Aysu Balta
Bazı tarihler, takvimde işaret ettikleri günden daha uzun yaşar. 1 Eylül bunlardan biri. 1939’da Nazi Almanya’sının Polonya’yı işgaliyle II. Dünya Savaşı’nın başladığı tarih, savaşın bıraktığı yıkımın ardından Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde Barış Günü olarak anılmaya başladı. Zülfü Livaneli’nin hayatını anlatmak için de bazı tarihlere bakabiliriz. 12 Mart, Türkiye siyasi tarihine geçti; Livaneli’nin kişisel tarihinde ise tutuklamaların, cezaevi günlerinin ve sürgün hikayesinin başlangıcına dönüştü. 20 Haziran 2026 ise Livaneli’nin 80’inci yaş günüydü, Türkiye’nin aynı döneme yayılan siyasi ve kültürel dönüşümleriyle neredeyse baştan sona kesiştiği bir eşik. Şimdi bu üç tarih aynı hikayede buluşuyor: Nebil Özgentürk’ün Livaneli’nin seksen yıllık yaşamını Türkiye’nin yakın tarihiyle yan yana getiren Bir İnsanın ve Bir Ülkenin Hikâyesi: Zülfü Livaneli adlı belgeseli, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Paris’te izleyici karşısına çıkıyor.
Gençliğini Mert Fırat canlandırıyor
Belgeselin iddiası da biraz burada başlıyor: Bir ülkenin takvimini, bir insanın hayatından okumak mümkün mü? Özgentürk, Livaneli’nin çocukluğundan sürgün yıllarına, müzikten edebiyata, sinemadan siyasete uzanan yaşamını, Türkiye’nin yaşadığı kırılmalarla yan yana getiriyor. Kişisel hafıza ile ülkenin hafızası aynı görüntülerin, seslerin ve tarihlerin içinde birbirine karışıyor.
Bir İnsanın ve Bir Ülkenin Hikâyesi: Zülfü Livaneli’nin en çarpıcı anlarından birinde, 80 yaşındaki Livaneli gençliğiyle aynı kadraja giriyor. Karşısındaki genç adamı Mert Fırat canlandırıyor; hapishanedeki, henüz sürgünü, dönüşleri, besteleri, kitapları ve ardından gelecek onlarca yılı yaşamamış Livaneli’yi. Sahne, insanın geçmişte bıraktığı kendisine bakması gibi işliyor. Fakat Livaneli’nin gençliği yalnızca kişisel bir geçmişten öte hapsedildiği, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığı yıllar aynı zamanda; Türkiye’nin siyasi tarihinin en sert kırılmalarından birine denk geliyor. Böylece günümüzün Livaneli’si genç Livaneli’nin karşısına oturduğunda, aralarından geçen yarım yüzyıllık bir Türkiye de beliriyor.
“Barışa selam verdik”
Paris’in bu hikayedeki yeri yalnızca Livaneli’nin yıllar sonra yeniden döndüğü bir şehir olmasından ibaret değil. Paul Éluard’ın Nazi işgali altındaki Fransa’da 1942’de yayımlanan ve daha sonra işgal altındaki Avrupa’ya havadan dağıtılan Liberté şiiri, yıllar sonra Livaneli’nin bestesiyle Türkiye’de Özgürlük adıyla başka bir hayat kazandı. Şimdi özgürlüğün adını “okulda defterine, sırasına, ağaçlara” yazan o şiirin doğduğu ülkeye, Livaneli’nin hayatını anlatan belgeselle dönülüyor. Nebil Özgentürk için de Paris gösteriminin 1 Eylül’e denk gelmesi önemli: Filmin farklı ülkelerden gelen izleyicilerle buluşmasını “barışa verilen bir selam” olarak anlatıyor. Gösteriye Fransa dışından da gelenler olmuş; Özgentürk, Hollanda’dan gelen bir seyirciyi hatırlıyor. Ankara, İstanbul ve Nürnberg ardından Paris’e ulaşan belgeselin yolculuğu burada da bitmeyecek; sırada Amerika gösterimleri de planlanıyor.
Takvimde 12 Mart ile 1 Eylül arasında aylar var; Livaneli’nin hikayesinde ise yarım yüzyıldan fazla. Biri onu ülkesinden uzaklaştıran siyasi kırılmanın tarihi, diğeri yıllar sonra Paris’te hayatının anlatıldığı bir filmin gösterim günü. Arada sürgün, dönüşler, besteler, kitaplar, filmler ve bir ülkenin birbirini izleyen başka tarihleri var. Bir İnsanın ve Bir Ülkenin Hikâyesi belki de en çok bunu hatırlatıyor: Tarihler takvimlerde sabit kalıyor ama onların insanlar için taşıdığı anlam hiç durmadan değişiyor. Amerika ve Türkiye’deki prömiyerlerinin ardından aralık ayında belgesel gösterime girecek.