Robert Pattinson'ın inanılmaz yoğun geçirdiği yılında üçüncü duraktayız. The Drama ve The Odyssey ile salonlara uğrayan başarılı aktörü yıl sonunda da Dune: Part Three'de izleyeceğiz. Bu hafta ise başrolünde yer aldığı Primetime vizyonda. Yapımcı kimliğiyle de katkıda bulunduğu proje, Chris Hansen'ın sunduğu ve çocukları istismar etmeye çalışan kişileri gizli kameralarla ortaya çıkarmış To Catch a Predator isimli reality şovun kültürel etkisini odağına alıyor. Ancak Pattinson'ın da vurguladığı gibi film, geleneksel bir biyografiden çok televizyonun gösteri mekanizması, şöhret kavramı ve etik anlayışı arasındaki gerilime odaklı. Biz de Altın Küre seçmenleri için düzenlenen basın toplantısında bir araya geldik ve ünlü yıldız, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Bu yıl The Drama ile başladı, şimdi Primetime var. Bir yandan da The Batman filmini çekiyorsunuz. Projeler arasında karakter değiştirmek sizin için ne kadar kolay? Özellikle Primetime gibi bir rol için ne kadar araştırma ve hazırlık gerekiyor?
Primetime’ı uzun zamandır yapımcı olarak geliştiriyordum. Oyuncu olarak da yer alıp almayacağıma oldukça geç karar verdim. Hatta The Drama'da yer almayı kabul ettiğim gibi aldım bu kararı. Dolayısıyla tüm programıma buna göre ayar çekmem gerekti. Aslında epey hazırlık yapmıştım ama bu hazırlık, başka bir oyuncunun canlandırması için bir karakter yaratmaya yönelikti. Sonunda karakteri kendim oynadım. Yalnız projeler arasında geçiş yapmanın zor olduğunu söyleyemem. Hepsinde yer alacağımı zaten biliyordum. Hatta iki yıl öncesinden bütün takvimim belliydi. Bu yüzden tüm filmleri aynı anda düşünüyor, aralarındaki küçük unsurların birbirine sızmasına izin veriyordum.
The Drama ve ondan önceki Die My Love sürecinde de Lance Oppenheim (yönetmen) ve Ajon Singh (senarist) ile neredeyse her gün bu film üzerinde çalışıyorduk. Proje pek çok farklı biçime büründü. Çekimlere başladıktan sonra bile filmin herhâlde seksen farklı kurgusunu gördüm. Oldukça organik bir süreçti.
Film, hem bu tür programların arkasındaki kişilere hem de televizyona karşı rahatsız edici bir ikilik yaratıyor. Yola iyi niyetli çıkmakla ortaya çıkan sonuç arasındaki gerilim çok belirgin. Hem yapımcı hem de oyuncu olarak, televizyonun gösteri mekanizmasını karakterlerin motivasyonlarının merkezinde tutmayı nasıl başardınız?
Programı saatlerce izledikten sonra şunu düşündüm; To Catch a Predator’ın ilk bölümünü açtığınızda, aslında bir haber programının içindeki kısa bir bölümle karşılaşıyorsunuz. O dönemde internetin ve sohbet odalarının ne kadar yeni olduğu düşünüldüğünde, bu yaklaşımın neden ortaya çıktığını anlamak zor değil. Ebeveynleri uyarmayı amaçlayan bir kamu spotu gibiydi ve kendi bağlamında son derece mantıklıydı. Beni asıl ilgilendiren, Dateline adlı haber programındaki bu bölümün o güne kadar benzeri görülmemiş bir şey olmasıydı. Ancak zamanla aynı şey tekrar tekrar yapılmaya başlandı. İlk bölümden bunun ana akım popüler kültür tarafından sahiplenilmesine kadar geçen süreci izlemek de çok ilginçti. Ne kadar hızlı normalleştiğini, insanların programı komediye dönüştürmeye, taklitlerini yapmaya başladığını görüyorsunuz. Oysa ilk bölümü izlediğinizde dehşete düşüyorsunuz.
Programı yapanların bunun büyük bir hite dönüşmesini amaçladığını sanmıyorum. Başlangıçta yalnızca bir haber hikâyesiydi. Bütün bunların doğrudan planlanmış olduğunu da düşünmüyorum. Daha çok eğlence sektörünün değişken dinamiklerine verilen bir tepki söz konusu. Bir adamın bir anda çok ünlü hâle gelmesiyle ve bir hit yapımla ne yapacağınızla ilgili bir hikâye aynı zamanda. İlk bölümlerin izlenme rakamlarına baktığınızda muazzam sayılar görüyorsunuz. O dönemde The Office’in izlenme oranlarının iki katına ulaşıyorlar. Eğlence sektörünün ilginç yanı da bu. Belirli bir izlenme oranına ya da kazanç düzeyine ulaşıldığında, artık ele aldığınız konunun ne olduğu önemini yitiriyor. Bir hit hâline geliyorsunuz ve o şekilde hareket etmek zorunda kalıyorsunuz.
Beni, iki zor seçenek arasında sıkışmış karakterlere çeken de bu. Lost gibi bir yapımın tanıtımını yaparcasına, bir gece programına çıkıp kendi programınızı tanıtmanız gerekiyor. İzleyici eğlenmek istiyor, siz de insanların programınızı izlemesini istiyorsunuz. O yapımda yer alan herkes için bu durumun nasıl bir deneyim olduğunu hayal etmek çok ilginç. Özellikle etik sonuçlarla, kişisel hırslarınızla ve ulaşmak istediklerinizle aynı anda uğraşırken bu dengeyi kurmak neredeyse imkânsız. Bence dramatik bir anlatı için de ideal malzeme bu.
Chris Hansen’ın filmden memnun olmadığını biliyoruz. Kendisine ne söylemek isterdiniz? Bir de Avrupa’dan pek çok kişi, sosyal medyada programdan söz ettiğimde bugün de böyle bir yapımın gerekli olduğunu, çocukları istismar etmeye çalışan kişilerin ortaya çıkarılması gerektiğini söyledi. Filmi yaptıktan sonra siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Orijinal programın neden bu kadar büyük bir hit olduğunu anlamak mümkün. Bugün YouTube’da da benzer içerikler üreten yeni bir dalga var. Çünkü çok temel ve derin bir korkuya dokunuyor. Özellikle ebeveynler için, ama yalnızca onlar için de değil… Çocuklara zarar vermek amacıyla evinize sızmaya çalışan, görünmez ve sinsice hareket eden bir düşman fikri. İnsanın yaşayabileceği en güçlü korkulardan biri bu. Kendinizi nasıl savunacağınızı bilmiyorsunuz ve bu yüzden insanlar, “Ne gerekiyorsa yapın, her şeyi yapın!” diye düşünüyor. Bu mantığı anlayabiliyorum. Böyle bir şeyi yapmaya çalışanları cezalandırmak ve aşağılamak, başkalarını caydırmanın bir yolu olarak görülebilir. Bugün ilgimi çeken şey ise bunun çok daha yumuşatılmış bir versiyonuyla karşı karşıya olmamız. Orijinal programın reyting peşinde bu kadar yoğun biçimde koştuğunu sanmıyorum. Ama bugün bir bakıyorsunuz, kapının arkasında yeni single’ını seslendiren bir rapçi var.
İnsanların gözlerini ayıramayacağı kadar yoğun duygular yaratan bir şey üretmenin kendine özgü bir yanı var. İnsanların dikkatini bu kadar güçlü biçimde yakalayan her şey, er ya da geç başka amaçlar için kullanılmanın bir yolunu buluyor. Sanki bunun önüne geçemiyorlar.
Peki Chris Hansen’a şu anda ne söylemek isterdiniz?
Umarım filmi beğenir. Henüz izlediğini sanmıyorum. Ben hiçbir zaman özellikle Chris Hansen hakkında bir film yapmaya girişmedim. İçinde bulunduğu döneme, reality programların başlangıcına ve bir şeyin haber mi yoksa eğlence mi olduğu tartışmasının ilk örneklerine baktıkça, programdaki varlığı kendi başına ilginçleşiyor. Aynı konuyu ele alan başka programlar da oldu ama hiçbirinde Chris Hansen yoktu. Yirmi yıl boyunca kültürler arası ve popüler kültür düzeyinde böylesine büyük bir etki yaratmış, internet sayesinde de tuhaf bir ikinci hayat kazanmış bir figürden söz ediyoruz. Bir internet fenomenine dönüşmesini sağlayan neydi? İmajının bu kadar farklı insan tarafından, birbirinden farklı biçimlerde kullanılması hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum. Bence bu durumla çok iyi başa çıkıyor.
Başta yapımcı olarak projeye katıldınız ve Chris Hansen’ı kendiniz oynamaya mesafeli durdunuz. Karaktere yapımcı olarak dışarıdan bakarken gördüğünüz, onu canlandırmaya başladığınızda daha rahatsız edici hâle gelen bir şey oldu mu?
Hayır. İlk taslağı okuduğumda, karakterin Amerikan babası enerjisi taşıyan biri tarafından oynanması gerektiğini düşündüm. Aksi takdirde hikâye aynı şekilde işlemeyebilirdi. Karakteri alışılmış imajının dışında bir oyuncuya vermek, benzer bir etki yaratmak için gerekli olabilirdi. Sonra senaryo üzerinde konuşurken biraz daha metafizik bir dünyaya doğru ilerledik. Her şeyin biraz gerçeküstü ve mistik olduğu bir yere… Ben de bunun tam bana göre olduğunu düşündüm. Daha ezoterik ve tuhaf şeylerden hoşlanıyorum.
Film, geleneksel bir biyografiden giderek uzaklaştı. İlk taslakta bile aslında tam anlamıyla öyle değildi. Ancak hikâye, filmin bugün var olduğu o tuhaf atmosfere doğru ilerledikçe karakteri daha iyi anlamaya başladım. Bir karakteri psikolojik açıdan çözmeye, onu entelektüel olarak anlamaya çalışarak yaklaşmıyorum. Benim için mesele tamamen performans. Sahne sayısı arttıkça karakterde ilginç bir şeyler olduğunu düşündüm. Sonra bu tarafı giderek daha da ilgi çekici hâle geldi.
Chris Hansen’a yapım sürecinde danışmamayı neden tercih ettiniz? Hansen, filme yönelik eleştirilerinde sizin ve yaratıcı ekibin gerçek hikâyeyi önemsemediğini söylüyor. Buna ne dersiniz?
Filmi umarım izler ve farklı bir anlayışla ayrılır. Gerçek kişileri canlandırdığım başka projeler de oldu. Birçok açıdan aslında senaryoda yazılı olanı oynuyorsunuz. Elimizde zaten tamamlanmış bir senaryo vardı. Hikâye giderek o farklı dünyaya doğru ilerlerken, kamuya açık çok sayıda kaynaktan da yararlandım. Herhâlde yüzlerce saatlik röportaj ve podcast dinledim. Ancak karaktere çok belirli bir açıdan yaklaşıyorduk. Mesele yalnızca Chris Hansen değildi; bir dizi olayın kesişimi ve Lance'in belgesellerini andıran, kendine özgü bir ton söz konusuydu. Geleneksel bir biyografi yapmıyorduk.
Onu canlandırırken gerçek Chris Hansen’ı merak etmediniz mi?
Elbette merak ettim. Ancak bu tam anlamıyla bir biyografi olmadığı için, perde arkasındaki adamın kim olduğunu ortaya çıkarmaktan çok programın kendisinin yarattığı etkiyle ilgileniyordum. Filmin büyük bir bölümü, onun kamera karşısında olduğu anlarla ilgili. Benim merak ettiğim, Chris Hansen’ın kamera karşısında neyi doğru yaptığı ve bunun nasıl kalıcı bir kültürel etki yarattığıydı. İnsanların onun hakkında bildiği tek şeyin de büyük ölçüde bu program olması ilginç.
Psikolojik bir çözümleme yapmak ya da her şeyi açığa çıkarmak istemedim. Mesele estetik ve performansla ilgili. Film de zaten performans üzerine. Zaten elimde bu kadar çok bilgi varken, geri kalan her şeyi de hesaba katmaya çalışmak kafa karıştırıcı olabilirdi. Bence sahip olduğumuz malzeme yeterliydi.
Kaynak: Gazete Oksijen
