrin kadınlı erkekli bütün asilleri en güzel giysilerini giyerek limanı doldurmuşlardı. Kadınlar güneşten korunmak için rengârenk şemsiyelerle gelmişlerdi. Erkeklerle bir arada olmaları bizi şaşırtsa da Avrupa hayatının böyle olduğunu duyduğumuz için fazla üstünde durmamıştık. Limanda büyük, muhteşem bir tak hazırlanmış olduğunu ve her yerde Osmanlı bayraklarının dalgalandığını görmek ister istemez göğsümüzü kabarttı.
Amcamı yüz gemi karşılıyordu. Bu sırada ardı ardına top atışları başladı. Yüz gemiden atılan topların cehennemi gürültüsü şehrin ölülerini bile ayağa kaldıracakmış gibi kıyamet gününü andırır bir dehşet duygusu yaratıyordu. Amcam gemiden inmek için atışların bitmesini bekliyordu, bizler de arkasına dizilmiştik. Top sesleri bir türlü dinmek bilmiyordu. Amcam bekledi, bekledi; sonra kaşlarını çatarak Fuad Paşa’ya baktı. Yüz bir pare top atılacağı hiçbirimizin aklına gelmiyordu ama belli ki öyle olacaktı. Zaten Avrupa’ya kuşkuyla bakan ve her an kötü bir sürpriz beklemekte olan amcam, nedense kendisiyle alay edildiği düşüncesine kapıldı; yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilerek Fuad Paşa’ya geri dönme talimatı verdi. O anda güvertede bulunan herkesin kanı dondu. Murad’la endişe içinde birbirimize baktık. Ağabeyim dudağını ısırıyordu. Bu kadar muazzam bir karşılama törenini reddedip nasıl geri dönülürdü? Ama padişah iri gövdesini tir tir titreten bir öfkeye kapılmıştı. Zavallı Fuad Paşa yolculuk boyunca karşılaşacağı ve halletmek zorunda kalacağı krizlerin ikincisini yaşıyordu. Zavallı adam zaten kalp hastasıydı; bu kadar krize o hassas kalbi nasıl dayanacaktı bilmem. Allah’tan sıra dışı bir zekâya ve kültüre sahip olduğu için buna da hemen bir çözüm buldu. Top sesleri arasında padişaha sesini zor duyurarak Tulon’un bizim tarihimizde çok önemli bir yeri olduğunu, bu yüzden karşılama merasiminin en yüksek düzeyde düzenlendiğini anlattı. Biz bunları bilmiyorduk. Fuad Paşa’nın güvertede anlattıklarından ve daha sonra ondan daha ayrıntılı dinlediklerimizden öğrendiğimiz kadarıyla Fransa Kralı I. Fransuva, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na karşı giriştiği savaşları kaybedince Şarlken tarafından Madrid’de hapsedilmiş. Oradan, büyük atamız Sultan Süleyman’a ulaşmanın yolunu bulan Fransuva ya da validesi ondan yardım istemiş, koruma talep etmiş. Bu isteği kabul eden dedemiz de Barbaros komutasındaki donanmayı göndermiş. Donanmamız I. Fransuva’yı Şarlken’in elinden kurtardığı için Tulon’da çok büyük şenliklerle karşılanmış ve otuz bin leventle o yıl orada kışlamış. Tulon’un katedrali camiye çevrilmiş, Osmanlı parası kullanılmış. Bu olaydan üç yüz yirmi dört yıl sonra Osmanlı gemilerini Tulon’da görmenin yarattığı heyecan bundan dolayı imiş. Fuad Paşa’nın anlattıkları, döktüğü diller Padişah’ı biraz yumuşattı. O sırada zaten top sesleri de kesildi ve sahildeki orkestra amcamın bizzat bestelediği eserleri çalmaya başladı. Bu davranış hepimiz için çok hoş bir sürpriz oldu ama sanırım en çok amcamı memnun etti. Çünkü on yaşındaki oğlu Yusuf İzzeddin, “Bunlar sizin besteleriniz değil mi?” diye sorunca yüzüne yayılan geniş gülümsemenin saklayamadığı bir gururla “Evet evladım” cevabını verdi.
Her yer ve herkes temizdi, şıktı, bakımlıydı. Herhalde, dedik, şehrin ileri gelenleri olduğu için böyleler. Amcam büyük üniformasını giymişti. Bizler de arkasındaydık. Fuad Paşa akıcı Fransızcasıyla tercümanlık yapıyordu. Buna çok memnun oluyordum çünkü bize Fransızca konuşma mecburiyeti yüklemiyordu. Murad’ın Fransızcası benden kat kat ileriydi. Tulon’dan kırmızı beyaz çiçekler ve yeşil defne dallarıyla süslenmiş imparatorluk trenine bindik. Yol boyunca güzel ovaları, üzüm bağlarını, son derece hoş bir mimariye sahip şehirleri, kasabaları, muhteşem katedralleri ve bizi selamlayan halkı izleyerek Paris’e vardık.
Liyon Garı ana baba günüydü; iğne atsan yere düşmeyecek haldeydi. Amcam trenden inip platforma ayak bastığında Fransa İmparatoru III. Napolyon hazretleri hızlıca yanına geldi. Doğu’nun sultanı ve dünya Müslümanlarının halifesiyle imparator el sıkıştılar. İşte kırk yedi gün sürecek olan rüya o anda başladı. İki imparator üstü açık saltanat arabasına binmişlerdi. Bütün Paris sokaklardaydı, “Vive le Sultan!” diye bağırıyorlardı. Neredeyse bütün şehir bizi görmeye çıkmıştı. Sonradan öğrendik ki Osmanlıları kimi Çinliler gibi, kimi siyahiler gibi gözlerinde canlandırıyorlarmış. Tezahüratları gökyüzünü tutmuştu. Nereye bakacağımızı şaşırmıştık. Paris’in büyük binaları, geniş bulvarları, iki sıralı kestane ağaçları, kafeler, kadınlı erkekli insanlar bir masal âlemine geldiğimiz duygusu yaratıyordu. Alay-ı vala ile Tuileries Sarayı’na geldik ve orada bizi İmparatoriçe Öjeni karşıladı. Genç ve güzel bir kadındı. Üzerinde ince beline tam oturan, dar, güzel ve yuvarlak hatlarını saklamayan şık bir giysi vardı. Daha önce Paris dergilerinin kapaklarında gördüğümüz çizimlerde, kar beyazı göğüslerini, sadece bize değil, kadını kafes arkasında tutan bütün Şark’a meydan okurcasına gözümüze sokan giysilere bürünürdü; ama bu sefer Müslüman Sultanı’nı karşılamak için kapalı giyinmeyi tercih etmişti. Amcamı zarif bir reveransla karşılayan İmparatoriçe’ye hayran kalmıştık. Amcam da bizi hayretten hayrete düşürerek tam bir Fransız centilmeni gibi İmparatoriçe’nin kuğudan ak küçük elini tutup dudaklarına götürdü. İmparatoriçe’nin elini öpmedi ama dudaklarının ısısını duyuracak kadar yaklaştı. Zaten böyle öpmek gavurlarda kibar ve asil bir adetmiş. Eli alıp şapır şupur öperek alnımıza götüren biz nereden bilecektik bunları. Haksızlık etmeyeyim; belki de Murad bilirdi. Zaten Osmanlı şehzadesinden çok bir Avrupa prensine benzerdi o. Zevkleri de öyleydi.