18 Eylül 2026, Cuma
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 18.09.2026 04:30 | Son Güncelleme: 18.09.2026 04:30

Öner Kocabeyoğlu: ‘Tutku yolculuğu başlatıyor sabır ise sürdürüyor’

Öner Kocabeyoğlu: ‘Tutku yolculuğu başlatıyor sabır ise sürdürüyor’

Artweeks Istanbul’un “Collector’s” edisyonu, Öner Kocabeyoğlu’nun yaklaşık 20 yılda oluşturduğu Papko Art Collection’dan Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde hazırlanan Tutku ve Sabır başlıklı seçkiyi izleyiciyle buluşturuyor. Kocabeyoğlu ile küçük bir Selim Turan resmiyle başlayan koleksiyonerlik yolculuğunu, Papko’nun Türkiye modern sanat tarihindeki yerini, sanat hamiliğinin sorumluluklarını ve bir koleksiyonu şekillendiren tutku kadar onu sürdüren sabrı konuştuk


Öner Kocabeyoğlu’nun koleksiyonerlik yolculuğu, yaklaşık 20 yıl önce bir müzayedede karşılaştığı küçük bir Selim Turan resmiyle başladı. Kocabeyoğlu’nun “bir başlangıçtan çok bir eşik” diye tanımladığı bu eser, zamanla Türkiye modern sanatının önemli damarlarını uluslararası çağdaş sanatla buluşturan Papko Art Collection’ın ilk adımına dönüştü. Koleksiyon Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Mübin Orhon ve Komet gibi Paris Ekolü sanatçılarından, Tony Cragg, Antony Gormley, Alicja Kwade ve Gregor Hildebrandt’a kadar uzanıyor. Koleksiyon bugün yalnızca eserlerin korunduğu bir yapı değil; araştırmaların, yayınların ve sanat sohbetlerinin üretildiği bir paylaşım alanı olmayı da amaçlıyor.

Artweeks Istanbul’un “Collector’s” edisyonunda Tutku ve Sabır başlığıyla izleyici karşısına çıkacak seçkinin küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu üstleniyor. Tutku, sanat yapıtıyla ilk karşılaşmanın heyecanını; sabır ise seçmenin, beklemenin ve gerektiğinde vazgeçmenin bilgeliğini temsil ediyor. Sergi, Papko Art Collection’a kronolojik bir döküm sunmak yerine “Biz kimiz?”, “Evimiz neresi?”, “Neyi kaybettik?” ve “Yarın nasıl olacak?” gibi sorular üzerinden bakıyor; farklı dönem ve coğrafyalardan eserler arasında yeni ilişkiler kuruyor. Kocabeyoğlu’nun ifadesiyle, koleksiyon artık yalnızca kişisel beğenilerinin toplamı değil, kendi bütünlüğünü talep eden bir anlatı.

Koleksiyonunuzun başlangıcında, yaklaşık 20 yıl önce bir müzayedede aldığınız küçük bir Selim Turan resmi bulunuyor. Tek bir eserle başlayan kişisel heyecanın zamanla Papko Art Collection gibi araştırmaya, korumaya ve sergilemeye dayalı geniş bir yapıya dönüşeceğini ne zaman fark ettiniz? Kendinizi ilk kez ne zaman yalnızca eser satın alan biri değil, bir koleksiyon inşa eden kişi olarak gördünüz?

Selim Turan resmi benim için bir başlangıçtan çok, bir eşikti. O küçük iş, sanatla kurduğum kişisel bağın geçici bir heves olmadığını, beni bir düşünme biçimine doğru çektiğini gösterdi. Fakat koleksiyonun bir yapıya dönüşeceğini fark etmem çok daha sonra oldu. Bir noktada, aldığım eserlerin birbirleriyle konuştuğunu, tarihsel bir çizgi oluşturduğunu ve benden bağımsız bir bütünlük talep ettiğini gördüm. Bu farkındalık genellikle tek bir anla gelmiyor; zaman içinde, her yeni eserle birlikte koleksiyonun kendi mantığını kurduğunu hissediyorsunuz. Ben kendimi koleksiyoner olarak tanımlamadım; eserler beni o noktaya getirdi. Bir gün depoda işleri yan yana koyduğumda, “Artık bu sadece benim kişisel beğenilerim değil, bir anlatı” dedim. O andan sonra koleksiyonun sorumluluğunu da üstlenmiş oldum.

Levent Çalıkoğlu, koleksiyonunuzu Tutku ve Sabır başlığı altında ele alıyor: Tutku ilk karşılaşmanın heyecanını ve sanat yapıtıyla kurulan kişisel bağı; sabır ise seçmenin, vazgeçmenin, beklemenin ve yeniden bakmanın bilgeliğini temsil ediyor. Koleksiyonunuzun oluşumunda hangisi daha zor oldu: Tutkunuzu korumak mı, sabretmeyi ve gerektiğinde vazgeçmeyi öğrenmek mi?

Tutku benim için hep doğal bir akışta geldi; sanatla karşılaşmanın yarattığı heyecanı hiç kaybetmedim. Zor olan sabırdı. Çünkü koleksiyon zaman içinde insandan disiplin talep ediyor: Bazen çok sevdiğiniz bir eseri almamak, bazen yıllarca beklemek, bazen de koleksiyonun bütünlüğü için kişisel arzularınızdan vazgeçmek gerekiyor. Sabır, koleksiyonculuğun görünmeyen yükü. Tutku yolculuğu başlatıyor, sabır ise sürdürüyor. Bir koleksiyonun olgunlaşması, aslında vazgeçmeyi öğrenmekle mümkün oluyor. Levent’in “sabır” vurgusu bu yüzden çok yerinde; koleksiyonun gerçek karakteri sabırla ortaya çıkıyor.

Kendinizi “koleksiyoner”den çok “biriktirici” olarak tanımladığınız, sanat hamiliğinin ise eser sahibi olmanın çok ötesinde bir sorumluluk taşıdığını söylediğiniz olmuştu. Bugün bu tanımları hâlâ aynı biçimde kullanıyor musunuz? Biriktirmek, koleksiyon oluşturmak ve sanat hamiliği yapmak sizin hayatınızda nerede birbirinden ayrılıyor?

Biriktirici kelimesini hâlâ seviyorum çünkü içinde tevazu var; koleksiyonculuk bazen fazla iddialı bir tanım olabiliyor. Biriktirmek, kişisel bir merakın peşinden gitmek; koleksiyon oluşturmak ise o merakı bir yapıya dönüştürmek. Sanat hamiliği ise bambaşka bir sorumluluk: Sanatçının üretim koşullarına, düşünsel alanına, sürdürülebilirliğine katkı sunmak. Benim için bu üç kavram birbirine temas ediyor ama aynı değil. Biriktirici olmak bireysel bir yolculuk; koleksiyon oluşturmak kamusal bir sorumluluk; hamilik ise etik bir duruş. Eser sahibi olmakla sanatçının yanında durmak arasında büyük bir fark var. Bugün hâlâ bu ayrımı çok önemsiyorum.

Levent Çalıkoğlu, her koleksiyonun koleksiyonerinin “sessiz otoportresi” olduğunu söylüyor. Papko Art Collection’a bu gözle baktığınızda sizin nasıl bir portreniz ortaya çıkıyor? Koleksiyonda yıllar içinde değişen düşüncelerinizi, kırılmalarınızı ve dünyayla kurduğunuz ilişkinin farklı dönemlerini okuyabiliyor musunuz?

Papko’ya baktığımda gerçekten bir otoportre görüyorum ama bu portre benim yüzümü değil, zaman içindeki dönüşümümü gösteriyor. Koleksiyonun ilk yıllarında daha sezgisel, daha duygusal seçimler var; o dönemlerde sanatla kurduğum ilişki daha çok kişisel heyecanlar üzerinden şekilleniyordu. Zaman ilerledikçe bu heyecan yerini meraka, öğrenme arzusuna ve tarihsel bağlamı anlamaya yönelik daha disiplinli bir bakışa bıraktı. Koleksiyonun içinde kendi kırılmalarımı, yön değiştirmelerimi, dünyaya bakışımın değiştiği dönemleri çok net okuyabiliyorum. Bazı eserler gençliğimin hızlı ve içgüdüsel kararlarını taşıyor; bazıları ise daha olgun bir dönemin sorgulamalarını, sabrını ve seçici davranma gerekliliğini yansıtıyor. Bu açıdan Papko, benimle birlikte dönüşen bir yapı; her eklenen eser, o dönemde neye baktığımı, neyi merak ettiğimi, hangi soruların peşinden gittiğimi gösteriyor. Levent’in “sessiz otoportre” tanımı bu yüzden çok doğru. Koleksiyon, benim hakkımda yüksek sesle konuşmuyor ama dikkatle bakıldığında bütün yolculuğumu anlatıyor. Zaman içinde değişen düşüncelerimi, dünyayla kurduğum ilişkinin farklı evrelerini, hatta bazı dönemlerdeki kırılganlıklarımı bile içinde taşıyor. Papko’nun en değerli yanı da bu: Yalnızca sanatçıların hikayesini değil, koleksiyonerin dönüşümünü de görünür kılması.

‘Eksik kalan bir anlatıyı tamamlamak değil, görünmeyen bir hikayeyi görünür kılmak’

Papko Art Collection’ın güçlü tarihsel damarlarından birini Fikret Mualla, Abidin Dino, Avni Arbaş, Mübin Orhon ve Komet gibi isimleri içeren Paris Ekolü oluşturuyor. Bu sanatçıları toplamanız kişisel bir estetik yakınlığın mı, yoksa Türkiye modern sanat tarihindeki eksik bir anlatıyı eserler üzerinden yeniden kurma arzusunun mu sonucu? Koleksiyonunuzun sanat tarihi yazımına nasıl bir katkıda bulunmasını istiyorsunuz?

Paris Ekolü benim için yalnızca estetik bir tercih değil; Türkiye’nin kültürel modernleşme hikayesinin en önemli dışa açılımı. Bu sanatçılar, Türkiye’nin dünyayla kurduğu sanatsal diyaloğun erken ve çok güçlü temsilcileri. Onların üretimlerinde hem bireysel bir özgürleşme hem de ülkenin kültürel dönüşümünün izleri var. Bu nedenle Paris Ekolü’nü toplamak benim için iki yönlü bir motivasyon taşıyor: Birincisi, kişisel bir yakınlık; bu sanatçıların resimlerinde insanın yalnızlığı, kentle kurduğu ilişki, göç, aidiyet gibi temalar beni her zaman çok etkiledi. İkincisi, tarihsel bir sorumluluk; Türkiye modern sanat tarihinde bu kuşağın yeterince görünür olmadığını düşünüyorum. Onların hikayesi çoğu zaman parçalı anlatılıyor, oysa birlikte ele alındıklarında çok güçlü bir bütün oluşturuyorlar. Papko’nun bu alana katkısı, bu sanatçıları yalnızca bireysel başarılarıyla değil, dönemsel bir bağlam içinde sunmak. Koleksiyonun sanat tarihine katkısı da tam burada: Eksik kalan bir anlatıyı tamamlamak değil, görünmeyen bir hikayeyi görünür kılmak; bu kuşağın uluslararası bağlamını yeniden kurmak ve Türkiye’nin modernleşme sürecini sanat üzerinden okumaya imkan vermek. Ben Papko’nun bir “arşiv” değil, bir “diyalog alanı” olmasını istiyorum; Paris Ekolü bu diyaloğun en güçlü damarlarından biri.

Papko Art Collection bir yandan 20. yüzyıl Türkiye sanatının tarihsel izleğini kurarken diğer yandan Tony Cragg, Antony Gormley, Alicja Kwade ve Gregor Hildebrandt gibi uluslararası sanatçılara ve güncel üretimlere açılıyor. Bu farklı kuşak ve coğrafyalar sizin zihninizde nasıl bir ortak düşünsel zeminde buluşuyor? Koleksiyon tek bir büyük anlatı mı, yoksa içinde farklı koleksiyonların yan yana yaşadığı çoğul bir yapı mı?

Papko’yu hiçbir zaman tek bir anlatıya indirgemedim. Benim zihnimde koleksiyon, farklı dönemlerin ve coğrafyaların birbirine temas ettiği bir düşünsel alan. Paris Ekolü’nün tarihsel ağırlığıyla güncel sanatın deneysel dili arasında aslında çok güçlü bir bağ var: Her ikisi de kendi döneminin sorularını taşıyor. Bu nedenle Papko’da “tek bir büyük anlatı” yok; bunun yerine yan yana yaşayan, birbirini besleyen, bazen çatışan ama her zaman konuşan farklı koleksiyonlar var. Uluslararası sanatçıların koleksiyona dahil olması da bu çoğulluğun bir parçası. Tony Cragg’in malzeme üzerinden kurduğu düşünsel yapı, Gormley’nin beden ve mekan ilişkisi, Alicja Kwade’ın zaman ve gerçeklik sorgulamaları, Hildebrandt’ın ritim ve tekrar üzerine kurduğu dil… Bunların hepsi Paris Ekolü’nün insanlık hallerine dair sorularıyla buluşuyor. Benim için ortak zemin; insanın dünyayla kurduğu ilişki, zamanın izleri, mekanın hafızası ve bireysel deneyimin evrensel sorulara dönüşmesi. Papko bu soruların bir arada durduğu çoğul ve katmanlı bir yapı; tek bir anlatı değil, bir anlatılar bütünü.

Koleksiyonunuzu oluştururken başlangıçta estetik tatminin belirleyici olduğunu, zamanla disiplinin, öğrenme arzusunun ve sanat tarihine duyduğunuz ilginin seçimlerinize yön verdiğini söylüyorsunuz. Bugün bir eser karşısında ilk sözü hâlâ sezginiz mi söylüyor? Bilginiz ve koleksiyonun mevcut yapısı, çok sevdiğiniz bir eseri almaktan sizi vazgeçirebiliyor mu?

Sezgi hâlâ çok güçlü; bir eserle karşılaştığımda ilk tepkim her zaman duygusal oluyor. O ilk karşılaşmanın heyecanı, sanatla kurduğum kişisel bağın en saf hali. Fakat bugün o sezginin peşinden hemen gitmiyorum; koleksiyonun olgunlaşması, sezgiyi bilgiyle ve disiplinle birlikte düşünmeyi gerektiriyor. Zaman içinde şunu öğrendim: Bir koleksiyonun bütünlüğü, tek bir eserin güzelliğinden daha önemli. Bu nedenle çok sevdiğim halde almadığım işler oldu. Çünkü koleksiyonun kendi mantığı ve ihtiyaçları var. Bazı eserler bireysel olarak çok etkileyici olabilir ama koleksiyonun tarihsel çizgisine, düşünsel omurgasına ya da uzun vadeli yönelimlerine uymayabilir. Bugün karar verme sürecim üç katmanlı: Sezgi kapıyı açıyor, bilgi yön veriyor, koleksiyonun bütünlüğü son sözü söylüyor. Sezgi hâlâ benim için çok değerli ama artık tek başına belirleyici değil; koleksiyonun kendisi de bir karar verici haline geldi.

Tutku ve Sabır’da eserler yalnızca koleksiyonun geçmişini anlatmıyor; “Biz kimiz?”, “Gerçeği kim inşa ediyor?”, “Evimiz neresi?”, “Kime ait?”, “Neyi kaybettik?” ve “Yarın nasıl olacak?” gibi sorular aracılığıyla bugünün dünyasına bakıyor. Yıllar önce edindiğiniz eserlerin günümüzün toplumsal, politik ve ekolojik krizleri karşısında yeni anlamlar kazandığını düşünüyor musunuz? Bugünden geçmişe baktığınızda hangi sanatçıların üretimlerini zamanının ötesine geçmiş ya da öngörülü buluyorsunuz?

Eserlerin zaman içinde yeni anlamlar kazandığına çok inanıyorum. Bir sanat yapıtı üretildiği dönemin koşullarını taşır ama aynı zamanda geleceğe dair sezgiler de barındırır. Koleksiyonda yıllar önce aldığım bazı işler bugün bambaşka bir bağlama oturuyor. Özellikle Paris Ekolü sanatçılarının yalnızlık, aidiyet, göç, yabancılaşma gibi temaları bugün çok daha güncel görünüyor. O dönemde kişisel bir ifade gibi duran bazı işler bugün toplumsal bir hafızaya dönüşüyor. Aynı şekilde güncel sanatçılardan bazıları, teknolojinin, ekolojik krizin ve kimlik tartışmalarının bugünkü yoğunluğunu yıllar önce sezmiş. Alicja Kwade’ın zaman ve gerçeklik üzerine kurduğu sorgulamalar, Gregor Hildebrandt’ın tekrar ve hafıza üzerine düşünceleri bugün çok daha güçlü bir yankı buluyor. Beni en çok şaşırtan şey, bazı eserlerin bugünün sorularını yıllar önce sezmiş olması. Koleksiyonun zaman içinde yeniden okunabilir olması, onun yaşayan bir arşiv olduğunu gösteriyor.

Nil Yalter (1938) Toprak Ev 1, 1973, akrilik boya ve koyun derisi, 152 × 88 cm.

“Koleksiyonerin görevi üretimi şekillendirmek değil”

Söyleşilerinizde sanatçılarla ilişkinizin zaman içinde dostluğa ve ortak düşünme süreçlerine dönüştüğünü anlatıyorsunuz. Koleksiyoner ile sanatçı arasındaki yakınlık nerede verimli bir düşünsel alışverişe, nerede sanatçının alanına müdahale riskine dönüşür? Sanatçıya fikir vermekle onun üretimini yönlendirmek arasındaki sınırı nasıl koruyorsunuz?

Sanatçıyla yakınlık çok değerli ama aynı zamanda hassas bir alan. Ben hiçbir zaman sanatçının üretim alanına müdahale etmeyi doğru bulmadım. Bizim ilişkimiz daha çok karşılıklı bir düşünsel alışveriş; sanatçının dünyasını anlamaya çalışmak ve onun üretim koşullarına destek olmak. Fikir vermek bazen doğal bir süreç olabilir; ancak sanatçının üretimini yönlendirmek tehlikeli bir sınır ihlaline dönüşebilir. Ben o sınırı, sanatçının kendi sorularına, ritmine ve özgürlüğüne saygı duyarak koruyorum. Koleksiyonerin görevi üretimi şekillendirmek değil, üretimin sürdürülebilirliğini desteklemek. Sanatçıyla kurulan dostluk, üretimin önüne geçmemeli; tam tersine onu besleyen bir alan olmalı. Bu dengeyi korumak koleksiyonerin en önemli sorumluluklarından biri.

Genç sanatçıları erken dönemlerinde desteklemenin öneminden söz ederken, umutla izlenen bazı sanatçıların üretimlerini sürdüremediğine de dikkat çekiyorsunuz. Bir koleksiyonerin genç bir sanatçıya karşı sorumluluğu eserini satın almakla tamamlanır mı? Uzun soluklu bir sanat hayatının kurulabilmesi için başka hangi destek mekanizmalarına ihtiyaç var?

Genç bir sanatçıyı desteklemek yalnızca eser satın almakla bitmiyor. Üretim koşullarının sürdürülebilir olması için çok daha geniş bir ekosisteme ihtiyaç var: Sergileme imkanları, uluslararası görünürlük, eleştirel yazılar, küratoryal destek ve finansal istikrar. Bazı sanatçılar çok iyi başlıyor ama bu ekosistem oluşmadığında üretimlerini sürdüremiyorlar. Koleksiyonerin sorumluluğu, sanatçının yolculuğuna uzun vadeli bir katkı sunmak; bazen bir sergiye destek olmak, bazen bir yayına katkı vermek, bazen de yalnızca yanında durmak bile çok şey değiştiriyor. Genç sanatçıların üretimlerini sürdürebilmeleri için koleksiyoner, galerici, küratör, yazar ve kurumların birlikte hareket ettiği bir yapıya ihtiyaç var.

Nil Yalter (1938) Toprak Ev 2, 1973, akrilik boya ve koyun derisi, 152 × 88 cm

Levent Çalıkoğlu, iyi bir koleksiyon sergisinde küratörün koleksiyonun yerine konuşmaması, onun içindeki ilişkileri görünür kılması gerektiğini savunuyor. Eserlerinizi başka bir bakışa teslim ederken Levent Çalıkoğlu’na tam bir özgürlük tanıdınız mı? Sergide kurulan ilişkiler arasında sizi şaşırtanlar veya sizin merkezde gördüğünüz hâlde seçki dışında kalan eserler oldu mu?

Levent’le sohbetlerimiz uzun yıllara dayanıyor; hem sanat hem de koleksiyonun gelişimi üzerine çok şey paylaştık. Levent, Papko’nun dönüşümüne yakından tanıklık etmiş, düşüncesine güvendiğim bir isim. Bu sergi, birlikte gerçekleştirdiğimiz ve izleyiciyle paylaşacağımız ilk küratoryal çalışma olacak. Koleksiyonun Levent’in bakışıyla şekillenen bu yeni karşılaşma üzerinden izleyiciyle buluşması benim için çok değerli. En başından beri onun yaklaşımına güvendim ve koleksiyonun kendi iç sesini duyabilmesi için küratöre geniş bir düşünme alanı açmanın önemli olduğuna inandım. Levent’in küratoryal bakışı, benim yıllardır içinden gördüğüm yapıyı başka bir ışıkla görünür kıldı; koleksiyonun yerine konuşmak yerine, içindeki ilişkileri açığa çıkardı. Sergide beni şaşırtan çok ilişki oldu. Yıllardır farklı odalarda duran iki işin yan yana geldiğinde kurduğu bağ, koleksiyonun içinde zaten var olan ama benim hiç fark etmediğim bir düşünsel hattı ortaya çıkardı. Bu tür karşılaşmalar, koleksiyonun zaman içinde değişen ve yeni anlamlara açılan bir yapı olduğunu yeniden gösteriyor. Seçki dışında kalan işler ise koleksiyonun zenginliğine işaret ediyor. Her sergi bir yorumdur; bu yorumun sınırları içinde kalan ve dışında kalan eserler, Papko’nun çok katmanlı yapısını daha da görünür kılıyor. Bu serginin koleksiyonun izleyiciyle kurduğu diyaloğu genişleteceğine inanıyorum.

Türkiye’de özel koleksiyonlar zaman zaman Başlangıçta yalnızca beni heyecanlandıran bir eseri alıyordum; bugün ise o eserin bir dönemi, bir sanatçıyı ya da bir düşünceyi nasıl temsil ettiğini de düşünmek zorundayım. kamusal müzelerin, kurumsal arşivlerin ve araştırma yapılarının dolduramadığı boşlukları üstleniyor. Bu durum koleksiyonere önemli bir kültürel güç kazandırdığı kadar büyük bir sorumluluk da yüklüyor. Kişisel beğeniyle başlayan bir birikim, sanat tarihinin başvuru kaynaklarından birine dönüştüğünde koleksiyoner kendi seçimlerini hangi ölçütlerle yeniden sorgulamalı?

Koleksiyon zaman içinde kamusallaştıkça, kişisel beğeninin sınırları da doğal olarak genişliyor. Başlangıçta yalnızca beni heyecanlandıran bir eseri alıyordum; bugün ise o eserin bir dönemi, bir sanatçıyı ya da bir düşünceyi nasıl temsil ettiğini de düşünmek zorundayım. Bu dönüşüm, koleksiyonerin kendi seçimlerini daha dikkatli bir gözle yeniden değerlendirmesini gerektiriyor. Benim için en önemli soru şu: Bu koleksiyon, temsil ettiği döneme adil bir bakış sunuyor mu? Bu adalet duygusu yalnızca estetik bir mesele değil; tarihsel bağlamı, üretim koşullarını, sanatçının kendi hikayesini ve koleksiyonun bütünlüğünü de kapsıyor. Koleksiyon bir başvuru kaynağına dönüştüğünde, seçimin sorumluluğu da büyüyor. O noktada koleksiyoner, kendi zevkini değil, koleksiyonun anlatmak istediği hikayeyi merkeze almalı.

Hayv Kahraman (1981) Palmiye Tırmanıcıları, 2024, keten üzerine yağlıboya ve akrilik, 203.2x292.1 cm

Koleksiyonerin kendisini korumasının yolu sabırdır

Bu nedenle kişisel beğeni artık tek başına belirleyici olamaz. Koleksiyonun kamusal bir başvuru kaynağına dönüşmesi, koleksiyonerin kendine şu soruları sormasını gerektiriyor: Bu seçim tarihsel olarak ne ifade ediyor? Eksik bıraktığı bir alan var mı? Koleksiyonun kamusal faydası nedir? Bu birikim geleceğe nasıl bir bilgi bırakıyor?

Ben Papko’nun her yeni eklemeyle daha kapsayıcı, daha tutarlı bir yapı olmasını önemsiyorum. Koleksiyonun kamusallaşması, onu yalnızca bir beğeni alanı olmaktan çıkarıp bir düşünsel sorumluluk alanına dönüştürüyor. Bu sorumluluk, koleksiyonun geleceğe nasıl bir iz bırakacağını belirleyen en önemli şey.

Sanat piyasasında fiyat artışı, görünürlük ve sanat tarihsel değer her zaman aynı yönde ilerlemiyor. Hem modern ustaları hem yaşayan sanatçıları toplayan biri olarak bu üç alan arasındaki ilişkiyi nasıl okuyorsunuz? Bir koleksiyoner kendisini piyasanın kısa vadeli heyecanlarından ve moda haline gelen isimlerden nasıl koruyabilir?

Sanat dünyasında fiyat, görünürlük ve tarihsel değer çoğu zaman birbirine temas eder ama aynı yönde ilerlemez. Bir sanatçının fiyatının yükselmesi, tarihsel olarak kalıcı olacağı anlamına gelmez; çok görünür olmak da uzun vadeli bir değer yaratmayabilir. Benim için belirleyici olan, sanatçının üretimindeki tutarlılık ve dünyaya nasıl baktığıdır. Kendi dilini zaman içinde nasıl geliştirdiği ve üretiminin hangi sorulara temas ettiği, fiyat hareketlerinden çok daha anlamlı. Moda olan isimlerden uzak durmanın yolu, kısa vadeli heyecanlara kapılmadan koleksiyonerin kendi çizgisine sadık kalmasıdır. Koleksiyonerin kendisini korumasının yolu sabırdır. Koleksiyonun omurgasını piyasa değil, tarihsel bağlam ve üretimin niteliği belirlemeli.

Papko Art Collection yalnızca eserlerin korunduğu bir depo ya da kişisel bir sergileme alanı değil; yayınların, araştırmaların ve sanat sohbetlerinin de üretildiği bir yapı. Papko Art Collection’ın geleceğini özel koleksiyon, araştırma merkezi ve kamusal sanat kurumu seçeneklerinden hangisine daha yakın görüyorsunuz? Koleksiyonun bir gün kalıcı ve düzenli biçimde erişilebilen bir müzeye dönüşmesi hedefleriniz arasında mı?

Papko’yu hiçbir zaman bir müzeye dönüştürme hedefiyle kurmadım. Benim için Papko, düşünmenin, paylaşmanın ve sanatla uzun süreli bir ilişki kurmanın mekanı. Geleceğini de kamusal erişimi olan ancak müze gibi katı bir yapıya dönüşmeyen, daha esnek bir alan olarak görüyorum. Burada yalnızca eserler korunmuyor; araştırmalar, yayınlar, sanat sohbetleri ve yeni karşılaşmalar da üretiliyor. Bu yapının zaman içinde daha fazla insana ulaşmasını ve daha fazla sanatçının üretimine alan açmasını istiyorum. Müze, elbette saygı duyduğum bir kurum modeli; ancak Papko’nun ruhu daha farklı. Onun, sanatla kurulan kişisel ve düşünsel ilişkinin kamusal bir paylaşıma dönüştüğü özgür bir alan olarak kalmasını tercih ediyorum. Uzun vadede daha kamusal bir yapıya dönüşmesini isterim; fakat bunun adı müze olmak zorunda değil.

Michelangelo Pistoletto (1933), Renk ve Işık, 2023, diptik, jüt, ayna, yaldızlı ahşap, her biri 180x120 cm.

Koleksiyonun kendi ritmine saygı duymak gerektiğini öğrendim

Gerçek bir koleksiyonun hiçbir zaman tamamlanmadığı söylenir. Papko Art Collection’da bugün hâlâ doldurmak istediğiniz tarihsel bir boşluk veya yıllardır sabırla beklediğiniz bir eser var mı? Yoksa koleksiyonu canlı tutan şey tam da tamamlanamayacak olması mı?

Koleksiyonun hiçbir zaman tamamlanmayacağını biliyorum ve belki de onu canlı tutan şey tam olarak bu. Elbette hâlâ peşinde olduğum eserler, doldurmak istediğim tarihsel boşluklar var. Bazı işler yıllardır aklımda; bazılarının peşinden gidiyorum ama doğru zaman henüz gelmedi. Koleksiyonun kendi ritmine saygı duymak gerektiğini öğrendim. Zaman içinde fark ettim ki eksiklik, koleksiyonun en büyük enerjisi. Tamamlanmış bir koleksiyon durağan olurdu; Papko’nun ruhu ise hareketten, meraktan, beklemekten ve bazen vazgeçmekten geliyor. Eksik kalan her alan, koleksiyonun geleceğine dair bir ihtimal taşıyor; henüz gelmemiş her eser, ileride alacağı şekle dair bir kapı açıyor. Papko’nun tamamlanamayacak olması, onun en büyük özgürlüğü.