Yakın zamanlara kadar Türkiye’nin özeti bir iftar sofrasıydı; dedenin duasının, babaannenin Cumhuriyet’e sadakatinin, farklı kimliklerin ve hayat tarzlarının buluştuğu o ortak payda… Fakat o sofra, ithal kavramların diliyle parçalandı; eleştiri yerini imhaya bıraktı. Bizi soframızdan, birbirimize olan bakışımızdan ve ortak dualarımızdan vurarak dağıtmaya çalıştılar
Zihnimin bir köşesinde hiç eskimeyen, renkleri solmayan, adeta kokusu burnumdan gitmeyen bir tablo asılı durur. Gün batarken, huzur ortamında kurulmuş bir aile sofrası... İftar saati gelip çatmış, komodinin üstündeki emektar radyodan mistik bir ney sesi yayılıyor; az sonra mikrofona yaklaşan spiker tok sesiyle umut veren sözler söylüyor. Türkçesi o kadar duru, o kadar özenli ki, her cümlesi bir temenni değil, adeta bir şifa gibi akıyor. Herkese iyilikler diliyor, toplumun her bireyini aynı iyi niyet dairesine davet ediyor.
O sofrada kimler yok ki? En başta, hayata karşı duruşu bir kale gibi sağlam olan bir dede, onun yanında her daim denge unsuru olan babaanne, baba, anne, amca, yenge ve çocuklar... Küçükler henüz oruç tutacak yaşta olmasa da, sırf o sofranın kutsiyetine, o ortak bekleyişin asaletine duyulan saygıdan dolayı kıpırdamadan topun patlamasını bekliyor. Derken uzaklardan o “güm” sesi geliyor. Şehrin camilerinden ezan sesleri yükselmeye başladığında, dede derin bir nefes alıp, “Allah kabul etsin” diyerek sofranın bereketi üzerindeki ilk mührü açıyor. Büyükler önce ya bir zeytin tanesi ya da bir hurma alıyor; midesi kazınan çocuklar ise o dumanı tüten, iştah açan taze pideden sabırsızca parçalar koparıp yemeklere dalıyor.
Yakın zamanlara kadar Türkiye’nin özeti böyle bir sofraydı. Orada ne bir kavga vardı, ne de bir yabancılık hissi. O sofra, farklı hayat algılarının aynı ekmekle yoğrulduğu bir ortak paydaydı. Fakat sonra, bir takım aklıevveller türedi. Bu gruplar, Batı’dan aldıkları teorik desteklerle, o günlerde henüz adını koyamadığımız ama bugün netleşen karanlık projelerin memurluğuna soyundular. Ve başladılar o huzurlu sofrayı dilim dilim doğramaya.
Laboratuvar farelerine dönüştürülen bir toplum
Bu “aklıevvel” korosu, o sofrada can cana duran insanları önce kategorilere ayırdı, sonra her birine yabancılaştırıcı etiketler yapıştırdı. Hacca gitmiş olan dedeyi, sanki oğluyla, torunuyla hiçbir bağı yokmuş gibi “mütedeyyin” ya da “muhafazakar” diye bir paranteze aldılar. Onu, daha modern, daha laik bir çizgiyi benimseyen oğluna karşı sanki apayrı bir dünyanın insanıymış gibi konumlandırarak aralarına ideolojik bir uçurum kazdılar.
Babaanneyi, yani dedenin elli yıllık yol arkadaşını ise “Kemalist” diye bir başka hücreye yerleştirdiler. Karı kocayı, aynı yastığa baş koymuş iki insanı bile birbirine zıt kutupların temsilcileri olarak kategorize ettiler. Anne, başını örtmediği için apayrı bir sınıflamaya tabi tutuldu. Oysa anne için o sofra, inancın ve modernliğin sessiz bir mutabakatıydı.
Asıl sinsi operasyon ise ailenin içindeki en doğal bütünleşme üzerinden yürütüldü. Kürt yenge, yani amcanın eşi, bu sofranın en kıymetli renklerinden biriydi. Ancak bu “stratejik akıllar” onu sırf kökeni üzerinden apayrı bir “sorun alanı” olarak etiketlemeye kalktılar. Onu, sofradaki diğerlerinden koparıp bir “etnik kimlik temsilcisine” indirgediler. Oysa yenge için o sofrada bulunmak bir siyasi duruş değil, bir aidiyetti; aralarında hiçbir ayrım olmadan, sevgiyle ve sükunetle iftarını yapan bu aileyi parçalamak, bu ülkenin ruhuna bıçak atmaktı.

Terminoloji bataklığında boğulan hakikat
Bu elitler, o samimi iftar sofrasına bir oryantalist soğukluğuyla yaklaştılar. Onların terminolojisinde “aile” yoktu; onun yerine “mikro-iktidar alanları” vardı. Dedenin samimi duasını “geleneksel muhafazakarlığın toplumsal ifadesi” olarak raporladılar. Babaannenin Cumhuriyet’e olan sarsılmaz sadakatini ise “tepeden inmeci modernleşmenin jakoben travması” diyerek aşağıladılar.
Hele o kesimin yenge üzerindeki analizleri tam bir trajediydi. Kürt yengenin o sofradaki huzurlu varlığı, onlar için bir “bütünleşme” değil, ‘’kimliğin hegemonik yapı içindeki erimesi” idi. Onlara göre yenge bir “yenge” değil, bir “politik özne” veya bir “etnik temsil alanı” olmalıydı. Sofradaki o sessiz sevgiyi, o kadim akrabalık bağını; “kimliklerin çatışma diyalektiği” gibi süslü ama içi boş kavramlarla boğmaya çalıştılar. Kendi halkına bir böcek bilimci gibi yaklaşan bu elitist kafa, ne o ney sesindeki derinliği anlayabildi ne de pideden koparılan bir lokmanın neden bin makaleden daha değerli olduğunu...
Ağacın köküne baltayı indirip de ülkeyi yıkmak, eleştirmek anlamına gelmiyordu. Maalesef bazı elitler tam olarak bunu yaptılar.
Emperyalizmin oyunu ve geç gelen uyanış
“Cumhuriyet” dediler, “Eleştirilemez mi?” Elbette eleştirilirdi. Zaten bu ülkede mücadele de darbelere, demokrasi dışı uygulamalara karşı veriliyordu. Ama bu aydın elitlerin yaptığı eleştiri değil, imhaydı. Ağacın kurumuş dallarını budamak yerine, baltayı doğrudan köküne indirip ağacı devirmeye çalıştılar. Eleştirmek adına ülkenin ruhunu, o sofradaki birleştirici harcı yok ettiler. Bazı gruplar, bu yıkım ekibinin en ön safında yer aldılar.
Bugün, o toz dumanın arasından geriye baktığımızda gerçeği daha net görüyoruz. Bu, basit bir “modernleşme” sancısı değildi. Bu, emperyalizmin bu topraklar üzerindeki en büyük oyunu olan “parçala ve yönet” stratejisinin bir yansımasıydı. Bizi soframızdan, birbirimize olan bakışımızdan, ortak dualarımızdan ve ortak acılarımızdan vurmak istediler. Maalesef, bu oyunun taşeronluğunu yapanlar sadece yabancılar değildi; kendi toplumuna bir oryantalist gözüyle bakan “yerli” aydınlardı.
Bugün ülke yavaş yavaş kendine geliyor. Geç de olsa bu oyunun bir emperyalist tezgah olduğunu, bu nefret dilinin dışarıdan ithal edildiğini fark edenlerin sayısı hızla çoğalıyor. Anadolu’nun bin yıllık feraseti, o sahte akademik unvanların yarattığı tahribatı onarmaya başlıyor.
Bizim o iftar sofrasına geri dönmeye ihtiyacımız var: Dedenin duasının, babaannenin laik Cumhuriyet ilkelerinin, yengenin kimliğinin ve babanın yurtseverliğinin aynı tencerede piştiği o büyük Anadolu mutabakatına... O sofra bir kaledir.