22 Nisan 2024, Pazartesi
Haber Giriş: 03.12.2021 04:30 | Son Güncelleme: 16.02.2022 15:18

Avrupa’ya düşen iki görev

Avrupa’ya düşen iki görev
2021 yılı sona ererken, Avrupa Birliği gitgide daha tehlikeli hale gelen dünyamızda seçeneklerini ve önceliklerini tartışıyor. Avrupa 1945’ten bu yana temel “barış projesini” gerçekleştirmeyi başardı; kıtadaki eski hasımlar arasında yeni savaşları ihtimal dışı bıraktı ve AB toprakları içinde Kant’ın tabiriyle “kalıcı barış” sağlandı.  Dahası, birçok analist 1989-91 döneminde komünizmin çöküşünü Sovyetler Birliği’nin ABD ile silah yarışını sürdürememesine bağlasa da, Sovyet blokunun çöküşünde daha derin bir sebep vardı: Batı Avrupa sosyal piyasa ekonomisi. Bu nun en net örneği ise Batı ve Doğu Almanya arasındaki rekabetti. Batı Avrupa liberal demokrasi ve büyüyen piyasa ekonomisiyle gelirleri etkin biçimde dağıtıp kapsamlı sosyal koruma sağlamanın mümkün olduğunu göstererek hayati bir iş yapmış oldu. Komünizmin ideolojik mağlubiyetine ve sonunda çökmesine sebep olan şey, Sovyet sisteminin zayıflığı kadar Batı Avrupa’nın barış modeli ve sosyal piyasa ekonomisiydi. Bugün dünyanın önünde yeni çetin mücadeleler var ve Avrupa’nın bölgesel barışı sağlamaya yönelik bir proje olan savaş sonrası tarihine uygun olarak iki küresel “misyon” üstlenmesi gerekiyor.  Birincisi iklim değişikliği. Glasgow’da geçtiğimiz günlerde düzenlenen konferansta gerçekten de hem ülkelerden hem de özel paydaşlardan yeni sözler alındı. Ancak İklim Değişikliği Paneli’nin raporuna bakınca, iddialı azaltım hedeflerinin 2020’li yıllar içinde yürürlüğe konması şart.  Küresel ısınmayı 1.5 derece hedefine yakın tutup tutamayacağımız, küresel sera gazı emisyonlarının ancak yüzde 8’inden sorumlu olan Avrupa’dan ziyade ABD, Çin ve gelişmekte olan ekonomilere bağlı. Glasgow’da verilen sözlere ve yeşil teknolojilerdeki ilerlemeye karşın, 1.5 derece yarışını kazanma yolunda ciddi engeller söz konusu.

Zenginlerin kötü karnesi

Biden yönetimi iddialı karbon azaltım hedeflerine bağlı görünse de ciddi direnişle karşılaşıyor. Çin de büyük bir engel. 2030 itibariyle karbondioksit emisyonunun zirveye çıkacağı, ondan sonra azaltıma geçileceği vaadi, şu anki acil ihtiyaçla uyuşmuyor. Çin emisyonları daha erken kısmaya başlamazsa iklim yarışı kaybedilecek. Son olarak yükselen ve gelişmekte olan ekonomiler geliyor; yeni iklim yatırımları en çok bu ülkeler için gerekli. Küresel azaltıma hemen katkı verebilmeleri için gelişmiş ekonomilerden mali yardım almaları şart. Zengin ülkeler Glasgow’da bu yönde söz verdi; ancak benzer taahhütleri yerine getirme konusundaki kötü karneleri yüzünden güven vermiyorlar. Yeşil teknolojilerde hızlı ilerleme, ABD ve Çin’de uygun siyasi gelişmeler ve gelişmekte olan piyasalara yapılacak mali yardımın bir araya gelmesiyle, gezegenin ihtiyaç duyduğu azaltımın gerçekleşmesi için hala şans var. Ancak kayda değer bir ihtimal daha var. 2020’ler iklim değişikliği konusunda geri adımlar, gecikmeler ve tutulmamış sözlerin damga vurduğu bir “kalıcı savaş” on yılı olabilir. Ancak Avrupa özellikle AB’ye yapılacak karbon-yoğun ithalatlar için harç ödenmesini zorunlu kılan mekanizma aracılığıyla ABD ve Çin’in iklim politikaları üzerinde olumlu etki yaratabilir.  Koşulların kalıcı savaşa yol açabileceği – dolayısıyla Avrupa “barış misyonuna” çağrıda bulunabileceği – ikinci alan ise kuantum bilişim, yapay zeka ve biyoteknoloji gibi çift kullanımlı teknolojiler olabilir. Bu inovasyonlar insan ömrünü uzatma ve refah seviyesini artırma konusunda muazzam fırsatlar getirirken, diğer yandan nükleer silahlara ve iklim değişikliğine benzer varoluşsal tehditler oluşturabiliyor. Teknolojinin barışçıl kullanımı ile rakipler karşısında stratejik üstünlük kurmak adına konuşlandırılması arasında net bir ayrım yapmak zor. Çin ile ABD arasındaki agresif teknolojik rekabet şimdiden kalıcı bir çatışmaya doğru gidiyor; rekabette karşı tarafın öne geçmesine müsaade etmek dünyanın hakimiyetini rakibin eline bırakmakla eşanlamlı görülüyor. Bu tehlike geçmişteki nükleer silahlanma yarışından daha tehlikeli, çünkü günümüzün sivil teknolojilerini silah haline getirmek çok büyük ek kaynaklar gerektirmiyor. Örneğin sivil tıbbi araştırmalar sonucu dünya sentetik virüsler üretme becerisine korkutucu derecede yaklaştı; bu virüslerin kitle imha silahına dönüştürülmeleri mümkün. Yapay zeka gelişiminde de benzer senaryolar ortaya çıkabilir. Daha da beteri, her iki durumda da istem dışı kazalar yaşanabilir ve teröristler söz konusu inovasyonları silaha dönüştürme becerisi edinebilir. Avrupa iklim alanında olduğu gibi bu konuda da öncülük edebilir. Özellikle bu tehlikelere karşı sürekli uyarıda bulunması ve geçmişte dünyanın nükleer kıyametten kurtaran silahlanma kontrolü anlaşmalarına benzer yeni kural ve mutabakatların düzenlenmesine yardımcı olması gerekiyor. Söz konusu teknolojilerin sadece devletler değil, dev özel şirketler tarafından da suistimaline karşı temel liberal demokratik değerleri savunarak bunu yapabilir.