Levent Çalıkoğlu’nun Papko Art Collection ile ilişkisi 2009’da, Öner Kocabeyoğlu’nun İstanbul Modern’e yaptığı bir ziyaretle başlamış. Yıllar içinde yapıt ödünçlerinden müze bağışlarına, sanat ve koleksiyonculuk üzerine uzun soluklu bir mesleki diyaloğa dönüşen bu ilişkinin son halkası Tutku ve Sabır. Çalıkoğlu’nun küratörlüğünde hazırlanan sergi, Paris ekolü ve 20. yüzyıl Türkiye sanatından güncel Türkiye ve uluslararası sanat ortamına uzanan Papko Art Collection’a kronolojik bir döküm halinde değil, bugünün soruları içinden bakıyor.
Seçkide 88 sanatçının 140 yapıtı yer alıyor; bunların 132’si ilk kez izleyici karşısına çıkacak. Farklı dönemleri, kuşakları ve coğrafyaları beklenmedik karşılaşmalarla yan yana getiren Çalıkoğlu, koleksiyonun tarihini korurken onu yeniden okumayı amaçlıyor. Küratörün ifadesiyle sergi, Papko’nun bilinen yüzünü tekrarlamak yerine, henüz görülmemiş büyük bir bölümünü yeni bir düşünsel harita içinde keşfetme önerisi sunuyor.
Papko Art Collection ile ilk ne zaman ve nasıl karşılaştınız? Koleksiyonu bir bütün olarak incelediğinizde, çok sayıda sanatçı ve yapıtın ötesinde Öner Kocabeyoğlu’nun dünyaya bakışını ele veren ilk ortak duygu veya düşünce ne oldu?
Papko Art Collection ile ilk kez 2009’da, Öner Kocabeyoğlu’nun beni İstanbul Modern’de ziyaret etmesiyle tanıştım. O dönemde Öner’in gerçekleştirdiği edinimler ve koleksiyon oluştururken gösterdiği heyecan sanat ortamında konuşulmaya başlanmıştı. Kendi koleksiyonunu, programını ve kimliğini oluşturma sürecinin başındaydı. Benimle görüşmesinin temel nedeni de koleksiyonunu sergileme arzusuydu. Öner kısa bir süre sonra Santralistanbul’da, Paris ekolüne odaklanan ve büyük ilgi uyandıran kapsamlı bir koleksiyon sergisi gerçekleştirdi. Bu sergi, onun koleksiyonculuğunun yalnızca eser edinmekten ibaret olmadığını, yapıtları bir düşünce ve anlatı içinde paylaşma arzusu taşıdığını ortaya koydu. İlk karşılaşmamızın ardından farklı dönemlerde ortak çalışmalarımız oldu. Koleksiyonundaki bazı önemli yapıtların İstanbul Modern’in geçici sergilerinde izleyiciyle buluşmasına vesile olduk. İstanbul Modern’in yeni binasının açılışı sırasında Öner, müze koleksiyonunun önemli eksiklerinden biri olarak gördüğümüz Albert Bitran’ın ikonik bir yapıtını müzeye bağışladı. Bu, onun koleksiyonculuğu yalnızca sahip olma üzerinden değil, yapıtın kamusal dolaşıma ve ortak hafızaya kazandırılması üzerinden de düşündüğünü gösteren önemli bir adımdı. Yaklaşık iki yıl önce daha kapsamlı bir koleksiyon sergisi hazırlamak üzere yeniden yola çıktık. Henüz o büyük sergiyi gerçekleştirebileceğimiz mekânı bulamadık; ancak hazırlık sürecinde koleksiyona çok daha bütünlüklü bakma fırsatı bulduk. Tutku ve Sabır, bu büyük projenin tamamı değil fakat onun düşünsel izlerini taşıyor. Benim için sergi, 2009’da başlayan diyaloğun yeni bir aşaması.
Sergiyi Tutku ve Sabır olarak adlandırıyorsunuz. Tutkuyu ilk karşılaşmanın yarattığı heyecanla, sabrı ise seçmenin, vazgeçmenin, beklemenin ve yeniden bakmanın bilgeliğiyle ilişkilendiriyorsunuz. Bu iki niteliği koleksiyonda nasıl görünür buldunuz?
Tutku ve sabır, bir koleksiyonun oluşma biçimini tarif eden iki temel hâl. Tutku, bir yapıtla ilk karşılaşmanın yarattığı yoğun duyguda, sanatçının dünyasına duyulan merakta ve o yapıtı sahiplenme arzusunda ortaya çıkıyor. Sabır ise bir sanatçıyı izlemekte, farklı dönemleri ve üretimleri arasında bağ kurmakta, kimi zaman bir yapıtı hemen edinmek yerine beklemekte kendini gösteriyor. Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu’nda bu iki hâl birlikte çalışıyor. Çok farklı kuşaklardan ve coğrafyalardan sanatçıların bulunması, tek bir estetik beğeninin peşinden gidilmediğini gösteriyor. Koleksiyonun karakterini belirleyen, bu çeşitlilik içinde seçim yapma cesareti kadar seçimin arkasında durma ve ona zaman tanıma kararlılığı. Tutku seçmeye başlatıyor; sabır ise seçilenle ilişkiyi derinleştiriyor.
Tutku ve Sabır sergisinde kaç sanatçının kaç eseri yer alacak? Daha önce kamuya sunulmamış yapıtlar bulunuyor mu?
Sergide 88 sanatçının 140 yapıtı yer alacak. Bu sayı koleksiyonun ölçeğini göstermek açısından önemli; ancak benim için asıl belirleyici olan, yapıtların nasıl bir araya geldiği. Seçkiyi koleksiyonun tamamını temsil edecek bir özet olarak değil, belirli bir düşünsel çerçeve içinde yeni karşılaşmalar yaratmak amacıyla hazırladım. Yapıtların yalnızca sekizi daha önce kamuya sunuldu; diğer 132 yapıt ilk kez sergilenecek. Dolayısıyla izleyici büyük ölçüde daha önce görmediği bir Papko Art Collection ile karşılaşacak. Paris ekolü ve 20. yüzyıl Türkiye sanatının önemli isimleriyle güncel Türkiye sanatından ve uluslararası sanat ortamından sanatçıların aynı tematik bölümlerde buluşması, yerleşik kategorileri yeniden düşünme fırsatı veriyor.
‘Sıraevler’in tarihî ve parçalı mimarisi, serginin kurgusunu belirleyen temel unsurlardan biri’
Papko Art Collection’ın Paris ekolü ve 20. yüzyıl Türkiye sanatı bakımından güçlü bir tarihsel omurgası bulunurken koleksiyon güncel Türkiye sanatına ve uluslararası sanatçılara da açılıyor. Bu farklı dönem ve coğrafyalar arasında nasıl bir ilişki kurdunuz?
Benim için mesele tarihsel hiyerarşileri korumak ya da bozmak arasında bir tercih yapmak değildi; bu hiyerarşilerin bugün nasıl yeniden okunabileceğini araştırdım. Papko Art Collection’ın Paris ekolü ve 20. yüzyıl Türkiye sanatı etrafında oluşmuş güçlü bir tarihsel hafızası var. Fakat koleksiyon burada tamamlanmıyor; güncel Türkiye sanatına ve uluslararası sanatçılara doğru genişleyen bir yapı gösteriyor. Bu nedenle kronolojik sıralama yerine karşılaşmaları tercih ettim. Farklı dönemlerden yapıtları yan yana getirdiğimizde tarihsel mesafe ortadan kalkmıyor; tersine daha görünür hâle geliyor. Uluslararası olanı referans, Türkiye sanatını da onun karşısında konumlanan bir alan olarak düşünmedim. Her sanatçıyı kendi tarihsel ve kültürel bağlamında değerlendirdim, ardından bu bağlamların nerede kesiştiğine baktım. Tarihsel hiyerarşileri ortadan kaldırmaya çalışmadım; onları hareket ettirdim.
Akaretler Sıraevler’in tarihi ve parçalı mimarisi, serginin kurgusunu nasıl etkiledi? İzleyici belirli bir düşünsel rotayı mı izleyecek, yoksa sorular arasında kendi bağlantılarını kurabileceği bir yerleştirmeyle mi karşılaşacak?
Akaretler Sıraevler’in tarihi ve parçalı mimarisi, serginin kurgusunu belirleyen temel unsurlardan biri oldu. Burada tek ve kesintisiz bir sergi mekanından değil, farklı ölçekleri ve geçişleri olan bir dizi mekandan söz ediyoruz. Bu özelliği ortadan kaldırmak yerine serginin yapısına dahil ettim. Her katta ayrı bir tema yer alacak; her bölüm kendi düşünsel yoğunluğunu taşıyacak ama diğerlerinden tamamen kopmayacak. Sergiye 45 numaralı kapıdan girilecek ve yine aynı kapıdan çıkılacak. Ziyaretçinin belirli bir düşünsel rota içinde ilerlemesini sağlayan bir yapı var; buna karşılık bölümler arasındaki ilişkileri kendi deneyimi üzerinden kurabileceği açıklık da korunuyor. Her bölüm izleyiciyi bir soruyla karşılıyor; cevabı vermek yerine onu bir sonraki soruya taşıyor. Akaretler’in mimarisi serginin yalnızca kabuğu olmayacak: Binaların farklı karakteri serginin ayrı seslerini, aralarındaki süreklilik ise koleksiyonun bütünlüğünü taşıyacak.