Sarı-Lacivertlilerde hiçbir şey sakinleşmeye yaramıyor. Geometrik etkisi yüksek, moral katsayısı dev bir Şampiyonlar Ligi performansı bile birkaç dakika sonra havaya karışıyor. Katı olan her şeyin çok hızlı buharlaştığı yerde sevinmek için sadece iki dakikanız var. Süreniz başladı.
Şu teyitli bilgiyi hemen ortaya koyalım. Burası Fenerbahçe ve hiçbir şey şişede durduğu gibi durmaz, olduğu yerde kalmaz. Sen çıkar, kafayı kaldıracak, dik duracak bir başlangıç yaparsın, ama arkada şarkı hep aynıdır: Fırtınam, felaketim, hasretim. Yetmiyor yenmeler, iyi oynamalar yetmiyor. Sarı-Lacivertliler hep çalışmadığımız yerden geliyor. Bu maçtan sonra tamir tadilat beklerken İsmail Kartal istifa açıklaması yapıyor. Ve herkeste bir dumur hali…
Eğer, yıllar sonra boğazda, ailesinin mekânında İsmail Hoca’ya denk gelirsem, alkolün de etkisiyle ondan bir itiraf isteyebilirdim. Maçtan önce “Benim için çıkın oynayın” dediniz, değil mi? Roma sizin için gerçekten büyük müydü o kadar? İlk yarı sonrası Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun ne kutsal ne Roma ne Germen ne de imparatorluk olduğunu anlayınca, bu kadar disiplinli bir takımla maçı kazanmayı hayal ettiniz mi?
Eğer, bundan on yıl sonra bir yerde Oğuz Aydın’a denk gelirsem 74’te kaçan pozisyonu sorardım. Rüyalarına girdi mi? Her gece o golü atıyorsun, değil mi? Ya da Muriç seni teselli etti mi maçtan sonra. “Futbol böyledir, kaçar arada” dedi mi? Peki ya kelebek etkisi desem?..
Türkiye’den ayrıldıktan sonra Brown’a denk gelsem, "o golü önceden çalıştınız mı" derdim. Orada ne işin vardı, bu bir taktik miydi gerçekten?
Gündemin dayatmalarına direnmeli ve önce maça bakmalı. Şunu görerek başlamak zorundayız. İyi oynadı Fenerbahçe. Özellikle ikinci yarıda en az bir yarım saat rakibini çok zorladı. Oyun disiplinini neredeyse 90 dakika kaybetmedi. Futbol aklını hep devrede tuttu ve hep bir sürpriz hamle peşinde koştu. Tam da Şampiyonlar Ligi’nde olması gerektiği gibi. O seviyenin talep ettiği gibi…
Çünkü o sahne futbolun sirk aynasıdır. Her şey olduğundan büyük gözükür. Sorunlar da, oyunlar da, başarılar da, tökezlemeler de. O yüzden şu teyitli bilgiyi hemen ortaya koyalım. Hani deniyordu ya Avrupa mücadelesi ligi sekteye uğratır diye. Külliyen yalandır efenim, yayabilirsiniz. Evet, oradaki her darbe göründüğünden ağırdır ama bazen bir beraberlik bile büyük bir pansuman etkisi gösterir. Biraz karakter gösterirsiniz, saygınlığınız geometrik artar. Orada biriken emekler kariyer borsasında büyük patlamalara yol açar.
Ezeli rakibinin iyi mücadele verip üç gol yediği bir haftada İtalya liginin lideriyle geriden gelip berabere kalmak, kabul edelim, tam bir zafer duygusu vermese de sağaltıcıdır. Tamir eder en azından. Nefes aldırır. Evine dönerken kimse kös kös gitmez. Gurur onarılmıştır. Çünkü bilirsin, böyle bir sahneden korkarak ya da kaçarak gelmez başarı. Yüzleşerek ve mücadele ederek gelir. Dün işte bu karakteri gösterdiği için taraftarını memnun etti Fenerbahçe. İşin ciddiyetinin farkına vardığı için.
Yoksa hepimiz hayran olduk Archie’ye. Herkesi şaşırttı orta sahadaki Levent. Muriç’in mücadele gücünün bu takım için ne kadar kıymetli çok daha iyi anladık. Kante ve Greenwood bu sahnelerin endemik oyuncuları, bunu gördük. “Kazanmalıydılar” dedirttiler herkese. Her şeye rağmen tribünlerdeki tebessüm ondan yitmedi.
Oysa ne dedik, Fenerbahçe burası. Maçın başındaki gibi çok karmaşık duyguların şelale olup aktığı anlar bitmek bilmiyor. Frankenstein diyordu tribünler. Avrupa’da avlanmak için dolaşan bir canavar resmediyorlardı. Oysa ortam çok duygusaldı. O görkemli turnuva ve meşhur marşı Kadıköy’e gelmişti on yıllar sonra. Maçın başı da ikircikliydi. Bir yandan Roma top çeviriyor, Fenerbahçe seyrediyor ve tribündeki herkesin travmaları hortluyordu. Ama bir yandan da her hücuma çıkışta ‘umut dağları deler’ hali vardı. Frankenstein gibi. Canavar mı, değil mi belirsiz. Peki şimdi kahraman mı, müstafi mi İsmail Kartal? Frankenstein kim peki? Takım mı, arkada gölgesi düşen birisi mi?
Normal bir ruh hali olsa, 18 değil ama 19 sene öncesi öncesini hatırlayarak gevşerdi Fenerbahçe. 2008’de Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynayan takımı hatırlardı. Oysa aynı takım, Sarı-Lacivertlilerin başka bir iç sıkıntısını da depreştiriyor. Kulüp tarihinin belki de en büyük kırılma anını. O sezon ligde şampiyon olsa kelebek etkisi gibi bambaşka bir dünyaya uyanırdık bugün. Ama sonrasında öyle travmalar oldu ki üzerine konuşamıyoruz bile. O meşhur müziğin ön elemede değil gerçek ligde duyulması o yüzden herkesin tüylerini ürpertmekle kalmıyor, gözlerini de dolduruyor. İçeride bir yere dokunuyor çünkü. Ve her olumsuzluk çarpan etkisiyle kendisini gösteriyor. Sirk işte. Şimdi ortalık toz duman…
Farkındayız değil mi? 86’da Ake’nin topu direkten dönünce tüm Sarı-Lacivertliler üzüldü ama bir yandan da bir rahatlama yaşadılar. Takım özellikle ikinci yarıdaki oyunuyla artık taraftarıyla ‘helalleşmişti’. Kazanabilecekleri bir maçı berabere bitirmenin hüznü değil, dik duruşun tesellisi hakimdi duygulara. İsmail Hoca vakur bir ayrılış planladıysa, bunu gayet iyi gerçekleştirdi.
Bundan sonrası ne olacak? Şampiyonlar Ligi’nde oynanan iyi oyunun moral etkisi de uçtu gitti havaya. Kim gelecek, düzeltecek. Zaten teknik direktör benim diyen biri yok mu orada? İsmail Kartal var mı peki?
Çok yıpratıcı yollarda koşuyor Fenerbahçe. Gaziantep deplasmanında kimsenin aklı yiyeceği lezzetlerde olmayacak. Barut fıçısıyla gidecekler oraya. Çünkü her temas çok derin izler bırakıyor.
Böyle bir maçtan sonra yüzlerdeki asıklık bu yüzden sanırım. Yoksa bu akşam neden huzurlu uyumasın ki bir Fenerbahçeli?