14 sezon önce Erman Kunter Beşiktaş’ın kenar yönetiminde, Roksan Kunter mikrofonuyla saha kenarındaydı. Şimdi Beşiktaş EuroLeague’e, Roksan ve Erman Kunter de o günlere dönüyor. Mütevazı bütçeyle gelen Top 16’dan bugünün EuroLeague gerçeklerine, Alimpijevic’ten Beşiktaş tribününe uzanan bir baba-kız sohbeti…
Bazı röportajların yeri insanın hayatında diğerlerinden biraz farklı oluyor. Benim için bunun en büyük örneği 2012-13 sezonundaydı. Beşiktaş, tarihinde ilk kez EuroLeague’de mücadele ederken ben yayıncı kuruluş adına saha içindeydim. Takımın başında ise babam Erman Kunter vardı. Maç öncesinde ve sonrasında mikrofonu ona uzatıyor, sorularımı Beşiktaş’ın koçuna soruyordum. Maç çıkışı yeniden baba-kız oluyorduk. Gerçi basketbol bazen bizimle birlikte eve de geliyordu.
Aradan 14 sezon geçti. Beşiktaş yeniden EuroLeague’de. Üstelik yine rakiplerinden daha mütevazı bir bütçeyle, enerjisi ve mücadele gücü yüksek bir takımla bu uzun maratona çıkıyor. Ben de bu dönüşü, Beşiktaş’ın EuroLeague’deki ilk sezonunu içerden yaşamış biriyle konuşmak istedim. Mikrofon yine bende, karşımda yine babam var...
Beşiktaş’ın ilk EuroLeague sezonunda takımın başındaydın. Şimdi, aradan 14 sezon geçtikten sonra kulüp yeniden aynı sahnede. Hem bir Beşiktaş efsanesi hem de o ilk sezonun koçu olarak bugün ne hissediyorsun?
Kısaca söylemek gerekirse çok mutluyum ve bir taraftan da çok umutluyum. Çünkü Beşiktaş’ın o ilk EuroLeague sezonunu yaşamış biri olarak, takım ve organizasyonun bu işin üstesinden geleceğini düşünenlerdenim. Benim açımdan çok heyecan verici. O zamanki şartlarla ve imkânlarla başarılı bir sezon geçirmiştik. Bu kez de süreci çok yakından takip ettim ve Beşiktaş’ın EuroLeague daveti alması beni çok mutlu etti. Aynı zamanda umutluyum çünkü Beşiktaş öyle bir seyirciye sahip ki o salonlar dolarsa bunun takıma çok büyük katkısı olacaktır.
Benim için de 2012-13 çok özel bir sezondu. Ben yayıncı kuruluş adına saha içindeydim. Maç önlerinde ve sonlarında seninle baba-kız olarak değil, muhabir ve Beşiktaş’ın koçu olarak karşı karşıya geliyorduk. Bunun heyecanını hâlâ anımsıyorum. Sen o günleri nasıl hatırlarsın? Eve döndüğümüzde basketbol gerçekten sahada kalıyor muydu?
Maç öncesinde ve sonrasında çok sık bir araya geliyor, röportajlar yapıyorduk seninle. Açıkçası bu benim için hem heyecan hem de huzur veren bir durumdu. Basketbolu evde çok fazla konuşmuyorduk aslında. Yani zaten maçın öncesini, içini ve sonrasını birlikte yaşıyorduk. Ama sen, görevin gereği beni eleştirmekten hiç kaçınmıyordun. Hatta bazen eve geldiğimizde de o eleştiriler devam ediyordu.
Bugün uzaktan bakınca o sezon biraz romantik görünüyor ama aslında şartlar hiç öyle değildi. Bir önceki sezonun ardından ciddi borçlar vardı, bütçe önemli ölçüde küçülmüştü. Buna rağmen Top 16’ya kaldınız. O takım bunu nasıl başardı?
Açık söylemek gerekirse önceki yıllardan kalan borç miktarı bizim o yılki bütçemizin üzerindeydi. Kâğıt üzerinde hiçbir paramız yoktu yani. Fakat yönetimin çok büyük bir özverisi oldu. O dönem başkanımız Fikret Orman’dı, yöneticimiz Abdullah Sözen’di. Özellikle Abdullah Bey’in çok büyük desteği oldu. Onların çabalarıyla sponsorlar bulmuştuk ama yine de çok dar bir bütçeyle oynamak zorunda kaldık.
O zamanki format farklıydı, Top 16 vardı. Oraya kalmak önemliydi ve biz üç maç kala Top 16’yı garantilemiştik. Gönül isterdi ki daha iyi bütçelerle daha ilerilere gidebilelim ama olmadı. Aynı sezon Anadolu Efes’i yenerek Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı da kazanmıştık. O da ayrı bir gurur kaynağıydı. Çok mütevazı bir bütçeyle bence görevimizi yaptık.
Şimdi başka bir EuroLeague var. Format değişti, sezon çok daha uzun bir maratona dönüştü. Bütçeler ve rekabet seviyesi yükseldi. Böyle bir ortamda, 14 sezon sonra EuroLeague’e dönen Beşiktaş için ilk yılın gerçekçi hedefi ne olmalı?
Şimdiki format lig usulü oynanıyor tabii. Beşiktaş uzun bir ara verdi EuroLeague’e ve şimdi tekrar katılıyor. Bu kolay bir şey değil çünkü rakipler çok güçlü ve tecrübeli.
Bence bu seneki hedef ilk 10’a girmek, play-in veya play-off oynamak olmalı. Bu kadar uzun bir aradan sonra bu çok büyük bir başarı olur. Şampiyonluk veya Final Four çok zor hedefler. Zaten o kadar kolay olsaydı herkes ilk senesinde çok iyi bir takım kurar ve sonuna kadar giderdi.
Beşiktaş mütevazı bir bütçeyle, son maçta seyrettiğim kadarıyla gayet enerjik bir takım kurmuş. Önemli olan Beşiktaş’ın o çok güçlü faktörünün, yani seyircinin ön plana çıkması ve en azından iç saha maçlarının büyük bölümünü kazanmak. Basketbolda kulüp sezonu çok uzun bir maraton. O yüzden ilk sene için çok büyük konuşmamak, devasa hedefler koymamak lazım. İyi başlamak da önemli, yeni bir takımsınız sonuçta. Yine de devamlılık mühim. Önümüzdeki sene, ondan sonraki sene...
Tam da bu istikrar vurgusunun üzerine bütçeyi sormak istiyorum. Beşiktaş büyük bir camia ama EuroLeague'deki rakiplerine göre daha mütevazı bir bütçeye sahip. Ekonomik rekabetin bu kadar arttığı bir dönemde böyle bir takıma hâlâ yer var mı?
Beşiktaş çok büyük bir camia. O yüzden böyle bir takıma EuroLeague’de her zaman yer var. Çok eskiden gelen bir basketbol geleneği var Beşiktaş'ın. Özellikle 1980’lerde, benim de oynadığım dönemde üç büyüklerin içinde ligi domine eden takımdık. Hatta uzun bir süre üç büyükler arasında ciddi bir rekabet bile yoktu. Dolayısıyla Beşiktaş’a EuroLeague arenasında her zaman yer var. Beşiktaş’ın genlerinde bu var. Önemli olan bunu sahaya yansıtmak.
Sen dar bütçeyle takım kurmanın ve elindeki kadrodan maksimumu almanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorsun. Bugünkü Beşiktaş’a baktığında Duşan Alimpijeviç’in takımında en çok neyi beğeniyorsun?
Onun takım üzerindeki katkısı çok fazla. Zaman zaman eleştirilse dahi bazı jestlerini çok başarılı buluyorum. EuroLeague'deki galibiyetleri bence takıma hâkimiyeti, ekibiyle mücadele gücü ve Beşiktaş’ın ruhunda olan maçı bırakmama özelliği getirecek. Onun enerjisi takımı çok olumlu yönde etkiliyor. EuroLeague’de bir de bunu bütün sezona yayabilmelisiniz.
Peki Alimpijeviç’le bir kahve içme şansın olsa, daha önce o koltukta oturmuş biri olarak ona ilk ne söylerdin?
O hırsını sonuna kadar devam ettirmelisin, derdim. EuroLeague’de hiçbir moral bozukluğuna yer yok çünkü maçlar arka arkaya geliyor. Kazanmak da var, kaybetmek de var. Çok büyük hedefler koymamak lazım ilk sene için. O yüzden ne olursa olsun çalışmaya devam etmesi gerektiğini söylerdim.
Bir de Beşiktaş’ın elinde belki parayla ölçülemeyecek bir değer var: Seyirci. Sen 2012-13’te o EuroLeague gecelerini yaşadın. CSKA maçındaki atmosfer hâlâ hatırlanıyor. Takım şimdi farklı bir salonda oynayacak. Aynı atmosfer yeniden yaratılabilir mi?
Bence en kritik konulardan biri bu. Seyircinin, salondaki atmosferin rakipler üzerinde yeterli baskıyı kurması lazım. Beşiktaş’ın en güçlü faktörlerinden biri bu.
EuroLeague’de en üst seviyedeki takımlar bile sezon içinde çok maç kaybedebiliyor. O yüzden birkaç mağlubiyet geldiğinde bile moralleri bozmadan o Beşiktaş ruhunu sahaya yansıtmak gerekiyor.
Tabii önce salonu doldurmak lazım. Bizde maalesef galibiyetler gelince salon doluyor, mağlubiyetlerde bir küsme oluyor. Beşiktaş camiasının bunu yaşamaması, mağlubiyette de galibiyette de kendilerine yakışan bir atmosferle bu maçları oynaması lazım.
O zaman son soruyu bir Beşiktaş efsanesine değil, babama sorayım. Yıllar önce sen kenardaydın, ben saha içinde seni izliyordum. Bu sezon bir EuroLeague maçını yan yana tribünden izlersek hangimiz daha çok koçluk yapar?
O kadar da demedik! Hoş, Yalçın Granit bana hep, “Kızının fikirlerini al, o senden daha iyi biliyor” diye takılırdı ama koçluk çok farklı. Hele şimdilerde iyice sinirlerin alınmış durumda olmalı. Kısacası sana göre bir iş değil.