Paris FC'nin 2025'te Ligue 1'e yükselmesi sayesinde, gerçek anlamda aynı şehirden iki kulübün karşı karşıya geldiği yalnızca tek bir derbiye sahip olan Fransa'da, Galatasaray-Fenerbahçe maçının yarattığı heyecan bize tamamen yabancı.
Elbette ülkede büyük rekabetler var: Olympique Marsilya-Paris Saint-Germain, Saint-Étienne-Olympique Lyon, Bastia-Nice, Strasbourg-Nancy, Lens-Lille ve daha niceleri... Ancak bunların hiçbiri bir şehri ikiye bölmüyor. Daha da önemlisi, futbol genel olarak Fransız toplumunun hayatında vazgeçilmez bir yere sahip değil.
Marsilya, Saint-Étienne veya Lens'ın kendilerine özgü kimlikleri var. Bu şehirlerde futbolu sevmeyenler bile kulüplerini sever. Çünkü onlar, işçi sınıfına ve halk kültürüne dayanan toplumsal kökleriyle iç içe geçmiş bir gurur kaynağıdır.
Fransa devrimci bir ülke ama dünyanın kendi etrafında dönmediğini sık sık unutuyor. Futbolda da durum farklı değil. Bir Fransız kulübünün rakibi bir Türk takımı olduğunda akla ilk gelen şey oyun tarzı değil, tribünlerden yükselen sesin kaç desibele ulaştığı oluyor. Atmosfer korkusu, oyuncuların analizinin her zaman önüne geçiyor.
Oysa tribünler gol atmıyor. Vélodrome, Parc des Princes, Geoffroy-Guichard veya Félix-Bollaert gibi stadyumlarda sonuçlar ne olursa olsun takımlarını destekleyen, eşine az rastlanır bir sadakate sahip taraftar grupları var. Kale arkası tribünlerinden yükselen tepkiler hem ev sahibi takım hem de rakipleri için ne kadar coşku vericiyse o kadar da sarsıcı olabiliyor. Türkiye ise bu konuda olağanüstü bir üne sahip. İstanbul deplasmanları her zaman korkuyla karşılanıyor.
Fransa'da gazete bayilerinde yalnızca bir spor gazetesi var. Bu yıl 80. yaşını kutlayan L'Équipe'in karşısına, birkaç cılız girişim dışında, bugüne kadar gerçek bir rakip çıkmadı. Televizyon haberlerinde spora ayrılan yer son derece sınırlı. Üstelik çoğu zaman dakikalarla değil, saniyelerle ölçülüyor.
Sinema, tiyatro, müzik ve gastronomi söz konusu olduğunda durum farklı ama spor için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu alandaki politikalar tam bir fiyasko. Korkulduğu gibi, daha doğrusu beklendiği gibi, 2024 Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmak da spor yapma alışkanlıkları veya taraftarlık kültürü üzerinde hiçbir etki yaratmadı.
Televizyon kanalları ve dijital platformlar, konusuna hâkim, deneyimli gazeteciler yerine, çoğu zaman futbol hakkında ne kadar az şey bildikleri kısa sürede ortaya çıkan komedyenleri tercih ediyor. Üstelik yanlarındaki sunucular da genellikle onlardan daha bilgili değil.
Yine de Fransa'nın 1998'de Dünya Kupası'nı ilk kez kazanmasıyla pek çok şey değişti. O yıl bütün ülke daha önce görülmemiş bir coşkuyla milli takımının arkasında birleşti. Futbolcular birer rol modele dönüştü. Zinedine Zidane adeta 'Cumhuriyet'in Azizi' ilan edildi. Aradan 20 yıl geçmiş olmasına ve attığı o kafa darbesine rağmen itibarı hâlâ sarsılmış değil.
Benim Türk futboluyla tanışmam da 1998 yılına rastlıyor. Ailemle birlikte İstanbul'dan Ankara'ya, Kapadokya'dan Bodrum'a uzanan organize bir Türkiye seyahatine çıkmıştık. Futbola böylesine tutkun bir ülkede Fransız olmak, dolayısıyla dünya şampiyonu bir ülkeden gelmek, insana belli bir saygı kazandırıyordu. Tabii o yaz bütün Fransa mutluluktan bulutların üzerinde dolaştığı için bu hissi fazlasıyla abartmış da olabilirim.
Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş renklerini taşıyan üç anahtarlıkla döndüm Türkiye'den. Neden birini seçeyim ki? Kimseye haksızlık olmasın. Bugün hâlâ onları, pek işime yaramayan sayısız atkının arasında saklıyorum. Aşırı kahve tüketimim nedeniyle çok daha kullanışlı bulduğum İspanyol kulüplerinin kupalarından oluşan koleksiyonum ise artık mutfak dolaplarının kapaklarının düzgün kapanmasını bile engelliyor.
Türkiye'nin 2002 Dünya Kupası'ndaki destansı yolculuğu, internetin henüz yaygınlaşmadığı o günlerde bir genç kuşağın daha önce tanımadığı futbolcuları keşfetmesini sağladı. Hasan Şaş... Ne oyun kurucuydu ama! Pek çok kişi gibi ben de saçlarımı Ümit Davala'nınki gibi Mohikan modeli kestirmeyi hayal ediyordum. Ama bunu yapmaya cesaret edemedim. En azından annemin tepkisinden korkuyordum. Üstelik sınavlara gireceğim bir dönemde pek de uygun bir görünüm sayılmazdı.
Bir Fransız için Galatasaray'ı tercih etmek kültürel açıdan son derece doğal bir seçim. Yine de Nicolas Anelka'nın Fenerbahçe'ye transferi belli bir ilgi uyandırmıştı. Rolland Courbis'nin Beşiktaş'ın başında geçirdiği dönem de öyle. Bu yılın başında hayatını kaybeden teknik direktör, futbol dünyasını konu alan ve vizyona girmesinden 24 yıl sonra bile türünün önemli örneklerinden biri olmayı sürdüren komedi filmi Trois Zéros'da kısa bir rol üstlenmişti. Kapalıçarşı'daki bir kafede geçen sahnede bir menajere, oradan ayrılırken arka kapıyı kullanmasını tavsiye ediyordu. Çünkü kendisi ilk kez evinin yanındaki fırına ekmek almaya çıktığında, gidip dönmesi tam iki saat sürmüştü!
Futbolla 1994 Dünya Kupası'nda, Gheorghe Hagi'nin Romanya formasıyla Kolombiya'ya attığı o unutulmaz gol sayesinde tanışmışsanız, Cim Bom'un Arsenal'i yenerek UEFA Kupası'nı kazanmasına nasıl sevinmezsiniz? O dönemde İngiliz kulübü adeta Fransa'nın Londra büyükelçiliği gibiydi. Kısacası, dönemin futbol yorumcuları İngilizlerin yenileceğini akıllarının ucundan bile geçirmiyordu.
Bu bakış açısı pek de değişmedi. Bunun başlıca nedeni, Türk kulüplerinin kadrolarının hâlâ biraz nostalji kokması. Tanınmış ama kariyerlerinin düşüş dönemine girmiş gibi görünen futbolculardan oluşan takımlar... Büyük stadyumlar, ateşli atmosferler ve astronomik maaşlar. Yani rekabetin içinde kalmaya devam ederken kariyerde farklı bir yola sapmak. Bu değerlendirmenin kısmen doğruluk payı var ama son derece indirgemeci.
UEFA ülke puanı sıralamasındaki beşinciliğiyle gurur duyan Fransa, kendisini Avrupa'nın sözde "Beş Büyük Ligi"nden biri olarak da görüyor. Oysa her şeye gücü yeten PSG olmasa Ligue 1 çok daha alt sıralara gerilerdi.
Türk futbolunun büyük kulüplerinin Fransız rakiplerine karşı üstünlüğünü görmek için hafızamızı çok fazla zorlamamıza gerek yok. Ağustos ayında Fenerbahçe, Olympique Lyon'u eleyerek Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı kazandı. Eylül ayında Olympique Marsilya, Avrupa Ligi'nde Beşiktaş'tan dört gol yedi. Ekim ayında ise Lille, lig aşamasının üçüncü haftasında evinde Galatasaray karşısında ağır bir yenilgi aldı. Fransa Milli Takımı, uluslararası maçlar arasındaki dönemde aldığı galibiyetle bu tabloyu biraz olsun dengeledi ama 1-0'lık kıl payı galibiyet de övünülecek bir sonuç değildi.
Fransızların kendi ülkelerine ve futbolcularına yönelik aşırı gururu elbette var. Bu pazartesi de bu duygunun ete kemiğe bürünmüş hâli Victor Osimhen'di. Nijeryalı futbolcu, 2019-2020 sezonunda Lille formasıyla harika bir yıl geçirdikten sonra Napoli'ye transfer olmuştu. Derbiye damgasını vurdu ve Boğaz kıyısına yerleşmesinin ne kadar doğru bir karar olduğunu gösterdi.
Onu Ligue 1'de tutamamış olmanın, hatta Serie A macerasından sonra yeniden Fransa'ya getirememiş olmanın yarattığı bir pişmanlık elbette var. Aynı saatlerde PSG, Lyon'la karşı karşıya gelirken Ballon d'Or töreni de tüm hızıyla devam ediyordu. İşte o sırada İrfan Can Kahveci, bir cambazı andıran akrobatik bir röveşata golüne imza attı. Bu golün ardından WhatsApp'tan şu mesajı göndermeden duramadım:
"Nasıl yani? Galatasaray-Fenerbahçe derbisini izlemiyor musunuz? O hâlde çok şey kaçırdınız!"