23 Mayıs 2024, Perşembe Gazete Oksijen
Haber Giriş: 26.03.2021 06:00 | Son Güncelleme: 16.02.2022 15:15

Hiçbir gruba bağlanamam alerjim var

İlk günden itibaren her romanıyla merak uyandıran yazar Ebru Ojen: “Hep kendi bayrağım oldu ve onu yakmaktan da çekinmedim.”
Hiçbir gruba bağlanamam alerjim var
İlk romanı Aşı, ikinci romanı Et Yiyenler Birbirini Öldürsün ve son romanı Lojman’la edebiyatımızda hep bir şeylerin habercisi gibi geldi Ebru Ojen. Lojman’ın birkaç ay önce Everest Yayınları’ndan yayımlanması ile birlikte birçok yerde röportaj yapıldı, çok konuşuldu, çok merak edildi. 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Opera Bölümü mezunu olan Ojen, çeşitli televizyon dizileri ve filmlerde rol almış bir oyuncu aynı zamanda… Son romanıyla ilgili röportajlarını okuduktan sonra onu daha iyi tanımak için bir portre röportajı yapmak istedik. Ebru Ojen kitaplarından bağımsız edebiyata bakışına, hayattaki duruşuna dair sorularımızı yanıtladı.

Her zaman kara ve itaatsiz olmalıyım

Ebru Ojen kendini nasıl tanımlar? Ben bir yazarım. Dünyayı algıladığım ilk günden beri ona bir yazarın gözleri ve duyuşuyla baktım. Sanıyorum bu benim için değişmesi güç bir şey. Öte yandan inatçı olan bir başka konu ise bağımsızlığım. Hiç kimseye, hiçbir ideolojiye yahut siyasi, felsefi akıma bağlı olmadım. Her zaman kendime ait bir bayrağım oldu ve ara sıra, kayıtsızca ve canım istediğinde onu yakmaktan geri durmadım. Zaten bir grubun üyesi olmak, birileriyle beraber hareket etmek gibi şeylere yüksek düzeyde alerjim vardır. Her zaman tek başıma olmalıyım. Kara ve itaatsiz! Yazı ve söyleşilerde hep “sert”, “cesur” bir yazar olarak tanımlanıyorsunuz… “Cesur”, “sert” kelimeleri bir yazara söylenebilecek en kısır, dar, olmaz olsun laflardır. Onca yılını yazmak üzerine kafa yorarak geçir, gecelerin gündüzlerine karışsın, kavramlarla uğraş, yazı için özel hayatından feragat et, olmadık işlerde çalış ve sonunda seni birkaç kelimenin içine hapsetsinler. Sonra kendi tanımlarına ters düşen bir davranışta bulunduğunda bu defa seni o yüce birlikten, ulu kelimelerden aforoz etsinler. Bu da beni güldüren şeylerin arasında. Yazmak eylemi başlı başına bir cesaret işi ise benimle birlikte bütün yazarlar hali hazırda cesurdur. Ne yazarsan yaz, eğer hayatın keyfini elinin tersiyle itip masanın başına geçiyorsan zaten cesursundur. Çünkü yazar acı çekeceğini, rahatsız olacağını ve keyifli zamanları yeteri kadar yaşayamayacağını bile bile yazma eylemine kalkışandır. Edebiyatta hep bir meselemiz var. Senin varoluşunla, kimliğinle, dünyayla olan derdinle edebiyat nasıl buluştu? Beni edebiyatla buluşturan şey, özgür bir alanda yaratıcı faaliyette bulunmak ve kendimi bağımsızca o alanın içinde var etmek. Uçsuz bucaksız yaratım coğrafyasının figürlerini kendi mutlaklığı içinde hesapsız kullanmak, kavrayışımı yükseltti. Bu beni büyülüyor. Peki edebiyattan, yazmaya başlamadan önce nasıl taşıyordun derdini? Pek dert taşıyan bir insan değilim. Dünya ve insanlarla çok fazla duygusal ilişki kurmam. İşgal ettiğim alanla nizami bir münasebet içerisindeyimdir. Hüzünlenmek, acımak, iyilik yapmak, dert taşımak, sıkı dostluk vs gibi kavramlar üzerine gündelik pratikte pek vakit geçirmem. Dehşet verici dünyanın olabilirliği üzerine kafa yormam. Hissettiklerimi edebiyattan önce çok daha az ifade ederdim ve başka bir araç kullanmazdım. Edebiyat ise yazarın çok fazla duygulanmasına ihtiyaç duymaz. Katı rutinleri olan bir insan olarak yazmanın, edebiyatın etkisiyle bu rutinler daha da keskinleşti diyebilirim.

Bir romana çalışmanın ciddiyetini anladım

İlk romanın Aşı’dan son romanın Lojman’a geldiğin süreçte yazarlığında, edebiyata, kendine bakışında değişen bir şeyler oldu mu peki? Aşı’dan Lojman’a çok şey değişti. Aşı’yı yazdığımda bir romana çalışmanın ne derece ciddi bir şey olduğunu tahmin etmemiştim.Gçen yılların sonunda anlıyorum yanıldığımı.

“Oyunculuğa en baştan beri tutkulu hisler beslemedim”

Sen aslında bir oyuncusun da. Kamera önünde başka bir Ebru Ojen var. Kamera önünde bedeninle varsın, başka başka karakterlerde… Edebiyatta sözünle ve kendi yarattığın karakterlerle…  Uzun yıllar boyunca birçok işte çalıştım. Onlardan bir tanesi de oyunculuktu. Diğer işlerde olduğu gibi maddi bir karşılık beklemek dışında oyunculuğa hiçbir zaman idealist gözlerle bakmadım. Zira kötü bir oyuncuydum. Bir iki yüksek sinema filmi dışında oynadığım bütün filmler, televizyon dizileri vasatın altında şeylerdi. Oyunculuğa karşı bir an bile tutkulu hisler beslemedim. Tanınmaktan duyduğum rahatsızlık ve çok fazla insanın olduğu yerlerde bulunmaya karşı tiksintim beni o meslekten uzaklaştırdı. Son birkaç yıldır farklı alanlarda çalışıyorum. Yazmaya ve okumaya zaman ayırabilmek için durmadan iş değiştirebilirim. Ve hiçbirine zerre kadar bağlılık göstermem.