05 Kasım 2026, Perşembe
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 05.11.2026 00:47 | Son Güncelleme: 05.11.2026 00:50

Bu havada stat dolarsa takım şahlanır

Bu havada stat dolarsa takım şahlanır

Şampiyonlar Ligi futbolun balo salonudur. Herkes en şık kıyafetiyle çıkar oraya. En iyi futbolunu oynamak yazılı olmayan kuraldır. Liverpool gibi bir deve karşı bu iki kere böyledir. İşte bu sayede kazandı Fenerbahçe. Ve bu havada, bu ahval ve şeraitte stadı dolduran taraftarına teşekkür etti

Fenerbahçe eğer yeni bir şeylere başlamayı başaracaksa kerteriz alacağı maçtı dün akşamki mücadele. Hem de her açıdan. Dünkü müsabaka, başlamadan kazanıldı aslında. Böyle bir havada, takım bu vaziyetteyken, kulüp sarsılmışken, stadyum tartışmaları gereksiz bir güç kaybına neden oluyorken hıncahınç dolmuştu tribünler. Oysa hava da ortam da o kadar İngilizdi, öylesine Liverpool kokuyordu ki!

Başta Almanya olmak üzere futbolun tüm referans noktalarının en imrendiğim özelliğidir. Takım ne durumda olursa olsun, taraftar sahip çıkar onlara. Stat her halükârda dolar. İşte dün bunu yapabileceğini; başarıdan, galibiyetten bağımsız olarak takımını kucaklayabileceğini gösterdi Sarı-Lacivertliler. Futbolcular belki de bunun teyidi için kazandı. Bir nevi şükranlarını sunmak için.

Tabii ki şu gerçek ayan beyan ortada. Bu sezonun uluslararası manada kıymeti en fazla olan maçıydı bu. Sezon başında alınan kombine biletlerin parasını çıkaracak bir dev geldi. Ve mücadele de o parayı sonuna kadar helal ettirecek tarzda oldu. Tarih yazılabilirdi ve buna şahit olma ihtimali kaçmazdı. Kaçırmadılar.

Liverpool hocası Iraola ikinci yarıda ederi 200 milyonu aşan üç değişikliği ile takımı ileri ittiğinde, üzerine bir de gol gelince aslında orada yeterlilik önergesi verilebilirdi. Maç mantıken oradan dönmemeliydi. Zaten iyi bir efor gösterilmişti, galibiyet olmasa da olurdu. Ama işte orası Şampiyonlar Ligi! Kimse bırakmıyor işin ucunu. Sonuna dek mücadele etmezsen oraya layık olamazsın gibi geliyor. Tribün hiç olmadığı kadar destekçi, takım hiç olmadığı kadar inatçı gözüktü bu sayede. Duygular girdi devreye. 1-2’den sonra bu kadar iyi oynamak zaten mantıkla nasıl açıklanabilir ki?

Sanırım şöyle bir teşbih mümkün. Sanki ligdeki o kaos, o kötü gidiş biraz da sıradan ev hali içindeki aile kavgasına benziyor. Üzerlerinde pijama, kayıtsızlığın özensizliğe dönüştüğü bir ebeveyn kavgası. Ama işte bu şiddetli geçimsizlik hali, şık bir davette birden görünmez hale gelebiliyor. Pijamalar yerine giyilen smokini, abiyesiyle o şık şıkırdım dünyayla armoni içinde bir çift salona giriş yapıyor. Çünkü orası Şampiyonlar Ligi. Futbolun balo salonu. Herkes mümkün olan en iyi haliyle orada.

Bir de Dirk Kuyt meselesi var. Göztepe maçını galip kapatıp yönetime biraz zaman kazandırsa, üstüne Liverpool'a karşı böyle bir futbol oynatsa gelir miydi Emre Belözoğlu gerçekten? Hiç değilse milli maç arasını beklemezler miydi? Göztepe maçı sonrası harika bir açıklama yapmıştı Hollandalı. Mealen, “bu kadar kısa sürede takımı değil, ancak enerjiyi değiştirebilirsin” demişti. Bir başka Hollandalıdan, Guus Hiddink’ten öğrenmiş bunu. Ama her tarafı dökülen lig çatısı altında gelmiyor o işte enerji. Devlerin liginde uyanıyor. Düz reaksiyonel de değil, nükleer bir uyanış.

Fakat bir de taktik tarafı var işin. Fenerbahçe sahaya çok derin bir savunma ile çıktı. Guendouzi’yi öne atıp arkayı İsmail-Kante ile tutmak, Oppong’a güvenmek ve Archie’yle fizikli bir savunma hattı kurmak işe yaradı. Rakip üç değişiklik yaptıktan sonra gecikmiş gibi gözüken reaksiyon da doğal. Çünkü Liverpool ne oynayacak görmeden müdahale etmek istemedi Hollandalı. Ama Lukaku-Muriqi değişikliğinin zamanlamasını takdirlikti. Tam dev Belçikalının benzini bitmişken ve topu ileriye taşımak için öne çapa atmak şartken hiç tereddüt etmeden yeniledi orayı. Gol de Vedat’tan gelince bu değişikliğin altı sarı-lacivert fosforlu kalemle çizilmiş oldu. Önümdeki İngilizlere sordum, gerçekten sizin için önemli bir karakter mi Kuyt diye. "Öyledir" dediler. "Bilmukabele" deseydim, anlamazlardı.

Son olarak; farkındayız değil mi? Şampiyonlar Ligi’nde varlığımızı nihayet hissettirmeye başladık. Fenerbahçe Slavia Prag’la berabere kalmışken, Lille karşısında ilk devre neredeyse Galatasaray’ın 2-1 mağlubiyetiyle bitecekken, kısacası tam futbolumuz dibe vurdu gibi hissedecekken, kaldırdık yine burnumuzu. Beşiktaş ve Trabzonspor zaten kendi kulvarlarında iyi gidiyor. N’oldu şimdi? Avrupa’yı fethetmeye mi başladık? Biraz erken bunu söylemek için ama harcanan onca para o kadar da heba olmamış gibi duruyor şu sıralar.

Peki Emre Belözoğlu ne düşündü acaba? Kenarda o olsaydı yine aynı sonuç çıkar mıydı? Archie Brown kendisini İngiltere piyasasına hatırlatmak için her durumda böyle oynayacaktı. Oppong bir şekilde kendisine bahşedilen fırsatın ne olduğunu biliyordu. Greenwood, Manchester'dan ezeli rakiplerine nasıl bir futbolcu olduğunu hatırlatmak isteyecekti. İsmail bu maçın bir tür dönüş bileti olduğunu görmüştü. Yani Emre Belözoğlu da bu sihri çıkarabilirdi bir şekilde. Yine de Kuyt bu açından olumlu anlamda bir tereddüt yaratmıyor mu? Bakalım aynı ekipte birbirlerini besleyebilecekler mi?

Öyle ya da böyle, Fenerbahçe tarihinin en kıymetli zaferlerinden biri oldu bu. Liverpool yine İstanbulluları, İstanbul'da yenemedi. 2005 finalinden beri gün yüzü görmüyorlar yedi tepeli şehirde. Bize de bir hava geliyor. Onca yağmur, çamur, trafik içinden bir ışık süzüyor içeri.

Gözünü sevdiğimin Şampiyonlar Ligi. Hayatımızdan eksik olma e mi?